Ünite 5: Kitle Davranışı

Giriş

Demokrasinin kurum ve kurallarını yeterince hayata geçirememiş toplumlarda, demokratik hak arayışlarını ve eşitsizliklere tepkileri yansıtan kitlesel hareketlerin önemli olduğu söylenebilir. Diğer yandan, belli bir demokratik anlayışa ulaşmış toplumlarda insanlar, demokratik hak arayışlarını bitirmiş olsalar da bu kez dünya ölçeğindeki eşitsizlikler için kitleselleşmektedirler.

Kitle Davranışı

Küçük gruplardaki etkileşimlerden binlerce insanın ortak bir amaç için bir araya geldiği eylemlere kadar pek çok davranış, kitle davranışı olarak adlandırılabilir. Düğünler, konser salonlarındaki davranışlar kitle davranışı görülebileceği gibi, ayaklanmalar, panik durumları, protesto gösterileri, savaş ve spor olayları da bu kategoriye sokulabilir. Kitle davranışı terimi “genellikle çok sayıda insanın aynı yer ve zamanda bir uyum içinde, duygusal ve sosyal normları ihlal eden yoğun davranışları” için kullanılmaktadır.

Kitle davranışından ne anlaşıldığı tartışmalı da olsa günlük yaşamda ve çoğu kez bilimsel alanda da kitle neredeyse sadece olumsuz yanıyla anılan bir olgudur. Özellikle dışarıdan izleyenler kitle davranışını korkutucu, “dizginlerinden boşalmış”, “aşırı”, “yıkıcı” vb. görmektedirler. Oysa katılımcılar açısından kitle içinde olmak çoğu kez olumlu yaşantıları içermektedir. Kitleler, olumlu ya da olumsuz olsun, her zaman toplumsal değişimin baş aktörleri oldukları için önemlidirler. 68’deki özgürlük hareketi, soğuk savaşın ardından heykellerin yıkılışı, Berlin Duvarı’nın ortadan kaldırılması gibi nice tarihsel dönüm noktasında sahnede hep kitleler olmuştur.

Kitle Davranışına İlk Kuramsal Yaklaşımlar

Kitle konusundaki ilk kuramsal çaba, Fransız hekim Gustave Le Bon’a aittir. Le Bon, kitleyi ilkel, barbar ve korkunç olarak görmektedir. Ona göre, kitleyi oluşturan bireyler ne türden olursa olsun, yaşayışları, işleri, karakterleri, zekâları birbirine ne kadar benzerse benzesin ya da birbirinden ne kadar ayrılırsa ayrılsın, kitleleşme sonucu, yalnızca ve yalnızca bu nedenden ötürü kollektif bir ruh kazanır. Dolayısıyla her biri, tek başınayken hissedeceği, düşüneceği ve davranacağından başka türlü hisseder, düşünür ve davranır. Le Bon, kitleleşme sürecini üç psikolojik mekanizmayla açıklamaktadır: Anonimlik, bulaşma ve telkine yatkınlık (etkiye açık olmak).

  • Anonimlik: Kitlede kişi sayısı fazlalığının verdiği rahatlık duygusu ile sorumluluk duygusunun ortadan kalkmasıdır. Hemen eyleme geçmek isterler. Bireyler kendilerinde değildir, iradeleriyle hareket etmez, bilinçdışılarının egemenliğine girerler.
  • Bulaşma: Lider konumundaki kişi ya da kişilerden kaynaklanan duygu ve davranışlar, bir kartopu gibi giderek büyür ve tüm kitleye yayılır. Bulaşma görüşünde, kitlenin davranışlarında bir sınır olamayacağı, kitlenin kendisini kontrol edemeyeceği fikri yatar.
  • Telkine yatkınlık (etkiye açık olma): Bireyler, kitle içinde kişisel bilinçlerini yitirdikleri için, kitledeki başat ve etkileme gücü yüksek olan kişiler tarafından kolayca ikna edilebilir hâle gelirler.

Le Boncu anlayış, sosyal psikolojide grup zihni adı verilen yaklaşımın içinde yer alır. Grup zihni yaklaşımı, grup ya da kitlenin, onu oluşturan tek tek bireylerden ayrı olarak ve onların üzerinde ortak bir zihni olduğunu iddia eder. Modern sosyal psikolojinin öncüsü olan Allport, grup zihni kavramını reddetmiştir. Allport, sadece grup zihni kavramını reddetmekle kalmamış, grubun (ve kitlenin) gerçekliğini de reddetmiştir. Ona göre, tek psikolojik gerçeklik bireydir.

