Ünite 2: Klasik Dönem Türk Edebiyatında Eleştiri

Giriş

Türk edebiyatının Anadolu’daki oluşum sürecinde (XIII.- XIV. yüzyıllar) Fars edebiyatının önemli eserleri çeviri, nazire ve şerhlerle Türkçeye uyarlandı. Bu dönemde şairler, belagatın kurallar dizisine değil, örnek aldıkları eserlere göre ürün veriyorlardı. Model eserler doğrultusunda üretilen edebî ürünlerin belli bir düzeye ulaştığı XVI. yüzyıldan itibaren oluşan anlayış, şair/yazarların uymak zorunda oldukları kurallar dizisini de belirledi. Klasik dönemde şiir önemli bir yer tuttuğu için bütün edebî tarz ve türler de şiirle ilgili kurallar çerçevesinde gelişti. Bu dönemde doğrudan edebî eleştiri konusunu ele alan kitaplar yazılmamış olmakla birlikte dönemin eleştiri anlayışını yansıtan, geleneğin estetik ölçüt ve kurallarını anlatan eserler kaleme alındı. Bu eserlerdeki eleştirel yaklaşım dönemin varlık, insan ve dil algısıyla uyumludur.

Belagat Kitaplarında Eleştiri

Belagat, bir düşünce ya da duygunun yerinde ve zamanında, manası en açık bir biçimde ve akıcı bir dille ifade edilmesidir. Belagat bir ilim dalı olarak üç kısma ayrılır:

  • Meani: Sözün duruma uygun bir şekilde nasıl ifade edileceğini gösterir.
  • Beyan: Bir maksadın birbirinden farklı usullerle nasıl dile getirileceğini gösterir.
  • Bedî: Maksadı ifade eden söze, anlam ve ahenk açısından güzellik verme yollarını gösterir.

Meşk, yazı hocasının ders olarak verdiği yazı örneğidir. Öğrenmek ve alışmak için yapılan çalışmadır. Divan şairleri de uymak zorunda oldukları kuralları bu gelenek yoluyla öğreniyorlardı.

Osmanlı medreselerinde başlangıçta Arapça ve Farsça belagat kitapları okutulurdu. Arapça belagat kitaplarının başında Sekkaki’nin yazdığı Miftahü’l-Ulum, Hatil elKazvini’nin yazdığı Telhisü’l-Miftah galir. Farsça belagat kitaplarından ise Reşidüttin-i Vatvat’ın yazdığı Hadayıku’s-Sihr fî Dekayıku’ş-Şi’r kitabı medreselerde okutulmuştur.

Belagatla ilgili Arapça ve Farsça kaynaklar, mevcut bilgilere göre ilk defa Akkoyunlular zamanında yaşayan Şeyh Ahmet Bardahî tarafından Türkçe’ye uyarlanmıştır. Onun Kitabu Camii Envai’l-Edebi’l-Farisî adlı eserinde bazı edebî sanatlar, aruz ve muamma gibi kavramlar işlenmiştir. Osmanlı kültür çevrelerinde ise Türkçe ilk belagat kitabı Gelibolulu Sürurî tarafından yazılmıştır. Sürurî’nin yazdığı Bahrü’l-Maarif’i kitabı Türkçe yazılmış ilk derli toplu belagat kitabı sayılır. Bu eserde beyan, meani, bedî, aruz, kafiye, şiir ve nesir kuralları anlatılmıştır. Sururî’nin eseri bir mukaddime (giriş/önsöz), üç makale (konunun anlatıldığı bölüm) ve bir hatimeden (sonuç) oluşur ve Sururî’nin eserinden sonra çoğu tercüme olmak üzere belagatla ilgili kitap ve risalelerin sayısı artmıştır. Tanzimattan sonra, özellikle 1867-1876 tarihleri arasında belagat kitaplarının sayısı dikkat çekici bir biçimde artmış ve içerikleri çeşitlenmiştir. Süleyman Paşa’nın Mebani’l-İnşa adlı eseri değişen zihniyetin belagat kitaplarına yansımasını göstermesi ve bir model oluşturması bakımından dikkate değer özellikler taşımaktadır.

Şair Tezkirelerinde Eleştiri

Tezkire, belli bir meslekte şöhret bulan kişilerin biyografilerini anlatan eserlere denir. Türk edebiyatında bu türün ilk örneği, Ali Şir Nevayî’nin Mecalisü’nNefayis adlı eseridir. Ayrıca Camî’nin yazdığı Baharistan ve Emir Devletşah’ın yazdığı Tezkiretü’ş-Şu’ara adlı eseri Osmanlı tezkire geleneğine modellik eden üç tezkire içerisindedir. Bu tezkirelere “Herat Tezkireleri” denir.

