Ünite 4: Kişilik

Kişilik Kavramı

Çevremizdeki birçok insanı tanımlarken doğru ya da yanlış olarak kişilik kavramını kullanırız. “Çok kişilikli biri”, “Böyle davranışlar senin kişiliğine uymuyor”, “Onu hiç anlamıyorum. Sanki çift kişilikli”, “Onun kadar kişiliksiz birini görmedim” gibi ifadeler kişiliğin günlük konuşma diline ne ölçüde girdiğine dair fikir vermektedir. Psikolojide ise kişiliği, bireyin iç ve dış çevresiyle kurduğu ve bireyi diğer bireylerden farklılaştıran, tutarlı ve yapılaşmış ilişki biçimi olarak tanımlamak mümkündür. Bir başka ifade ile kişilik, bireyin fiziksel ve sosyal çevreyle ilişki kurma biçimini şekillendiren, bireyi diğerlerinden ayıran, kendine özgü duygu, düşünce ve davranış kalıplarıdır.

Kişiliği oluşturan önemli olan bazı önemli unsurlar vardır. Öncelikli olarak bireyin davranışlarının diğer bireylerden farklılaşan nitelikte ve ayırıcı olması gerekmektedir, kişinin davranışının zaman geçse de değişmeyen, tutarlı bir yapıda olması önemlidir ve davranışın yapılaşmışla ve kalıplaşmış olmasıdır.

Kişilik davranışlarını şekillendiren bir diğer unsur ise ilişki kuruş biçimidir. Bireyin ortaya koyduğu davranışlar bireyin iç ve dış çevresiyle kurduğu ilişkiden etkilenir. Her bireyin kendi duygu, düşünce ve çevresindeki durumları algılayışı farklılaşmaktadır. Birey kendi algılamalarına göre farklı bir ilişki kurma biçimi geliştirir.

Kişiliğin gelişmesinde ve şekillenmesinde biyolojik faktörler ve çevresel faktörler etkili olabilmektedir. Her bebek dünyaya farklı bir potansiyelle gelmektedir. Bebeğin çevresindeki ortam onun bu potansiyelini ne düzeyde ortaya koyacağına dair bir yapıyı ortaya koymaktadır. Her bireyin çevresinde gerçekleşen olaylara, toplumsal baskılara tepkileri de farklı olabilmektedir. Bunun sebebi biyolojik farklar olabildiği gibi, bireyin kendine örnek aldığı kişiler ya da daha önce yaşamış olduğu benzer durumlar sonucu karşılaştığı olumlu ya da olumsuz tecrübeler olabilir. Bunun yanında yaşanan özel anlar, ağır hastalıklar, ani kayıplar da kişilik davranışlarının şekillenmesinde etkili olabilmektedir.

Kişilikle ilgili birçok farklı yaklaşım kişilik davranışlarının sebeplerini, kendi bakış açılarından ortaya koymaya çalışılmaktadır. Bu yaklaşımlara ilişkin kuramları daha detaylı bir biçimde incelemek, kişilik davranışlarının altında yatan sebepleri tanımlamada faydalı olacaktır.

Psikodinamik Yaklaşım

Psikodinamik yaklaşımda kuramcılar psişik enerjinin davranışlar üzerindeki etkisi üzerinde çalışılmaktadırlar. Psikodinamik kuramlar, kişiliğin bilinçdışı (bilinçaltı) unsurlarla şekillendiğini savunmaktadırlar. Bu yaklaşımın en önemli öncüsü Sigmund Freud’tur. Onu takip eden ve onun kuramına yeni ve farklı yorumlar getiren Carl Gustave Jung, Alfred Adler, Karen Horney ve Erik Erikson gibi kuramcıların kişilik yaklaşımları psikodinamik yaklaşımlar altında incelenmektedir.

