Ünite 5: Kripke ve Doğrudan Gönderim Kuramı

Giriş

Bir şeyi düşünebilmek, o şeyi zihnimizde temsil etmek ve dil yoluyla o şeyden bahsedebilmek nasıl mümkün oluyor? Frege ve Russel’ın kuramları bu soruya yanıtları açısından bir noktada birleşir. İki kurama göre de, öncelikle o nesnenin betimlemesini yapmalıyız. Frege’ye göre bir özel adın göndergesi, bu betimlemeyi sağlayan nesnedir. Russel’ın kuramında ise bir terimin anlamı ile göndergesi birbirlerinden ayrılmazlar, ikisi aynı şeydir. Tekil betimlemelerin çözümlemesinde Frege ve Russel tamamen farklı kuramlar savunsalar da, bir özel adın her durumda tekil bir betimleme içerdiği görüşünde hemfikirdirler. Aslında birleştikleri bu nokta yalnızca özel adlar üzerine değil, tek bir nesneden bahsetmemizi sağlayan tüm dilsel terimleri de kapsar. Yani basit kişi ve işaret zamirleri gibi tüm tekil terimler için geçerlidir. Bu Frege/Russel görüşüne daha sonra “Betimlemeci Gönderim Kuramı” (Descriptivist Theory of Reference) ya da “Betimlemecilik” (Descriptivism) denmiştir. Betimleyici Gönderim Kuramı şu üç temel ilke ile özetlenebilir:

  1. Özel ad, kişi ve işaret zamirleri türünde basit tekil terimler bir cümle içinde kullanıldıklarında, o cümleye yaptıkları semantik katkı kavramsal bir içeriğe sahip olmalıdır.
  2. Bu kavramsal içerik bir tekil betimleme tarafından dile getiriliyor olabilmelidir.
  3. O özel adın ya da zamirin cümlenin kullanım bağlamındaki göndergesi bu tekil betimlemeyi sağlayan şeydir.

Doğrudan Gönderme Kuramı, son kırk yılda dil felsefesi literatüründe büyük bir etki bırakmış, hatta etkisi felsefenin diğer alanlarına da yayılmıştır. Bu kuramın bu denli etkili olması, Saul Kripke’nin bir klasik haline gelmiş olan Adlandırma ve Zorunluluk (Naming and Necessity) adlı kitabında bu kurama getirdiği eleştirilerden kaynaklanıyor.

Betimlemeci Gönderim Kuramına Karşı Argümanlar

Kripke, 1970’te daha sonra kitap olarak da basılacak olan Adlandırma ve Zorunluluk (Naming and Necessity) adlı meşhur üç seminer konuşmasında Betimlemeci Gönderim Kuramına karşı birçok argüman geliştirir. Bunlar arasında en fazla etkili olan özel adlarla ilgili olup daha sonraları “modal argüman” olarak anılmış argümandır. Şöyle açıklayalım: Ali, Orhan Veli adını daha önce hiç duymamış ve onun hakkında hiçbir şey bilmiyordur ve “İstanbul’u Dinliyorum” adlı şiiri okur. Betimlemeci Gönderim Kuramına göre Ali, Orhan Veli adını kullanarak meşhur şairimizden bahsedebilir, ancak bu şiirin yazarı olması dışında Orhan Veli hakkında başka hiçbir şey bilmiyordur. Yani Ali’nin Orhan Veli adına yüklediği anlam şu betimlemedir; “İstanbul’u Dinliyorum’u yazan şair”. Fakat Orhan Veli’yi okuyan, bilen, tanıyan başkalarının bu adla özdeşleştirdiği betimleme çok daha uzun ve ayrıntılı olabilir.

Betimlemecilik kuramına göre her iki durumda da temel düşünce aynıdır: her durumda özel ad bir tekil betimleme ile eşanlamlı olmak durumundadır. Fakat Kripke buna karşı çıkıyor. “Orhan Veli” ile “İstanbul’u Dinliyorum’u yazan şair” tekil betimlemesi aynı insana gönderme yaparlar, yani eşgöndergeli terimlerdir. Ancak bu ikisi esasen çok farklıdır. Diyelim ki Orhan Veli küçükken İstanbul’dan başka bir yere taşınıyor ailesiyle birlikte ve hayatının kalanını burada geçiriyor. Yine ünlü bir şair oluyor ve hatta Garip Akımının öncülüğünü yapıyor ama İstanbul’u Dinliyorum adlı şiiri yazmıyor. Bu durumda “İstanbul’u Dinliyorum’u yazan şair” betimlemesi Orhan Veli’yi betimlemiyor. Ya da diyelim ki Orhan Veli bu şehir değişikliğinden sonra şair olamıyor ve hayatı boyunca tek bir şiir bile yazmıyor.

