Ünite 11: Kültür, Kültürel Haklar ve Toplumsal Kimlikler

Giriş: Kısa Tarihsel Arka Plan

Dünyada 20. yüzyılın sonuna doğru ulus devletlerin ve ideolojik kimliklerin sarsılması sonucunu doğuran büyük olaylar meydana gelmiş ve soğuk savaş liberal devletlerin lehine neticelenmiştir. Bu değişimlerin de etkisiyle o güne kadar bilim dünyasında yeri olmayan yeni kavramlar üzerinde tartışmalar yoğunlaşmıştır: Bu kavramlar; kültür, kültürel haklar ve kimlik kavramlarıdır. Kimlik kavramı bu tartışmada sadece kültürel ya da dini kimlikleri değil, toplumsal cinsiyet ve cinsel tercih, çevre, militarizmkarşıtlığı, din ve mezhep, bölge, dil vb. her türlü kimliği ifade etmektedir.

Klasik sosyolojik tanımına göre kültür, “bir insan topluluğunun paylaştığı maddi, manevi değerlerin bütününe verilen addır”. Paylaşılan maddi ve manevi değerler denildiğinde bunların içinde bireyin kişisel olarak benimsemediği ancak saygı gösterdiği değerlerin de kültürün içinde yer aldığı unutulmamalıdır.

Bu tanım içinde bir sorun barındırır. Bu sorun, tanımın kültürü değişmez ve belli kalıplar içindeki nitelikler bütünü olarak görmesidir. Oysaki kültürler sabit değildir ve sürekli değişir. Bu değişim kültürün yozlaştığı anlamına gelmemelidir. Kültür artık bireylerin anlam üretimleri, tüketimleri ve de esasen değiş tokuş girişimlerinden oluşan etkinlikler bütünü olarak tanımlanmaktadır.

Kimlik

Bireysel kimlik bireye ait özellikler bütünüdür ve psikolojinin konusudur. Toplumsal kimlik ise bireyin ait olduğu özellikler bütünüdür ve sosyolojinin konusudur. Toplumsal kimlik bireyin ait olmayı gönüllü şekilde istediği ve talep ettiği bir bütündür. Bu noktada, aidiyet ilişkisi ise bir kültürel zeminde gerçekleşmekte ve aidiyet insan varoluşunun en temel ihtiyaçlarından birini oluşturmaktadır.

Bir diğer açıdan değerlendirildiğinde kültürel zeminin (hangi insan grubuna ait olursa olsun) ikili karşılaştırmalara dayanan dokular üretmesi genel ve ortak bir özellik olarak da görülmektedir. Örneğin her kültürde soğuk-sıcak, batı-doğu gibi karşıtlıkların üretimi söz konusudur. Bu karşıtlıklar terazisinin bir tarafına sürekli olarak olumsuzluklar ve istenmeyen öğeler diğer tarafına ise olumluluklar ve arzu edilen özellikler yüklenir. Bu karşıtlıklar bizden olan ve olmayan ayrımına zemin hazırlamaktadır.

Olumsuzlukların yer aldığı taraf genel olarak öteki olarak algılanır ve bu tarafta yer alan öğeler asıl ya da normal olan tarafın baskısına maruz kalır. Örneğin bir sınıftaki diğerlerine göre daha çalışkan/tembel ya da daha şişman/daha zayıf öğrenci “öteki öğrenci” olarak etiketlenebilir. Toplumsal ölçekte düşünüldüğünde ülkemizde akla gelen öteki kimlikler; Kürtler, eşcinseller, Aleviler, kadınlar vb. olabilmektedir.

Sonuç olarak maddi toplumsal ilişkiler tasavvur dünyasında kimliklerin kurulmasının temelini hazırlar; kimlikler tasavvur dünyasında ikili karşıtlıklar oluşturacak şekilde inşa edilirler; oluşan kimlik haritaları dönüp dolaşıp kaynağını aldıkları maddi toplumsal ilişkileri biçimlendirirler.

Kimlikle ilgili bir başka önemli özellik de kimliğin ileri sürülenin aksine insanın özüne ait bir kavram değil ilişkisel bir kavram olmasıdır. Buna göre kimlik diğer grupların varlığı ile etkileşim içinde oluşur. Örneğin iletişim halinde olmayan ilkel toplulukların kendilerini sadece “adam” olarak tanımlaması bunun en büyük kanıtıdır.

Literatürün çoğunluğu kimliği hem özsel olarak hem de toplumdaki bireye sadece tek bir kimlik biçilebilirmiş gibi ele almaktadır. İnsanlara devlet tarafından verilen kimlik belgelerinde yer alan bilgilerin çoğu bireyin dinsel, etnik, medeni kimliklerine ilişkin bilgilerin ifşa edilmesi ve bireye bu seçeneklerden birisini seçmesi için yapılan yönlendirmenin bir aracıdır. Bürokratik açıdan bu durum savunulabilirse de sosyolojik açıdan savunulamaz.