Sigmund Freud (1856-1939)

Freud’a göre davranışın temeli şu an farkında olduğumuz her şeyi kapsayan bilinç düzeyinde gerçekleşen duygu ve düşüncelerin yerine bilinçdışına ait duygu ve düşüncelere dayanmaktadır. Bu bakış açısı sebebiyle Freud insan davranışlıyla ilgili yepyeni görüşlerin temelini atmıştır. Freud’a göre insan davranışlının temelinde bilinçdışı güdüler ve dürtüler bulunmaktadır. Bu güdü ve dürtülerin bazıları yok edici olabilirken bazıları da türün devamı açısından önemlidir. Freud’a göre bütün insan davranışları iki temel biyolojik içgüdü tarafından yönlendirilmektedir. Cinsellik ve saldırganlığa bağlı olarak ortaya çıkan bu içgüdüler yaşam içgüdüsü (Eros) ve ölüm içgüdüsü (Thanatos)’tur. Kişilik gelişiminde en etkili güdülerden biri olarak cinsellik güdüsünü, erotik anlamından ziyade yapılan herhangi bir işten elde edilen hazzın her türü olarak tanımlamak daha uygun olacaktır.

Freud’a göre kişilik; id, ego, superego olarak adlandırdığı yapıların etkileşimlerinden meydana gelmektedir.

İd, doğuştan gelen ve bilinçdışı istek ve güdülerden oluşur ve sürekli haz peşindedir. id için önemli olan bir an önce bu isteklerin haz verici bir şekilde doyurulması ya da sıkıntı veren durumdan kaçılmasıdır. Bunu id iki şekilde yerine getirir. Birinci yol boğazına bir şey takıldığında öksürmek gibi tepkisel davranışlar, bir diğeri ise kendini rahatlatmak için kızdığınız bir arkadaşınıza rüyanızda haddini bildirmek. Hiçbir zaman hayal yoluyla gerçek yaşamdaki hazzı elde edemeyen idin gerçek dünyayla ilişki kurması yolunda egonun aracılığına ihtiyacı vardır.

Ego, düşünme ve akıl yürütme süreçlerinin kontrolü ego tarafından yürütülür. Ego bilinç, bilinç öncesi ve bilinçdışı etkileşimli olarak çalışmaktadır. idden gelen haz arayışına yönelik dürtü ve istekleri dış dünya koşullarına göre ayarlayan ego bu dürtü ve isteklerin yerine getirilmesinde gerçeklik ilkesi doğrultusunda aracılık sağlar. Bu süreçte bireyin davranışlarında toplumsal yapı içerisinde şekillenen kurallar, gelenekler ve kişiliğin ahlaki boyutunu içeren superego etkili olur.

Süperego, toplumsal kalıpların yanı sıra anne babaların ve çevrenin söyledikleri bizim yargılarımızı oluşturduğundan superego olayları değerlendirirken tüm bu unsurları temel ölçüt olarak ortaya koyar. Superego ve onu oluşturan değerlendirme ölçütleri doğuştan değil sonradan kazanılanlarla şekillenir.

Bilinç öncesi , yan, bireyin farkında olmadığı fakat kolaylıkla hatırlanıp bilinç düzeyine getirilebilecek bilgilerin oluşturduğu yapıdır. Bilinç , bireyin içinde olduğu durumla ilgili hissedilenlerdir. Bilinçdışı (bilinçaltı) ise bireyin farkında olmadığı istese de hatırlayamayacağı birey farkında olmadan, istemsiz bir şekilde vücut işlevlerini ve davranışlarını yönlendiren yapıdır.

Freud ve Kişilik Gelişimi

Freud’a göre bireyin davranışlarına yön veren cinsel dürtünün doyurulma isteği kişilik kuramını biçimlendirmektedir. Daha önce de bahsedildiği üzere cinsel dürtüler sadece cinsellikle ilgili değil başarılan bir işten zevk almak gibi, tüm zevk alma durumlarını kapsamaktadır. Freud tarafından cinsel dürtünün yarattığı enerji olarak tanımlanan libido birey olgunlaştıkça vücudun farklı yerlerinde yoğunlaşmaktadır. Libidonun vücut içerisinde yoğunlaştığı bölgeler bebeklerin olgunlaşmasıyla yer değiştirir. Saplanma yani cinsel enerji olarak adlandırılan libidonun kişilik gelişimi sürecinde, ileriki yıllarda kişilik gelişimini etkileyecek şekilde vücudun belli bir bölgesinde takılıp kalması durumudur. Belli bir vücut bölgesinde yaşanan saplanma bireyin ileriki yaşamında kişilik davranışlarında belli değişimlere öncülük etmektedir.