Yani kısacası Orhan Veli’nin İstanbul’u Dinliyorum adlı şiiri yazması tarihin zorunlu bir olgusu değildi; olaylar farklı gelişseydi bu olgu hiç gerçekleşemeyebilirdi. Burada bahsedilen zorunluluk kavramı, “kadercilik” ile özdeşleştirilmemelidir. Bazıları, Orhan Veli’nin şartlar ne olursa olsun şair olacağını, yani bunun zorunlu olduğunu savunabilirler. Ama böyle olsa bile, İstanbul’u Dinliyorum adlı şiiri yazmasının zorunlu bir olgu olmadığını kabul ederler. Yani Orhan Veli’nin bu şiiri yazmış olduğunu düşünmek bizi bir çelişkiye götürmez. Yani “Orhan Veli “İstanbul’u Dinliyorum” adlı şiirin yazarıdır” cümlesi zorunlu bir olguyu dile getirmez. Bu cümlenin dile getirdiği önerme “olumsal” (contingent) bir doğrudur, yani zorunlu değildir.

Dil felsefecilerine göre “İki terim eşanlamlı ise bir cümle içinde biri yerine diğerini koyduğumuzda cümlenin anlamı ve doğruluk değişmez.” Örneğin, “yalnızca” ve “sadece” eş anlamlı kelimelerdir. “Yalnızca insanlar yalan söyler” ve “Sadece insanlar yalan söyler” cümleleri eş anlamlıdır ve ilk cümle doğruysa ikincisi de doğru, ilk cümle yanlışsa ikincisi de yanlıştır. Demiştik ki Orhan Veli’nin İstanbul’u Dinliyorum adlı şiiri yazması zorunlu bir olgu değildi. Yani; “Orhan Veli “İstanbul’u Dinliyorum” adlı şiirin yazarı olmayabilirdi”. Ali’nin Orhan Veli hakkında bildiği tek şey “İstanbul’u Dinliyorum adlı şiirin yazarı olmasıdır, yani bu ikisi onun için eş anlamlıdır. Bu durumda ortaya çıkan önerge “Orhan Veli Orhan Veli olmayabilirdi” olur. Bu cümle bir insanın kendinden farklı biri olabileceğini söylüyor.

Kripke dahil birçok felsefeciye göre bu mantıksal bir çelişki içerir. Temel bir mantık yasasına göre her şey kendiyle özdeştir; yani Orhan Veli Orhan Veli’den başkası olamazdı. Kripke bu tür bir argüman yoluyla özel adların hiçbir durumda bir betimleme ile eşanlamlı olmayacakları sonucuna varır.

Doğrudan Gönderim Kuramı

Peki, eğer bahsetmek istediğimiz bir şey hakkında bilgi içeren bir betimleme yoluyla gönderme yapamıyorsak nasıl gönderme yaparız? Kripke bu soruya yönelik ayrıntılarıyla savunabileceği bir alternatif “kuramı” olmadığını, ancak bir “açıklama” verebileceğini söyler. Özel adların nasıl gönderme yaptığına dair bu açıklaması daha sonra başka felsefeciler tarafından geliştirilerek tarihe “Nedenselci Gönderim Kuramı” olarak geçmiştir. Buradan yola çıkan bazı dil felsefecileri ise “Doğrudan Gönderim Kuramı” nı geliştirmişlerdir.