Toplumsal kimlik bireyler tarafından farklı toplumsal kimliklerin yoğun olduğu ortamlarda daha fazla hissedilir ve ifade edilir. Örneğin bir kişi doğduğu ve büyüdüğü ilde nadiren ben buralıyım deme gereği duyar. Başka bir ile gittiğinde ise nereli olduğunu daha sık ifade etmek durumunda kalır.

Bireyler ayrıca ait oldukları toplumsal kimlikler arasında aidiyet stratejileri geliştirirler. Böylece kişi bulunduğu yerlere göre ait olduğu toplumsal kimliklerin bazılarını öncelikle ifade eder. Örneğin Yunanistan vatandaşı Müslüman bir Türk Almanya’ya gittiğinde “ben Türküm” demeyebileceği gibi Konya’ya geldiğinde de “ben Yunanım” demeyebilir. Genel olarak kimlikler kendi aralarında akışkanlık gösterir ve aralarında sürekli bir müzakere sürüp gider.

Kültürel Haklar ve Fırsat Eşitliği

Toplumsal hayat içerisinde kurgulanan ve maddi hayatı biçimlendiren kimlikler bir çatışma geometrisi içinde gelişirler. Toplumların yapısında kimliklerin arasındaki çatışmadan kaynaklanan bir gerilim vardır. Daha önce sözü edilen iki karşıtlık çiftlerinin bazıları kimlik üzerinden kendini geliştireceği verimli bir alana sahip olur.

Fırsatlara ulaşmada hangi çift bakımından bir eşitsizlik yaşanıyorsa o çift kimlik doğurganıdır. Örneğin bir toplumda kadınlar-erkekler ya da şu etnik gruba dâhil olanlarla bu etnik gruba dâhil olanlar arasında toplumun sunduğu fırsatlar bakımından bir eşitsizlik yoksa bu karşıtlıklar var olmaya devam ettiği halde toplumsal kimlik belirginleşmesi yaşanmaz.

Aksine, fırsatlara ulaşmada farklı gruplar arasında eşitsizlikler varsa bu durum önce kimlik belirginleşmesine sonra da toplumsal çatışmalara yol açabilir. Çünkü ikili karşıtlık toplumsal kimliğe dönüşür. Bu kimlikler ise günlük hayatın içinde sürekli karşılaşırlar.

Farklı kimliklere bakarken, sosyal bilimler epistemolojisinin çok önemli bir özelliğini de sosyal bilimlerin öznesi ve nesnesinin büyük ölçüde örtüştüğüdür. Örneğin din sosyolojisi çalışan bir sosyoloğun bir dini inancı olabilir. Ulus devlet ideolojisi ile ilgili çalışan bir sosyolog da aynı zamanda bir ulusdevlet yurttaşıdır. Bu durumda yapılması gereken kişisel aidiyetlerin sosyolojik analizi etkilemeyeceği bir epistemolojik duruş yakalamaktır. Bunun yolu da bu aidiyetlerin varlığı konusunda bilinçli olmaktır.

Toplumsal karşıtlıkları ifade ederken kulağa hoş gelen bir kavram olan hoşgörü kavramı aslında çatışma diliyle oldukça uyumlu sorunlu bir kavramdır. Çünkü ikili karşıtlıkları meşrulaştırır. Aynı zamanda karşıtlıklar arasında bir hiyerarşik ilişki kurulmasına neden olur. Türkiye’deki toplumsal fay hatlarından söz ederken de bu kavramın asıl fonksiyonunu göz ardı etmemek gerekir. Hoşgörü kavramı yerine başka bir kavram konulmalı ve bu kavramla ilgili ahlaki ve siyasal duruş sergilenmelidir. Bu yeni kavram “tanımak” olabilir. Tanımak varlığını kabul etmek, sevsek de sevmesek de beraber yaşama zorunluluğuna boyun eğmektir. Bu boyun eğme bize benzemeyenlere yönelik hak ihlallerini ve fırsat eşitsizliklerini en aza indirir.

Türkiye toplumunu kat eden en önemli iki toplumsal kimlik çifti;

  • Zengin-fakir ve
  • Kadın-erkek eksenleridir.

Bunların dışında T ürk-Kürt, kentliler-köylüler, merkezdekiler-varoştakiler, Sünniler-Aleviler gibi diğer fay hatları da vardır. Bu şekilde ifade edilebilecek fay hatlarının sayısı onbirdir.