Oral dönem

Bebek 18 aya kadar olan süreçte dış dünya ile ağzı yoluyla bağlantı kurar. Her şeyi ağzına götüren bebek için beslenmenin, dış dünyadaki nesneleri tanımanın, emme ve yutmanın yolu dudaklar dil ve dişleri içeren ağız bölgesinden geçer. Bu sebeple libido ağız bölgesinde yoğunlaşır.

Anal dönem (18 Ay-3.5 Yaş)

Bu dönemde çocuklarda libido anal bölgeye kaymaktadır. Çocuk açısından bu dönem tuvalet eğitiminin verildiği dönemdir. Çocuklarda tuvalet eğitimi verilirken sıkı ve baskıcı uygulamalara gidilmesi ilerde bu durumla ilgili sıkıntılı kişilik özelliklerinin yaşanmasına neden olabilmektedir. Freud, inatçılık, cimrilik, aşırı titiz ve düzenli olma gibi kişilik özelliklerinin yine bu dönem yaşanan saplanma ile ilgili olduğunu ileri sürer.

Fallik dönem (3-5 yaş arası)

Bu yaş dönemindeki çocuklarda cinsel enerji cinsel bölgeye doğru kayar. Cinsel organlarını keşfetmeye başlayan çocuk aynı cinsiyetten olan ana babasına karşı kıskançlık hissi geliştirirken, karşı cinsiyetten olan ana babasına karşı ise aşırı bağlılık göstermeye başlar. Erkek çocuğun annesine karşı bu tarz aşırı bağlılık göstermesini, Freud Yunan mitolojisinde bilmeden babasını öldürüp annesi ile evlenen Oedipus’tan yola çıkarak Oedipus kompleksi (karmaşası) olarak adlandırmaktadır. Erkek çocuklarda bu dönemde babalarına karşı kıskançlık ve anneyi paylaşamama durumu vardır. Kız çocuklarında babaya duyulan tutku ve hayranlık, anneyi aşırı kıskanma durumu ise Elektra kompleksi olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemlerde saplanma gösteren bireylerde değersizlik, utangaçlık gibi kişilik özellikleri görülebilirken öte yandan yine bu dönemi başarı ile atlatamayan bireylerin cinsel güçlerini aşırı derecede sergilemeye yönelik kişilik özellikleri göstermeleri mümkündür.

Gizil dönemi

Fallik dönem sonlandıktan sonra çocuklarda cinsellik ilgisi kaybolmaya başlar. 5 – 6 yaşlarında başlayan bu süreç bir şekilde ergenlik dönemine kadar sürer. Bu dönemde çocuk cinsiyetle ilgili konularla ilgilenmez ve bu dönemde kızların ve erkeklerin oyun gruplarında seçimleri genellikle kendi cinslerine yöneliktir. Çocukların sevgi gösterilerini ev dışında arkadaşlarına yönelttiği bu süreçte okul çağı çocuğuna karşı olumsuz davranışlar sergilenmesi, çocukta aşağılık duygusu yaratır.

Genital dönem

Ergenlik dönemiyle birlikte başlayan ve son psikoseksüel basamak olan dönem genital dönemdir. Dönem itibariyle cinsel dürtülerin uyanmasıyla birlikte doyurulmamış cinsel dürtülerin cinsel ilişki yolu ile karşılanması durumu söz konusudur. Fakat bu aşamada en ideali, sorumluluk duygusu ve diğer insanları da düşünme gibi konuların ağır basmasıyla dürtülerin ertelenmesidir.