Anadolu sahasında tezkire türünün ilk örneği, Sehî Bey tarafından yazılan Heşt-Behişt adlı eserdir. Sehi Bey’den sonra Latifi, Tezkiretü’ş-Şu’ara ve Tabsıratü’n-Nuzama adlı eserini kaleme almıştır. Bunu da Aşık Çelebî’nin Meşa’irü-ş-Şu’ara adlı eser takip eder. Şair tezkirelerinin mukaddimelerinde şiirin ne olduğu, kökeni, biçim ve içerik bakımından özellikleri gibi poetikaların temel konuları olan sorunlar irdelenir. Ardından gelen bölümlerde şairlerin biyografilerine ilişkin bilgiler verilir, edebî kişiliklerine ilişkin tespitler sıralanır. Şairin “tab’, selika, kabiliyet” gibi kavramlarla ifade edilen doğal sanat gücü, “hûb, latîf, nazik, zarîf, bülend, sâde, rûşen” gibi sıfatlarla değerlendirilir. “Îcâd, ibdâ ve ihtirâ” gibi sıfatlarla şairin orijinal buluşlarına; “bedihe-gû, fevrî, tîz” gibi kelimelerle de anında ve çabuk yazabilme becerisine yönelik tespitler yapılır. “Âbdâr, selîs, melîh, garîp” gibi sıfatlarla doğrudan eser; “âşıkâne, rindâne, şûhâne, Türkâne” gibi sıfatlar kullanılarak üslup değerlendirmesi yapılır.

Tezkirelerin biçimsel özellikleri farklılıklar göstermekle birlikte; şair ve eserini nitelemek üzere kullanılan sıfatlar büyük ölçüde ortaktır. Bu doğrultuda tezkire mukaddimelerinde ele alınan konuların genel çerçevesinin dahi aynı olduğu söylenebilir. Sadece ayrıntılarda farklılaşmaların var olduğu söylenebilir. Tezkire yazarlarından Ali Şir Nevayî, Latifî ve Âşık Çelebi’nin görüşleri ayrıntılara dikkat çektikleri için daha önemli olduğu söylenebilir. Bu tür metinlerde eleştirinin alanına giren konular ele alınmıştır.

Latifî’nin yaptığı sınıflandırma dönemin sanat ortamını ve şaire bakışını yansıtmaktadır. Bu sınıflandırma da şairler zümresi birkaç kısımdır:

  • El değmemiş düşünceler ve kendine mahsus hayallere sahip olabilen yaratıcı şairler,
  • Ölçülü söz söyleme yeteneğine sahip olup doğru ya da yanlış, ağızlarına geleni söyleyenler,
  • Hırsız şairler; (a) şiir söyleme yetenekleri olmadığı için bir şiirin mahlasını değiştirip veya içinden birkaç iyi beyti çalıp kendine mal edenler, (b) vezinli sözler söyleyebilen, yeteneksizliklerinden dolayı hayal ve mana bulamayan, bu yüzden başka şairlerin şiirlerindeki manaları terk edenler, (c) başkalarının şiirlerindeki anlamı biçimsel olarak değiştirip sanat ve hayal bakımından aynı şeyleri söyleyenler.
  • Usta bir şairin şiirinde yer alan bir mazmunu ince bir nükteyle orijinal söyleyiş hâline getiren yetenekli şairler.

Şair tezkirelerinde mukaddimeden sonraki bölümlerde şairlerin hayat hikâyeleri kısaca anlatılır ve şiirlerinden örnek verilir. Hem biyografi metinlerinde hem de şiir örneklerinde dönemin anlayışına uygun biçimde eleştiriler yapılır. Latifî, eserinin “Filibeli Fani” maddesinde onun şairlere öğütlerini nakleder. Bu öğütler, diğer kaynaklarda da yinelenen ve klasik dönemin anlayışını yansıtan genel ilkelerdir ve şöyle sıralanabilir:

  • Şiire başlayan kişinin kelime dağarcığının, sözlük bilgisinin geniş olması gerekir.
  • Şiirden anlamak şair olmak kadar önemlidir.
  • Şair, bilgisiz kişilerin övgülerine aldanıp gurura kapılmamalıdır.
  • Şairin kendini ve şiirini övmesi yakışık almaz.
  • Şair, ibadetlerini aksatacak kadar şiirle fazla meşgul olup eğlenceye dalmamalıdır.

Tezkirelerde biyografisi anlatılan şairin eserine yönelik değerlendirmeler yapılır ve bu değerlendirilmelerde bazı kelime ve kavramlar kullanılmaktadır. Bu kelime ve kavramlar çok sistematik olmadığı gibi gelişigüzel, rastgele kullanımlar da değildir. Tezkirelerde eleştiri amacıyla kullanılan âbdâr, garîb, rengîn, selâlet, selis gibi kelime ve kavramlar bunlara örnek olarak verilebilir.

Dibace ve Sebeb-i Teliflerde Eleştiri

Dibace, divanların başında şiir ve şair kavramlarını açıklayan, şairin divan tertip etme gerekçesini ifade eden mensur veya manzum/mensur karışık olmak üzere yazılmış bölümlerdir. Mukaddime ise tezkirelerin başındaki benzer nitelikli metinlerdir. Mesnevilerin yazılış nedenlerinin anlatıldığı, çoğunluğu kurmaca olan konular da genellikle sebeb-i telif veya sebeb-i nazm-ı kitâb gibi başlıklar altında anlatılır. Tezkire mukaddimelerinde olduğu gibi divan dibacelerinde de şiirin tanımı, ilk şiirin kim tarafından söylendiği, şairin kimliği ve sorumluluğu, çevresiyle ilişkisi gibi konular işlenir.