Nedenselci Gönderim Kuramı: Kripke’ye göre bir özel ad bir “adlandırma töreni” ile dile sunulur. Bunu yapmanın iki yolu vardır: “gösterim” ve “betimleme”. Örneğin, bir bebek doğduğunda o bebeğe bir ad verilmesi “gösterim” yollu adlandırmadır. Bu tür bir adlandırma töreni sonrasında o ad o nesnenin bir “etiketi” haline gelir ve dilde kullanılmaya başlar. Bebeğin adı Ayşe olsun. Ayşe büyür ve onunla tanışmamış insanlar bile adını kullanarak ondan bahsedebilir, ona gönderme yapabilir. Bu nasıl oluyor? Ayşe ile tanışıklığı olmayan biri Ayşe adını ancak bir başkasından duyarak öğrenir. Ayşe adını duyduğu o kişi Ayşe’yi tanıyor olabilir, değilse o da adı bir başkasından duymuştur. Adın böyle bir “kullanım zinciri” olmalıdır ve sonuçta bu zincirin ilk halkası mutlaka Ayşe’yi ilk adlandıran insana kadar gitmelidir. Bu şekilde kullanım zincirinin halkaları arasında bir “nedensellik” ilişkisi oluşur. Eğer sözünü etmek istediğimiz kişi tarihten biriyse bu zincir çok daha karmaşık olacak ve çok daha uzun bir süreyi kapsayacaktır. Bu zincir tarihsel bir süreci kapsadığı için bu kurama bazıları “Tarihsel Gönderim Kuramı” da der. Bu tür tarihsel bir kullanım zincirinin bir halkası olmak için gönderme yapılan kişinin adının bu tarihsel süreçte hiç değişmemiş olması gerekmez. Bu durum nedensellik bağını bozmaz. Yeter ki bizim bu adı bugünkü kullanımımız ile bu kişi arasında oluşmuş uzun bir tarihsel bağ olsun. Bu kullanım zinciri boyunca özel ad birçok değişikliğe uğramış olabilir. Önemli olan zincirin varlığının bilinmesi değil, gerçekte var olmasıdır. Bu kurama göre, özel bir ad kullanarak bir kişiye ya da bir nesneye gönderme yapmamız için o kişi ya da nesneyi betimlememiz gerekmez. Örneğin, Aristoteles ve Platon’un “ünlü birer Yunan filozof” olduğunu bilen, fakat ikisini birbirinden ayıracak betimlemelere sahip olmayan biri “Aristoteles” adını kullandığında Aristoteles’e, “Platon” adını kullandığında da Platon’a gönderme yapabilir yine de. Bunun nedeni bu adların kullanım zincirleri arasındaki farktır bu kurama göre.

Kripke’ye göre adlandırma töreninin ille de gösterim ile olması gerekmez, ikinci bir yol da bulunur; “betimleme yoluyla adlandırma” . Örneğin, Neptün keşfedilmeden önce, Uranüs’ün yörüngesinde bazı sapmalar saptanmıştı. Bu sapmalara neden olanın başka bir gezegen olabileceği hipotezi ortaya atıldı ve “Uranüs’ün yörüngesinde sapmalara neden olan gezegene “Neptün” adını verelim” diyerek “Neptün” dile sunulmuş oldu. Daha sonra böyle bir gezegen olduğu keşfedilmiş ve tarihe de Neptün’ün keşfi olarak geçmiştir. İlk adlandırıldığında Neptün henüz keşfedilmemişti ve “gösterilerek” adlandırılmamıştı, bunun yerine “betimlenmişti”. Kripke’ye göre adlandırmanın betimleme yoluyla olduğu bu nadir durumlarda bile o betimleme ile özel ad aynı anlama gelmezler. Betimleme yalnızca özel adın göndergesini saptamaya yarar. Bu tür örneklerden yola çıkarak Kripke olumsal a priori önermeler olduğu savına varır.

Doğrudan Gönderim Kuramı: Nedenselci gönderim şu soruyu yanıtsız bırakır: Özel adın semantik içeriği bir betimleme değilse nedir? Kripke bu soruya açık bir yanıt veremez ama bazı takipçileri yanıt verebilmek için “Doğrudan Gönderim Kuramı” (Direct Reference Theory) denen kuramı geliştirirler. Bu kurama göre özel ad ve basit zamirler bir cümle içinde kullanıldıklarında doğrudan göndergelerine gönderme yaparlar. Örneğin, “Aristoteles bir filozoftur” cümlesinde özne olan “Aristoteles” adı doğrudan Aristoteles’e gönderme yapar bu kurama göre. Yani bu adın anlamı bir betimleme de, soyut bir kavram da değildir. Adın cümlenin anlamına katkısı bu ikisi ya da buna benzer bir şey olmadığından geriye tek seçenek kalır; o da adın göndergesi, yani Aristoteles’in kendisidir. Kısacası Doğrudan Gönderim Kuramına göre özel ad türündeki basit tekil terimler için slogan şudur: Anlam ile Gönderge aynı şeydir. Mesela Doğrudan Gönderim Kuramına göre “Dünya” sözcüğünün anlamı “üzerinde yaşadığımız gezegen” ya da “üzerinde sıvı su bulunan tek gezegen” ya da bir başka herhangi bir betimleme olamaz. “Dünya” sözcüğünün anlamı, dünyanın kendisidir. Anlam göndergedir. Özel ad ya da zamir ile gönderme yapılan bir insanın ya da nesnenin önermenin parçası olduğu türde önermeler vardır bu kurama göre. Bu tür önermelere, yani bir adın göndergesinin doğrudan önermenin parçası olduğu türde önermelere “tekil önerme” (singular proposition) denir. Tekil önermenin varlığından yola çıkan bazı felsefeciler “tekil düşünce”lerin de olduğu sonucuna varmışlardır. Bu kuram bazı felsefecilere göre yalnızca bazı özel ad türündeki tekil terimler için değil, aynı zamanda doğal tür adları gibi bazı genel terimler için de geçerlidir.

