Ünite 4: Köken ve Gelişim

Dünya’da Tarihi Coğrafya

Coğrafya’da olduğu gibi, bu alanda da en eski yazılar yine Eskiçağ Yunan dönemine aittir. Eskiçağ coğrafyacılarından alınan bilgi ve yöntemlerin sanki Ortaçağ’a, kendi yaşadıkları döneme aitmiş gibi kullanılmasıdır. Dolayısıyla bu şekilde geçmişe ait coğrafi özellikler sanki o döneme ait gibi yazılarak veya bazı bilgiler ilave etmek suretiyle güncellenerek bilinçsiz bir şekilde tarihi coğrafya yapılmıştır. Ortaçağ İslam coğrafyacılarından bazıları aynı zamanda tarih, felsefe, astronomi vb. alanlarda eser yazmışlar, bazılarında hepsini bir arada ele almışlar ve böylece özellikle tarih-coğrafya yakınlığı ve kaynaşmasının örneklerini sunmuşlardır.

Ortaçağ sonrasında Avrupa’ya bakıldığında, durumun biraz daha ileriye gitmiş olduğu görülebilir. Bu dönemde “geçmişteki coğrafyaların incelenmesi” anlamındaki tarihi coğrafyanın ilk kurucusu sayılan Alman coğrafyacı Philippus Cluverius’un (1580-1622) çalışmaları önemlidir. Dünya’da ilk defa Edward Wells tarafından hazırlanan bir kitaba, “tarihi coğrafya” adının verilmesi, tarihi coğrafya için bir başlangıç sayılmaktadır. Tarihi coğrafya adı ile bu disiplinin kurulması, Wells’in 1701 yılından itibaren yayımladığı çalışmaları ile başlatılabilir. Old Testament (Eski Ahit) ve New Testament (Yeni Ahit) olarak bilinen kitaplar, Hıristiyanlık için kutsal kabul edilen “Kitab-ı Mukaddes”i oluşturan dini metinlerdir. Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümünü oluşturan ve Tevrat ve Zebur’u da kapsayan 39 kitaba Eski Ahit; 27 bölümden oluşan ve Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncillerini kapsayan ikinci bölüme de Yeni Ahit adı verilmektedir.

Tarihi coğrafyanın geçmişi, Avrupa’da kavram ve terim olarak en azından XVIII. yüzyıla kadar uzanmasına rağmen, akademik anlamda ancak XIX. yüzyılın ikinci yarısında önemli bir coğrafya çalışma alanı olarak görülmeye başlanmıştır. Tarihi coğrafya XIX. yüzyılda “tarihin kavranmasının temeli olarak coğrafya”, şeklinde olmak üzere başta İngiltere ve diğer birçok ülkenin üniversitelerinde ele alınmaya başlanmıştır. Tarihi coğrafyadaki bu yaklaşım XX. yüzyıl başlarında yerini “tarihi olaylar üzerinde coğrafyanın etkisini incelemeye” bırakmıştır. Yakın tarihli başka bir çalışmada tarihi coğrafyanın geçmişi ve gelişimi ele alınırken, farklı bir tasnif yapılmıştır. Müellifler 1900 yılına kadar olan tarihi coğrafyayı inceledikten sonra, 1900-1945 arasını ayrı bir başlık olarak kabul etmişlerdir.

Tarihi coğrafyanın 1930’lardan sonra girdiği yeni dönem, bazı kaynaklarda kendi içerisinde üç evreye bölünmektedir. 1930’larda başlayan ve 1960’lara kadar süren ilk evre jeomorfoloji ve tarihi coğrafyaya dayalı olarak yapılan çalışmalardan meydana gelmektedir. İkinci evreyi 1960-1970 arasındaki “kuantitativ devrim” adı verilen ve daha çok ampirik çalışmaların ağır bastığı dönem oluşturur. 1970’den günümüze devam eden son evre ise; tarihi materyalizm ve idealizmin humanist perspektifini yansıtan çalışmalardan meydana gelmektedir. Tarihi coğrafyada son zamanlarda yaygınlaşan önemli olan eğilim, yöntem ve fikirleri, sosyal antropoloji, sosyoloji, sosyal ve ekonomik tarih gibi diğer bazı sosyal bilim dallarıyla birleştirme isteğidir.