Bu fay hatlarından kimileri coğrafi, kimileri sosyoekonomik kimileri ile inançsaldır. Hepsinin ortak özelliği ise eksenin iki ucundaki gruplar arasında fırsat eşitsizlikleri, hak mağduriyetleri olması ya da böyle bir eşitsizlik ve mağduriyet olduğu yönündeki inançtır. Bu eksenler bazen birleşerek bazen de mücadele ederek kültür hayatını oluştururlar. Özetle;

  1. Kültür, toplumsal kimliklerin karşılaşmasından ibarettir;
  2. Toplumsal kimlik dediğimizse, çatışmalarımızın ete kemiğe bürünmesidir;
  3. Kimliklerimiz sabit değil, sürekli değişme halindedir;
  4. Her birimiz tek bir kimlik kuşanmıyoruz, bir sürü kimlik arasından bazılarını seçip kimliksel stratejiler geliştiriyoruz;
  5. Bu saptamaların doğal sonucu olarak, kültür bir defaya özgü olarak tanımlanamaz. Kültürün tanımı akışkan ve değişkendir.

Batı dünyasında 1970’lerden itibaren ortaya çıkan değişimler sonucunda “yeni bireycilik” adı altında yeni bir rüzgâr esmeye başlamıştır. Bu değişim Türkiye’de Turgut Özal dönemi ile şiddetlenmiştir. Öyle ki bireyler hakları ve bu hakların uzantıları ile ilgili alışık olmadıkları şeyler duymaya başlamışlardır. Gelişen bu yeni birey ve cemaat anlayışı serbest piyasa ekonomisi ve liberal politikalarla çelişmemiştir.

Bu sürecin sonunda bütün kesimler kendini ifade etme arayışına girmiş ve devletin belirleyiciliği azalmaya başlamıştır.

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana yurttaşlığı, sadece siyasal bütünlüğe ait olma ile tanımlamakla yetinmemiş siyasal yurttaşlığı ulusal/etnik kültürün bir parçası yapmayı amaçlayan kültürel yurttaşlığa doğru zorlamıştır. Bu zorlama beraberinde tepkiler de doğurmuştur. Bu tepkiler ise karşıt tepkiler oluşturmuştur.

Günümüzde kökeni çok eskiye dayanan kimlik arayışlarının yanı sıra duygudaşlığa, mekândaşlığa ya da yaşam tarzındaki ortaklıklara dayanan yeni kimlik arayışları ortaya çıkmıştır. Bu kimliklerin talepleri ise ekonomik düzlemden çok kültürel düzlem üzerinde yoğunlaşmıştır. “Tanınmak” bu kimliklerin en büyük talebidir. Bu talepleri tartışan insanlar da genel olarak değişim ihtiyacını görenler ve görmeyenler olarak sınıflanırlar.

Tekeli’ye göre insan haklarının gelişim tarihi üç aşamada olmuştur:

  • Birinci aşama, burjuvazinin aristokrasi karşısındaki bireysel hak taleplerinin ortaya çıktığı Fransız Devrimi’dir. Birinci aşamanın sonunda refahın topluma yayılmadığı ve eşitsizliklerin ortadan kalkmadığı görülmüştür.
  • İkinci aşama bireysel taleplerden toplumsal taleplere yönelmenin gerçekleştiği 1917 devrimi ve sonrasında yaşanmıştır. Örgütlenme, sağlık, eğitimi ve diğer sosyal haklar bu aşamada kurumsallaşmıştır.
  • Üçüncü aşama ise günümüzde yaşanan aşamadır ve dayanışma hakları olarak anılır. Bu haklar çevre hakları, kültürel haklar, insanların ortak varlığından faydalanma ve uluslararası barış ortamında yaşama gibi haklardır. Üçüncü aşamadaki haklar kolektif haklardır ve sadece birey ve devlet arasında çözülen mülkiyet hakkı gibi haklardan farklıdır, dayanışmayı gerektirir.

Örneğin anadil hakkı kültürel ve kolektif bir haktır. Sadece Türkiye’de değil Fransa gibi AB ülkelerinde de anadil hakkı tanınması süreçlerine karşı direnç vardır. Ülkemizde 2002 yılında farklı dillerde özel radyo televizyon yayınının yapılması ve 2009 da ise Kürtçe devlet kanalının kurulması anadil hakkı taleplerinin karşılanmasına yönelik atılmış adımlardır.

Sonuç olarak dünya değişmektedir. Bunun sonucunda demokrasi anlayışı da sadece seçme eyleminin içine sıkıştırılmamalıdır. Günümüzün demokratik toplumları çok kültürlülüğü görmeli ve kabul etmelidir. Ancak dünyada çok kültürcülük giderek zayıflamaktadır.