Olumsal A Priori ve Zorunlu A Posteriori

Kripke’nin Adlandırma ve Zorunluluk seminerleri yayınlanmadan önce bir yanda zorunlu/olumsal ayrımı diğer yanda a priori/a posteriori ayrımı birçok felsefeci tarafından kullanılmıştır. Bu konuda iki temel sav vardır:

  • Tüm a priori önermeler zorunludur.
  • Tüm a posteriori önermeler olumsaldır.

Bir önermenin a priori olması demek o önermenin duyu deneyimine başvurmadan bilinebilir olması demektir, yani salt akıl yoluyla bilinebilirler. Mesela aritmetiğin ve geometrinin tüm önermeleri a prioridir. Çünkü 5+7’nin 12 ettiğini bilmek için 5 nesne alıp yanına 7 tane daha koyup 12 ettiğini görmemize gerek yoktur; eğer böyle yaparsak bilgiyi a priori elde etmiş olmayız.

Kripke öncesi Kant da dahil olmak üzere birçok felsefeci a priori olarak bilebileceğimiz önermelerin zorunlu olarak doğru olan önermeler olduğunu düşünmüşler. Çünkü eğer bir önermeyi salt akıl yoluyla a priori bilebiliyorsak bu önerme dünyanın “rastlantısal” olgularına dair olamaz; mutlaka matematik, geometri, mantık ya da metafizik yasalarının “zorunlu” kıldığı bir doğru olmalıdır. Fakat Kripke, evrensel kabul görmüş bu düşünceyi sarsacak örnekler olduğunu öne sürer. Örneğimize bakalım. Metrik sistem ilk ortaya çıktığında, metalden özel bir çubuk Standart Metre olarak kabul edilmiş ve bu çubuğun uzunluğuna bir “metre” adı verilmişti. “Metre” terimi bir uzunluğa gönderme yapan bir ad olarak dile sunulmuş. Bu terimi dile kazandıran ekip şöyle demiş olabilir: bundan böyle “metre” Standart Metre çubuğunun uzunluğu olsun. Bu tür bir adlandırma ile ekip “metre” sözcüğünün göndergesinin ne olduğunu saptamış olur. Yani “Standart Metre çubuğunun uzunluğu” tekil betimlemesi “metre” adının göndergesini saptayan bir araç olur, fakat Kripke’ye göre bunu yaparken aynı zamanda anlamını da saptamaz. Yani ikisi eşanlamlı hale gelmez. Bu betimleme bir “gönderge-saptar”dır, bir “anlam-saptar” değil. “Standart Metre çubuğunun uzunluğu bir metredir” cümlesi Kripke’ye göre doğru bir önermedir. Ama az önce bahsettiğimiz ekibin bu önermenin doğruluğunu olumlamak için ölçüm yapması gerekmez: bu dilsel tören sonucunda önermenin doğruluğunu hemen bilir hale gelirler. Bir ölçüm gerekmediği için de bu önermeyi a priori bilmiş olurlar. Fakat bu çubuk daha uzun veya daha kısa olabilir miydi? Kripke’ye göre, evet. Söz konusu çubuğun o andaki uzunluğu olumsal bir olguydu, rastlantısaldı, zorunlu değil. Yani nesnelerin uzunlukları onların zorunlu değişmez özelliklerinden değildir. Fakat Standart Metre çubuğunu kullanarak metre adının göndergesini saptayan ekip için önerme hiçbir ölçüm yapmadan bilinebileceği için a priori bir önermeydi, fakat olumsaldı. Yani Kripke, bütün a priori önermeler zorunlu değildir sonucuna varır.