Türkiye’de Tarihi Coğrafya

Osmanlı’nın son döneminde yapılan bazı çalışmalarda, “tarihi coğrafya” adı kullanılmış ve önemi vurgulanmıştır. Fakat bu bilgi daha ziyade Batılı coğrafya kitaplarından çeviri yaparken veya kitap/sözlük hazırlarken öğrenildiği için; o dönemde aşağıda bahsedilen birkaç kitap hariç hiçbir araştırmada uygulanmamış ve bu isim kullanılmamıştır. Osmanlı’nın içerisinde bulunduğu genel şartlar ve bilimsel gelişmelere bağlı olarak, ülkemizdeki tarihi coğrafya araştırmaları Batı’ya göre daha geç başlamış ve haliyle oradaki gelişmelerin büyük kısmı takip edilememiştir. Hatta günümüzde bile, tarihi coğrafyanın az sayıdaki araştırmacı tarafından yürütüldüğünü ve hazırlanan eserlerin de sınırlı sayıda kaldığını düşünürsek, bu sahanın Türkiye’de henüz emekleme döneminde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bahsedilen sınırlamalara rağmen, Türkiye’de yapılan ve tarihi coğrafya kapsamına giren çalışmaları, niteliklerini ve kronolojik gelişimlerini dikkate alarak başlıca üç dönem halinde incelemek mümkündür. Bunlardan ilki, 1- Batıdan ilk transferler ve başlangıç dönemi: Ahmet Rıfat’ın sözlüğü (1881) ile başlayıp Z.V. Togan’a (1932) kadar olan çalışmaları kapsar. 2- Karmaşa ve arayışlar dönemi: Togan’dan (1932) başlayarak O. Gümüşçü’ye (2001) kadar olan dönemdeki çalışmaları kapsar. 3- Yeniden başlangıç ve modern tarihi coğrafyanın kuruluşu dönemi ise bahsedilen yıldan bugüne dek uzanır.

Batıdan İlk Transferler ve Başlangıç Dönemi

Tanzimat döneminde, Batılı çalışmalardan çeviriler yoluyla eser hazırlanırken, haliyle tarihi coğrafya için de batıdan ilk transferler yapılmış ve bunlar, ülkemizdeki tarihi coğrafya çalışmalarının başlangıcı olmuştur. Batı dillerini bilen ve Tanzimat’ın getirdiği yeni motivasyon ile kitaplar hazırlayan isimler arasından Ahmet Rıfat ve Şemseddin Sami gibi müellifler bu sahada öne çıkmaktadır. Batılı eserlerden çevirilerle ülkemize giren tarihi coğrafya, haliyle bu sahadaki başlangıcı meydana getirmiştir. Bu bağlamda kaleme alınan az sayıdaki çalışmada tarihi coğrafya, “tarihin arkasındaki coğrafya” anlayışına uygun bir tarzda hazırlanmış; yaptığımız tasnifte tarihi kartoğrafya başlığı altında incelenen tarih atlasları da bu dönemde ilk defa ortaya çıkarak sonraki benzerlerine öncülük etmiştir.

Tespit edebildiğimiz kadarıyla, Türkçe’de tarihi coğrafyadan ilk bahseden müellif, tarihçi ve coğrafyacı Yağlıkçızade Ahmed Rıfat’tır (ö. 1895). Ahmed Rıfat, 1881’de basılan 7 ciltlik “Lügat-ı Tarihiye ve Coğrafiye” isimli ansiklopedik sözlüğün üçüncü cildinde tarihi coğrafyayı tanımlamıştır.

Şemseddin Sami, 1889-1898 yılları arasında basımı tamamlanan meşhur eseri “Kamusu’l Âlam”ın (1889) önsözünde konuyla ilgili önemli bilgiler verir.

Başlangıç döneminde basılan ve tarihi coğrafya adını taşıyan iki kitap, içerikleriyle daha önceki çalışmalarda teorik bilgileri verilen tarihi coğrafyanın bir anlamda uygulaması niteliğindedir. Bunlardan ilki, İoannis Kalfoğlu tarafından Karamanlıca (Grek harfli Türkçe) olarak hazırlanan ve bu yüzden yakın zamanda (2013) yayımlanana kadar gözümüzden kaçmış olan “Mikra Asia Kıtasının Tarihiye Coğrafiyesi (1899)” isimli eserdir.

Celal Nuri [İleri] (1882-1938) tarafından 1918 yılında hazırlanan “Coğrafya-yı Tarihi Mülk-i Rum” isimli kitap ise ülkemizde, Osmanlıca (Arap harfli Türkçe) hazırlanmış tarihi coğrafya adını taşıyan ilk çalışma niteliğindedir.