Carl Gustave Jung (1875-1961)

Freud’la birlikte çalışan Jung, onun ilkelerine farklı yorumlar katarak kendi kişilik kuramını oluşturmuştur. Jung’a göre bilinçdışı, ego için bir yaşam kaynağıdır. Freud’dan farklı olarak Jung egoyu kişisel bilinçdışı ve ortak (kolektş) bilinçdışı olmak üzere iki alanda inceler. Bireyin kişisel bilinçdışında bastırılmış veya unutul- muş duygu ve düşünceleri yer alır. Bu durumlar bir olayın ya da herhangi farklı bir yaşantının tetiklemesi durumunda bilinç düzeyine ulaşmaktadırlar. Ortak bilinçdışında ise insanoğlunun geçmiş yaşantılarından deneyim ve ortak anılarından oluşmuş ortak düşünce ve davranış kalıpları mevcuttur. Bu zihinsel temsil ve düşünce biçimleri Jung tarafından arketip yani ortak bilinç dışında insanoğlunun geçmiş yaşantılarını yansıtan deneyim ve ortak anılardan oluşmuş ortak düşünce ve davranış olarak adlandırılmaktadır.

Bunun yanında kişilik belirleyici olarak belli başlı arketipler bulunmaktadır. Bunlardan en önemlilerinden biri de bireyin dışarı yansıttığı ve diğer insanlar tarafından bilinen fakat aslında bireyin iç benliğini saklayan maske (persona) arketipidir. Bireyin dışarı yansıttığı kişilik özellikleri ile maskelediği özellikleri arasındaki farklılıkların aşırılığı bireyde kişilik bozukluğunun sebebi olabilmektedir. Jung bireyleri ilgilerin yöneldiği alan açısından içe dönüklük ve dışadönüklük altında ikiye ayırmaktadır. İçedönük tip, kendi dünyalarına kapanma, kendileri ile ilgilenme, sosyallik ve kendine güven açısından sorunları olan bu gruptaki kişiler içedönük olarak nitelendirilmektedir. Dışadönük tip, çevresindekilerle kurduğu bağlantı kolay ve uyumludur. Sos- yal ortamlara katılmakta sorun yaşamazlar. Bu tip kişiler çevresindekilere değer verir ve hareketlerini diğerlerine göre ayarlar.

Alfred Adler (1870-1931)

Freud’un ortaya koyduğu id, ego ve superegonun çatışmasıyla ortaya çıkan kişilik yapısından farklı olarak insanların doğuştan olumlu güdülere sahip olduğunu ve kendilerini bireysel olarak en üst seviyelere taşımak ve mükemmel olmak için çaba gösterdiklerini ifade eder. Adler, bireyin yaşam boyu bu aşağılık duygusunu yenebilmek için üstünlük çabası ortaya koyduğu- nu ileri sürer. Bireylerin yaşadıkları fiziksel zayıflıkların ya da kayıpların üstesinden gelmek ve mükemmele ulaşmak için daha çok çaba göstermeyi sağlayan mekanizmayı ödünleme olarak nitelendirir. Kişiliği ve kişilik davranışlarını etkileyen bir diğer unsur ise doğum sırasıdır. Aile içinde ilk, ortanca ya da en küçük çocuklar farklı kişilik gelişlim özellikleri gösterirler. Adler’e göre insanların gerçeklik temeline dayanan ya da dayanmayan aşağılık duygularının üstesinden gelmeye çalışmaları kişilik gelişimleri açısından önemlidir.

Karen Horney (1885-1952)

Freud’un cinselliği ön plana almasının yanında, doğuştan erkek ve kadın kişilik yapılarının farklılaştığı ile ilgili iddialarına karşı çıkan Horney, kadınların cinsiyetlerinden dolayı daha farklı kişilik özellikleri göstermesinin sebebinin biyolojik değil toplumsal faktörler olduğunu vurgulamıştır. Horney, duygusal sorunlarla uğraşmada ve bireyin kendi güvenliğini sağlamada nevrotik eğilimlerin etkili olduğunu ileri sürmektedir. Horney’in ortaya koyduğu nevrotik eğilimler insanlara yönelmek, insanlara karşı hareket etmek ve insanlardan uzaklaşmak şeklinde sıralanmaktadır.