Türk edebiyatında divan tertip eden şairlerden yaklaşık kırk kadarı dibace yazmıştır. Bilinen Türkçe divan dibaceleri de yayınlanmıştır. Bunlardan özellikle Lamiî Çelebi ile Fuzulî’nin dibaceleri içerikleri bakımından diğerlerini de kapsayacak niteliktedir. Bu dibacelerde yer yer edebî tenkit niteliğinde düşünce ve değerlendirmelere yer verilmiştir. Mesnevilerin yazılış nedeninin anlatıldığı kurmaca nitelikli sebeb-i teliflerinde şairler kendilerinden önce yaşamış veya çağdaşları olan mesnevi şairlerini zaman zaman eleştirmişlerdir. Bunların en çok bilineni Cafer Çelebi’nin Ahmet Paşa ve Şeyhî eleştirisi ile Şeyh Galip’in Nabî’ye yönelik eleştirileridir. Bunlar estetik ölçütleri de göz ardı etmeyen metinlerdir.

Divanlarda Eleştiri İçerikli Şiirler

Klasik dönemde şairliğin göstergesi divan sahibi olmaktır. Divan, belli bir düzene sahip şiir kitaplarının genel adı için kullanılırdı. Şairler, şiirlerini divan denilen kitaplarda toplarlardı. Klasik dönem şairleri söylemek istedikleri ne varsa geleneğin belirlediği kural ve imkânlar çerçevesinde ifade ederlerdi. Şairler, yazdıkları kasidelerin fahriye bölümlerinde, gazellerin maktalarında, müzeyyel gazellerin zeyl (ilave, ek) beyitlerinde, kıta ve rubailerinde kendi şiirlerine veya başka şairlere dair değerlendirmeler yaparlardı ve bu tür doğrudan eleştiri ve değerlendirmelerin yanında dolaylı biçimde de şairler görüşlerini yansıtırlardı. Dolaylı değerlendirmenin en önemli örneklerinin başında ise nazireler gelir. Nazireler kadar belirleyici olmasa da terbî, tahmis gibi musammat nazım biçimleriyle yazılan şiirler de şairlerin birbirine nasıl baktıklarını yansıtır. Metinler arası ilişkiler kadar şairler arası ilişkileri anlamak açısından da önemli olan bir başka gösterge ise tazmin ve iktibastır. Şairlerin meslektaşları hakkında yaptıkları bu değerlendirmeler, edebiyat eleştirisi açısından önemlidir. Şairlerin çağdaşlarını ve kendilerinden önce yetişen ustaları toplu olarak ele aldıkları manzumelerde sıkça rastlarız. Kendi kuşaklarından sonra gelenler için yaptıkları değerlendirmeleri içeren vakâlet-nameler, kendilerini de dâhil ederek dönemin genel şiir havasını yansıttıkları hasbihâller divanlarda yer alır. Şair mahlaslarının bazı nitelemelerle sıralandığı bu tarz şiirler, her zaman isabetli değerlendirme ve tespitler içermemekle birlikte devrin kültür ve sanat hayatıyla ilgili genel görüntüyü yansıttıkları için eleştiri tarihi açısından göz ardı edilmemesi gereken ürünlerdir. Divanlarda şaire yönelik değerlendirmeler gibi şiir sanatına yönelik manzumeler de bulunmaktadır. Şiir, redifli manzumeler kadar yaygın olmasa da baştan sona şiirle ilgili konuları ele alan manzum metinler vardır. Özellikle 18. Yüzyıldan sonra pek çok konu manzum olarak işlenmiştir. Bu yüzyılın şairleri arasında olan Hasan Yaver, belagat kitaplarında ele alınan şiir, şair ve edebiyata dair diğer kavram ve kuralları Fenniye-i Eşar isimli eserinde anlatmıştır. Fenniye-i Eşar kitabının giriş kısmında güzel şiir yazmanın incelikleri, yöntemi ve şairliğin sınırlarından söz edilmektedir. Şiir söylemeye meyli olanlara bu eserde çeşitli öğütler verilmektedir. Güzel söz söylemenin yolları bu kitapta şöyle anlatılır:

  • Şair olmak isteyen kişi ezberinde en az bin gazel bulundurmalıdır.
  • Şair gazelleri tekrarlayarak sözüne akıcılık kazandırmalıdır.
  • Şair orijinal mazmunlar bulmalıdır.

Hasan Yaver, şairlerin uyması gereken kuralları sıralamasının ardından şiir söylemenin üstattan öğrenilmesi gereken bir sanat olduğunu belirtir ve teşbih, cinas, kinaye, tezat, teşbih-i beliğ gibi bazı sanatlar hakkında bilgiler verir. Sözün nasıl güzelleştirilebileceğine dair kurallardan bahseder. Sözü güzelleştirmenin yöntemleri çerçevesinde terdid, tevriye ve ilham sanatlarını anlatır. Aynı zamanda Hasan Yaver tercümeyi de bir sanat olarak değerlendirir.