Batıya göre Osmanlı döneminde çok geç başlayan tarih atlası hazırlama çalışmaları, cumhuriyete zengin bir miras bırakmamıştır. Dünya’da ilk tarih atlası XVI. yüzyılda ortaya çıkarken, takip eden dönemlerde bu alanda önemli gelişmeler yaşanmış ve hatta XIX. yüzyıl, “tarih atlasları çağı” adını almıştır.

Zeki Velidi Togan (1890-1970), aynı zamanda ünlü bir siyaset adamı da olan, Türkistan Milli Birliği’nin kurucusu ve ilk başkanıdır. 1925 yılında Türkiye’ye gelerek çalışmalarını buradan yürütmüş ve bir ara yurt dışına gitmek zorunda kalmasına rağmen 1939 yılında İstanbul Üniversitesi’nde Umumi Türk Tarihi kürsüsünü kurmuştur. Genel Türk tarihi, Türk illeri, Türk edebiyatı, İbn Fadlan seyahatnamesi ve daha birçok çalışması bulunan Togan, Türk illeri ile ilgili çalışmalarında buraların tarihi coğrafyaları üzerinde de durmuştur.

Karmaşa ve Arayışlar Dönemi

Bu dönem, Togan’ın 1932 tarihli çalışmasından başlayarak yüzyıl sonlarına kadar devam eder. Ne yazık ki, bu yıllarda tarihi coğrafya araştırmaları derin bir sessizlik sürecine girmiş, ne bu isimde ne de bu içerikte eserler hazırlanmıştır. Cumhuriyet’in de ilan edildiği bu dönemde, bir iki istisna dışında uzun bir sessizlik göze çarpar. Sessizliği bozan çalışmalara bakıldığında ise, ilk dönemdeki tarihi coğrafya bilgileri ve çalışmaları ile tamamen bağlantısız/ilgisiz oldukları dikkati çeker. Bu dönemdeki bazı istisnalar dışında yapılan çalışmalar, tarihi coğrafyadaki karmaşa ve kaosun habercileri gibidir.

Bu dönemdeki karmaşanın bir kısmı ise, aslında yaptığı tarihi coğrafya kapsamına girse de, çalışmasına bu ismi vermeyenler yüzünden kaynaklanmıştır. Gerçekten de bu bağlamda, ilk sayılabilecek isimler, Cumhuriyet döneminin tartışmasız ilk ve önemli coğrafyacılarından olan H.S. Selen (1892-1968) ve M.B. Darkot’tur (1903- 1990). Selen’in konu ile ilgili ilk çalışması, 1923 yılında Viyana’da tamamladığı ve ne yazık ki inceleme imkanı bulamadığımız “Tarihi Belgelere Göre Anadolu’da Türklük” isimli doktora tezidir. Takiben yayımladığı makalelerde, tarihi eserlere dayanarak bir konu veya bir bölgeyi incelemiştir ki, bunlar arasında “Strabon’a Göre Eski Çağlarda Doğu Anadolu (1948)” isimli makalesi en iyi örneklerdendir.

Bu dönem içerisinde kalan tarihi coğrafya çalışmaları arasında, özellikle tarih atlasları mutlaka belirtilmelidir. 1931’de basılan Türk Tarihinin Ana Hatları Atlası, 1941 tarihli Türk Tarih Tezi Atlası, Faik Reşit Unat’ın bastığı Tarih Atlası (1951) ve H.Dağtekin tarafından hazırlanan (1980) tarih atlası vurgulanmalıdır. Bunlardan en etkili olan; Unat tarafından hazırlanan ve önsözünde belirtildiği üzere “ortaokul seviyesine” göre tasarlanan tarih atlasıdır.

Tarih atlaslarını takiben, Alman coğrafyacı W.D. Hütteroth tarafından 1968 yılında yayımlanan “Landliche Siedlungen im Südlichen Inneranatolien in den Letzten Vierhundert Jahren (Güney İç Anadolu’da Son Dört Yüzyılda Kırsal Yerleşmeler)” isimli Konya çevresini araştıran eser, tarihi coğrafya adını taşımasa da, Türkiye için bir coğrafyacı tarafından Osmanlı arşiv belgelerine dayanarak hazırlanmış ilk tarihi coğrafya eseri niteliğindedir.