Erik Erikson (1902-1994)

Freud’un benlik kuramında ego, id ve superego arasında bir uzlaşmacı ve arabulucu olarak görev yapmaktaydı. Erikson egonun, yani benlik kavramının da kendisine has bazı yapıcı görevlerinin olduğunu ileri sürmektedir. Erikson’a göre ego aslında kişiliği oluşturan güçlü ve diğerlerinden bağımsız bir yapıdır. Erikson’a göre kimlik bireysellik ve biriciklik duyguları ile beraber geçmiş ve gelecekle bütünleşen ve sürekli bir yapı gösteren karmaşık içsel durumdur (Burger, 2006). Bu sebeple benliğin asıl görevi kimlik oluşturmak ve bunu koruyarak çevre üzerinde egemenlik kurmaya çalışmaktadır. İnsanların ne yapacaklarını bilemedikleri değerleri ve hedeflerinin belirsizliği durumunda yaşadıkları kimlik bunalımı güçlü bir kimlik duygusu oluşturamama ile ilintilidir. Erikson’un ortaya koyduğu kişilik gelişimindeki önemli dönemeçler şunlardır;

  • Temel güvene karşı güvensizlik
  • Özerkliğe karşı utanma ve şüphecilik
  • Girişkenliğe karşı suçluluk duyma
  • Başarıya karşı aşağılık duygusu
  • Kimlik kazanmaya karşı rol karmaşası
  • Yakınlık kurmaya karşı soyutlanma
  • Üretkenliğe karşı durgunluk
  • Benlik bütünlüğü ya da umutsuzluk

İnsancıl Yaklaşım

Benlik kavramının kişiliğin odak noktası olarak ele alındığı kuramlar benlik kuramları, insancıl yaklaşım, kendini gerçekleştirme kuramları gibi farklı isimlerle anılırlar. İnsancıl yaklaşıma göre insan kendisi ve doğa ile uyum içinde yaşamak ister. Bilinçli seçimler yaparak sürekli mutluluk arar. İnsancıl yaklaşımda psikolojinin amacı, in- sanı tahmin etmek ya da kontrol etmek olmamalı, anlamak olmalıdır. Bu yaklaşımdaki kuramcılar için bireyin başından geçen daha önceki olayların pek önemi yoktur ve çocukluk yaşantısındaki olaylar birey davranışını belirleme- de o kadar da etkili değildir. Bu yaklaşımda şimdi ve burada anlayışlı altında önemli olan, bireyin kendisini ve çevresini o an için nasıl algıladığı ve seçimlerine şekilde oluşturduğudur. Bu alanda söz sahibi kuramcılar Carl Rogers ve Abraham Maslow’dur. Rogers’a göre birey için en iyisi olabilme ve bu konuda çaba göstermek gerçekleştirme eğilimi olarak adlandırılır. Bu durum tüm canlılar için geçerlidir. İnsanlar farklı olarak doğuştan getirdikleri potansiyelleri yanında kendilerine ait bir benlik anlayışlı oluştururlar. İnsanlar için önemli olan, kendileri için uygun doyumu sağlayan noktaya ulaşmaktır. Bu tarz kişiler için kendi duyguları önemlidir. Aileler çocuklarını tüm yönleri ile değil, sadece belli özellikleri ile değerlendirirler ve onları sevme durumunu belli bir koşula bağlarlar buna koşullu olumlu kabul denilir. Fakat çocukların kendilerini gerçekleştirebilmeleri için koşulsuz olumlu kabul durumu olması gerekir.

Ayırıcı Özellik Yaklaşımları

Bazı araştırmacılar kişiliği değerlendirirken kişiden kişiye değişen kalıcı tutarlı kişilik özelliklerine göre sınıflandırma yapma yoluna gitmişlerdir. Bu özellikler bireylerin kendilerini ya da diğer bireyleri değerlendirirken kullandıkları heyecanlı, neşeli, kurnaz, anlayışlı gibi adlandırılan özelliklerdir. Bu yaklaşımda kişilik özellikleri ile ilgili az sayıda faktör altında zıt özellikler içeren saat çeşitleri (konuşkan-sessiz, sorumlugüvenilmez, sakin-kaygılı) şeklinde düzenlenmektedir. Raymond Cattell (1957-1966) faktör analizi adı verilen bu yöntemle kişilerin kendi değerlendirmelerinden yola çıkarak yaklaşık 200 kişilik özelliğini, 16 faktör altında toplamıştır. Yürütülen araştırmalar sonucunda en sık karşılaşılan faktörler Büyük Beşli olarak adlandırılmıştır. Büyük beşlide yer alan faktörler şu şekilde verilmektedir; nevrotik, dışa dönük, açıklık, uyumlu, öz disiplin. Eysenck ise kişiliğin içedönüklük ve dışadönüklük ile birlikte değişkenlik ve değişmezlik boyutlarının kişilik davranışlarının şekillenmesinde önemli olduğunu söylemektedir. Bu değişkenler kişilik olarak farklılıklar gösterir.