A priori ile a posteriori arasındaki ayrım bizim bilme biçimlerimize dair, yani epistemik, bir ayrımdır. Ancak zorunlu ile olumsal doğrular arasındaki ayrım ise metafizik bir ayrımdır. Kripke’ye göre bu ayrımın metafizik olması demek dünyaya, gerçekliğe dair bir ayrım olduğuna işaret eder; yani bir önermenin olumsal mı ya da zorunlu mu olduğu bizim bilgimize dair ya da bilme biçimlerimize dair bir konu değildir. Dolayısıyla iki ayrımın Kant geleneğinde olduğu gibi tam tamına örtüşmesi beklenemez.

Kant’ın bu iki ayrımın örtüştüğüne dair görüşüne karşı ikinci türde bir örnek daha verir Kripke; bu da zorunlu a posteriori önermelerin varlığına dairdir. Bilim, saf olarak var olduğunda “su”yun H 2 O olduğunu ortaya koymuştur. Eğer bu doğru ise, Kripke’ye göre zorunlu bir doğru olmalıdır. Yani suyun kimyasal yapısı başka bir şey olamazdı ve başka bir kimyasal bileşen suyu oluşturamazdı. Bu durumda “Su H 2 O’dur” önermesi metafizik açıdan zorunlu bir doğrudur. Bu önermenin zorunlu bir doğru olması epistemik değil, metafizik bir konudur: yani bizim onun doğruluğunu kesin olarak biliyor olduğumuzu göstermez. Peki, biz bu zorunlu doğruyu nasıl bilir hale geldik? Salt akıl yoluyla bu bilgiyi elde etmiş olamayız; yani bu a priori bir doğru olamaz. Bu olgunun bilinmesi için gözlem, deney ve duyu deneyimi gereklidir; yani a posteriori bir önermedir bu. Örneğin, “Hiçbir şey ışıktan hızlı gidemez” ve “E=mc2 ” türünde önermelerin zorunlu doğrular olması ile “Su H 2 O’dur” önermesinin zorunlu bir doğru olması arasında fark vardır. Çünkü fizik yasaları farklı olsaydı, ya da başka bir evrende yaşıyor olsaydık belki de herhangi bir şey ışıktan daha hızlı gidebilirdi. Ancak içtiğimiz, yıkanmak için kullandığımız, deniz ve okyanusları oluşturan bir sıvı olsun ve kimyasal yapısı suyunkinden farklı olsun diyelim. Bu suya çok benzer, onunla aynı işlevi görür, fakat başka bir sıvıdır. Yani su eğer gerçekten H 2 O ise bu onun değişmez özsel bir niteliği olmalıdır. Bu anlamda “Su H 2 O’dur” önermesi sadece fiziksel açıdan değil, metafiziksel açıdan da zorunlu bir doğrudur.

Kripke’nin zorunlu a posteriori doğrular bulunduğuna dair bu savına verdiği örnek “Özcülük” metafizik öğretisine dayanır. Özcülük, var olan her şeyi o şey yapan değişmez özsel nitelikler bulunduğunu savunur.

Genel Terimler ve Tür Adları

Tekil bir nesneye gönderme yapma işlevi olan özel ad gibi tekil terimlerden farklı olarak genel terimler birden çok nesneye uygulanabilir bir yapıdadır. Mesela kaplan, su, maymun gibi “doğal tür adları” birer genel terimdir. Örneğin, “kaplan” genel bir terimdir, çünkü birçok kaplan vardır ve her birine bu terim uygulanabilir. “a” ve “b”nin iki ayrı kaplan olduğun varsayarsak “a kaplandır”, “b kaplandır” cümleleri doğru olur. Genel terimlerle yüklemler arasında yakın bir ilişki bulunur. Her genel terimden bir yüklem elde edebiliriz: “x sudur”, “x kaplandır”, “x maymundur” gibi. “x” yerine farklı tekil terimler koyarak farklı cümleler elde edilebilir. Bu terimlerin hepsinin ortak özellikleri birden çok şeye uygulanabilir olmalarıdır.

Özel adlar kişi ya da nesnelere doğrudan gönderme yapma araçlarıyken, doğal tür adları ise soyut türlere doğrudan gönderme yapmaya yararlar. Bu sayede eşgöndergeli iki tür adını bir araya getirerek özdeşlik cümleleri oluşturabiliriz. Mesela “Su H 2 O ile özdeştir” cümlesi zorunlu olarak doğru olan bir önermedir.