Ortaçağ tarihçisi Tuncer Baykara, 1988 yılında yayımladığı “Anadolu’nun Tarihi Coğrafyasına Giriş I Anadolu’nun İdari Taksimatı” başlıklı kitabında tarihi coğrafya hakkında hiç tanım vermeden, bir izahat yapmadan bu ismi kullanmıştır. Eskiçağ tarihçisi Ekrem Memiş 1990 yılında yayınladığı ve 2012’de yeniden basılan “Tarihi Coğrafyaya Giriş” isimli kitapta, batıdaki tarihi coğrafyanın eski dönemlerine dönmüştür. Bu dönemde, Türkiye için tarihi toponimi üzerine yapılmış çalışmalar arasında yabancıların bazı araştırmalarla konuya ait bibliyografyanın toplandığı bazı çalışmalar dikkat çekmektedir.

Ülkemizde coğrafyacı olup da, geçmişe ait birinci el arşiv malzemelerine dayanarak tarihi coğrafya çalışan ilk isim Mesut Elibüyük’tür. Osmanlı klasik dönemine ait arşiv belgeleri üzerinde duran Elibüyük, konuya giriş yapmak amacıyla tarihçi R.Yinanç ile birlikte Malatya (1983) ve Maraş (1988) tahrir defterlerinin transkriptini yayımlamıştır.

Yeniden Başlangıç ve Modern Tarihi Coğrafyanın Kuruluşu Dönemi

Bu dönem, Batılı çalışmalardan etkilenerek onlara benzer araştırmaların yapıldığı yılları kapsar. Yerleşmelerin lokalizasyonu ile değişimin ele alındığı ve geçmiş coğrafyaların yeniden inşası tarzındaki modern çalışmalar, Gümüşçü tarafından başlatılır. Aynı zamanda retrospektif/geriye dönük analizlerin yapıldığı ve geçmiş dönemden bir kesit alma işi de söz konusu dönemde yapılır.

Gümüşçü, tarihi coğrafya konulu ilk araştırmasını XVI. yüzyıl Osmanlı tahrir defterleri üzerinde yapmış ve 1997 yılında tamamladığı doktora tezini “Tarihi Coğrafya Açısından Bir Araştırma: XVI. Yüzyıl Larende (Karaman) Kazasında Yerleşme ve Nüfus (2001)” ismi ile Türk Tarih Kurumu’nda yayımlamıştır. Sonuç olarak, hazırlanan lisansüstü tezler dışında ülkemizdeki üniversitelerde lisans, yüksek lisans ve doktora programında “tarihi coğrafya” veya “…nın tarihi coğrafyası” isimleri altında çok sayıda dersin verildiği bir gerçektir. Fakat başta tarih olmak üzere, coğrafya, turizm, arkeoloji, tarih eğitimi ve coğrafya eğitimi gibi bölümlerde verilen bu derslerin ve hazırlanan tezlerin çoğu kez isminden başka ortak bir tarafının olmadığı dikkati çekmektedir.

Türkiye’de Tarihi Coğrafyanın Geleceği

Türkiye açısından, tarihi coğrafyanın geleceğinin son derece açık ve ufkunun geniş olduğu burada vurgulanmalıdır. Zira, öncelikle ülkemizde tarihi coğrafya araştırmaları henüz yenidir ve dolayısıyla araştırmalarda kullanılacak kaynak malzemeler henüz tüketilmemiştir. Bütün disiplinler için söz konusu olan “bilimsel araştırmaların sonu yoktur” gerçeğinin dışında; sadece, Türkiye topraklarının bulunduğu konumu ve tarih boyunca geçirdiği gelişmelerin doğal bir sonucu olarak sahibi bulunduğu kültürel mirasının göz kamaştıran zenginliği bile, bizleri bahsedilen sonuca götürmektedir.

Coğrafya içerisinde özellikle dünyada, son derece önemli hale gelen kültürel coğrafya ile sahip olduğu tabi ve kültürel değerlerini turizme açarak “ekonomiye kazandıran” ülkelerin yaptıkları dikkate alınırsa, Türkiye için bu konu ayrıca önem kazanmaktadır. Son olarak, Türkiye’de şimdiye kadar hem coğrafyacı hem de diğer disiplinler tarafından tarihi coğrafya sahasında yapılan araştırmalar, nicelik ve nitelik açısından önceki yıllara göre çok büyük gelişmeler kaydetmişse de; batıdaki tarihi coğrafya araştırmalarının seviyesine ulaşmak için daha uzun bir yolumuzun olduğu kabul edilmelidir. Oysaki Türkiye’nin sahip olduğu tarihi derinlik ve kültürel miras zenginliği dikkate alındığında, bu sahada yapılacak araştırmaların önü fazlasıyla açık olup ülkemiz tarihi coğrafyasını ileriye taşıyacak çalışkan genç araştırmacılarını beklemektedir.