Allport’un “bireyselci yaklaşım” olarak adlandırılan yaklaşımını, kitle davranışına uyarlayan girişimlerden biri, sosyal psikolojide “birleşme kuramları” olarak bilinmektedir. Çıkış noktası birey olan bu kuramlarda kitlenin kompozisyonu önemli hâle gelmektedir. Bu görüşe göre kitleler, genellikle ortak değer ve çıkarları paylaşan kişilerden oluşur. Kitle davranışı, belirli tarzlarda davranmaya yatkın olan birbirine benzer insanların bir araya gelmesiyle ortaya çıkar.

Kimsizlikleşme

Modern sosyal psikolojide, Le Bon’un etkisinin açık ve güçlü bir biçimde hissedildiği yaklaşım, hiç tartışmasız, anonimlik olgusunun kimliksizleşme olarak yeniden kavramsallaştırıldığı yaklaşımdır. Kimliksizleşme, bireyin davranışları üzerinde normalde varolan sınırlamaların gevşemesinin saldırgan, antisosyal ve bencil davranışlara yol açmasına aracılık eden psikolojik bir durumdur. Kimliksizleşme durumunun saldırganlık da dâhil olmak üzere pek çok sonucu vardır. Bunlar, dürtüsel davranışlar üzerindeki ketlemenin zayıflaması, bireyin kendi davranışlarına dikkat edemeyişi ve davranışlarına hâkim olamaması, başkaları tarafından nasıl göründüğüne aldırmama, mantıklı bir plan yapma becerisinde azalma ve o andaki duygusal duruma gösterilen aşırı duyarlılık olarak sayılabilir.

Sosyal psikolojide kimliksizleşme konusundaki deneysel araştırmalar, kitle ortamındaki etmenler içinde en çok anonimliğin (tanınmaz oluşun) etkileri üzerinde odaklanmıştır. Genel olarak ifade etmek gerekirse bu çalışmalar sonucunda, kimliksizleşmenin otomatik olarak ve kaçınılmaz bir biçimde saldırgan ve antisosyal davranışa yol açmadığı görülmüştür.

Kimliksizleşme yaklaşımı pek çok sosyal psikolog tarafından eleştirilmiştir. Örneğin; Reicher bu yaklaşımın, tek başına bireyi mantıklı ve “aklı başında” görerek yüceltmesinin, diğer yandan kitledeki bireyi, kitlenin kurbanı olarak görmesinin problemli bir durum olduğunu ileri sürmektedir.

Beliren Norm Kuramı

Bu kuram kitle davranışını kuralları olan normal bir sosyal süreç olarak görmektedir. Kitle davranışı birtakım normlar içeriyorsa ve kitle de kendiliğinden yani planlanmamış şekilde davranış gösteriyorsa o zaman hemen o anda ve o duruma özgü norm oluşturuluyor, demektir. İşte bu yüzden kurama, ortaya çıkan (daha önceden var olmayan anlamında), beliren norm kuramı adı verilmiştir. Norm, bir grup üyesi için uygun davranışın ne olduğuna ilişkin grup üyelerince paylaşılan inançlardır. Modern sosyal psikolojide kitleyi anormal olarak görmekten uzaklaşan ilk kuramdır. Bu kurama göre, aslında kitle bir örnek davranış göstermez ama hem kitlenin içindekiler hem de dışarıdan bakanlar tüm kitle aynı davranışı gösteriyormuş yanılsamasını yaşar. Çünkü kitledeki belirli bireyler diğerlerinden farklı ve daha dikkat çekici davranış gösterirler. Örneğin bir protesto kitlesinin içindeki küçük bir grup yoldaki dükkânların camlarına taş atabilir. Bu eylem, kitledeki diğerleri tarafından bir norm gibi görünebilir ve bunun sonucunda, normlara uymayan niyetler ve duygular varsa bunlar bastırılır. Bu, kitlenin bu taş atan grup dışındaki üyelerinin hiçbir şey yapmadıkları için, açıkça olmasa da küçük grubun yaptığı faaliyeti kabul ettiklerini ve desteklediklerini gösterir.

Sosyal Kimlik Kuramı

Sosyal kimlik yaklaşımı açısından en temel nokta, kitlenin gruplar arası bir olgu olmasıdır. Pek çok kitle davranışında, kitle tek başına değildir, her zaman kitlenin karşı karşıya geldiği bir grup vardır. Yani kitle tek başına ortaya çıkan ve sonra da öylece kaybolan bir varlık değildir. Sosyal kimlik kuramı, kitlesel süreci mümkün kılan şeyin bireyin kitlede erimesi ve kaybolması değil, tam tersine bir kimlikten başka bir kimliğe geçişi olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre, kitle üyeleri, kitlede bireysel kimliklerini bir kenara bırakarak sosyal kimlik temelinde eylemde bulunurlar. Diğer bir deyişle, bireyler artık tek başına Ali, Hasan, Ayşe veya Fatma olarak değil ama örneğin Galatasaraylı Ali, Öğrenci Fatma, İşçi Ayşe ya da Polis Hasan gibi grup üyelikleri, yani paylaşılan ortak kimlik temelinde davranış sergilerler. Kitlenin karşısında fiziken bir grup olsun ya da olmasın, kitle üyeleri “biz” ve “onlar” ayrımını yapar. “Biz” kategorisine içgrup, “onlar” kategorisine dışgrup denmektedir. Birey, kendini koyduğu kategorinin diğer üyeleriyle, diğer bir deyişle içgrup üyeleriyle özdeşleşir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki böyle bir açıklamayla kitle ile grup arasındaki fark silinmiş olur. Oysa kitle, gruptan farklı olarak önceden belirlenmiş açık seçik normlara sahip değildir. Genel birtakım davranış normları olsa bile, kitle için o andaki durum hâlâ belirsiz olabilir. Kitlede o anda karşı grubun davranışına ne tepki verileceğine kitle, anlık olarak karar vermek ve uygulamaya geçmek zorundadır. Kitle davranışının tam ortasında, uygun eylemin ne olduğunu tartışmak ve demokratik bir tarzda karara ulaşılmasını düşünmek anlamlı değildir. Sosyal kimlik yaklaşımına göre önceden belirlenen bir liderin olmadığı durumlarda kitle üyeleri, sosyal kimliklerine yani ait oldukları sosyal kategorilerin özelliklerine uygun tarzda davranmak için o anda o kategoriyi temsil edici tarzda davranış gösteren kitle üyesinin davranışlarını rehber edinirler.

Sosyal kimlik kuramına göre, tüm zamanlarda, tüm kitlelerin saldırgan bir davranışı benimseyeceği düşünülmemelidir. Eğer kitle saldırgan bir davranışı benimsemiş olsa bile, sosyal kimlik kuramına göre bunu meşru gördüğü için benimsemiş olmalıdır. Yani, bireyler, kitle üyesi olarak edindikleri sosyal kimlikleri çerçevesinde, meşru olarak algıladıkları “hedef ”lere dönük, seçici bir biçimde “saldırgan” davranmaktadırlar. Bu konuda yapılmış araştırmalar, kitle üyelerinin seçtikleri davranış biçimlerinin ve seçtikleri hedeflerin rastgele olmadığını göstermektedir. Ayrıca kitle ya da grup içinde işleyen psikolojik süreçler eş zamanlı olarak gruplar arasında işleyen psikolojik süreçlerle karşılıklı etkileşim hâlindedir. Gruplar arasındaki bu etkileşimi, İngiltere’de gerçekleştirilmiş bir araştırma üzerinden göstermek, konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Bu araştırmada, üniversite harçları konusunda yapılan yasal değişikliği protesto eden öğrenci kitlesi incelenmiştir. Araştırmacı, eylemin başında öğrenci kitlesini gözlemlemiş ve kitlenin homojen olmadığını, kendilerini çeşitli şekillerde tanımlayan alt gruplardan oluştuğunu saptamıştır. En belirgin alt gruplar, amaçlarının yalnızca parlamentoya seslerini duyurmak olduğunu söyleyen “sıradan öğrenciler” ve haklarını elde etmek için gerekirse otoriteyle çatışacaklarını söyleyen “politik öğrenciler”dir. Bu süreçte kritik olan nokta, polisin eylemlerinin kitlenin herhangi bir alt grubunu değil, tümünü hedeflemesidir. Yani, bütün kitle üyelerine alt grup üyesi ya da birey olarak davranışları ne olursa olsun, çatışmayı başlatan kişi muamelesi yapılmış ve düşmanca davranılmıştır. Bunun sonucunda, başlangıçta pasif olan çoğunluk, dışgrubun -polisin- eylemini gayrimeşru ve kendi haklarına bir saldırı olarak algılamış ve bunun üzerine polis kordonunu yarmaya teşebbüs eden öğrenciler kitleden daha büyük bir destek almaya başlamışlardır. Araştırmacı, bu süreci, öğrencilerin başta parçalı bir yapısı olan grubun dışgrupla etkileşimleri sonucunda kendilerini bir ve daha büyük bir kategorinin üyesi olarak görmeleri şeklinde betimlemektedir. Bu, öğrenci kitlesinin kendisini polis karşısında daha güçlü hissetmesine yol açtığı gibi, polise karşı çıkmak için gereken meşru zemini de yaratmıştır. Yukarıda betimlenen bütün bir kitlesel süreç boyunca her iki grubun davranışlarının birbirine nasıl bağımlı bir seyir izlediği görülebilir.

Grupların karşılıklı olarak birbirlerinin davranışlarını nasıl etkilediğini gösteren bu araştırma, kitlede yer alan bireylerin geçirdiği psikolojik değişim sürecine de ışık tutmaktadır.