Vücut Yapısı ve Kişilik

Bazı araştırmacılar bireylerin beden yapısına ilişkin özelliklerinin kişilik açısından belirleyici olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu konuda yapılan bazı çalışmalar insanları fiziksel özelliklerine göre sınıflandırmaktadır. Bu konuda Sheldon (1954), insanları fiziksel yapılarına göre endomorf, mezomorf ve ektomorf olarak üçe ayırmıştır.

Endomorf , bu tip bireylerde fiziksel olarak karın bölgesinin daha geniş, beden hatlarının daha yuvarlak, kasların gevşek, saçların seyrek, ciltlerin düzgün olduğu görülmektedir. Topluktan hoşlanan, bol gülen, neşeli ve arkadaş canlısı bir yapı sergilerler.

Mezomorf , kas, omuz ve beden yapıları gelişmiş güçlü atletik bir görünüme sahiptirler.

Ektomorf , bu tip kişiler beden özellikleri açısından ince uzun ve iyi gelişmemiş kas yapısına sahip özellikler taşırlar. Hareketleri yavaştır. Olaylar karşısında içe kapanık ve endişeli davranışlar sergilerler.

Sadece bu iç özelliği tek başına sergileyen sadece ektomorf, mezomorf ya da endomorf insanlar bulmak çok nadir rastlanılan bir durumdur. Tek başına bedensel yapının kişiliği şekillendiren ana unsur olduğunu söylemek mümkün değildir.

Bilişsel-Sosyal Öğrenme Yaklaşımları

Davranışçı görüşün daha çok bilişsel görüşe yaklaştığı bu alanda çalışan Albert Ban- dura (1977-1986) her türlü dışsal uyarıcının insanı davranışını yönlendirdiği, insanın edilgen olduğu bir yapıyı kabul etmez. Bandura’ya göre kişinin davranışları sürekli olarak çevre ile etkileşim halindedir. Kişinin çevre ile olan etkileşimini Bandura karşılıklı belirleyicilik yani davranışı belirleyen ödül ve ceza gibi dışsal unsurlar ile düşünce ve beklentiler gibi içsel unsurların etkileşimi olarak adlandırmaktadır. Bandura, insanların gerçekten başarılı olacaklarına, değişebileceklerine inanmalarını özyeterlik adını verdiği kavramla açıklamaktadır. Her konuda her insan aynı başarı göstermez. Birey kendi davranışlarını kendi etkileyebiliyorsa içten denetimli, dış etkenlerden yani çevreden etkileniyorsa dıştan denetimli olduğunu söylemek mümkündür.

Kişilik Ölçme ve Değerlendirme Teknikleri

Kişilik değerlendirilirken kişiliği ortaya koyan davranışın değerlendirilmesi önemlidir. Kişiliği en iyi şekilde ortaya koyan davranışın, daha doğrusu bireyin normal koşullarda ortaya koyacağı kendine özgü davranışın değerlendirilmesi için geçerli ve güvenilir bir değerlendirme aracı uygulanmalıdır. Bireyin değerlendirme sırasında ortaya koyacağı davranış o anlık ortamın getirdiği durumdan etkilenip kişilik ile ilgili istenen sonuçları veremeyebilir. Kişilik davranışlarını değerlendirmede araştırmacılar 4 farklı yönteme başvurmaktadırlar.

Bireysel Görüşme

Karşılıklı konuşma ve bilgi alma süreci olarak tanımlanabilecek olan bu süreç genel olarak yapılandırılmış ya da yapılandırılmamış olabilmektedir.

Gözlem

Bireyin günlük hayatında ortaya koyduğu kendine özgü davranışları doğal halin- de gözlem kapsamında incelenebilir. Bu süreçte birey eğitilmiş bir gözlemci tarafından özel olarak düzenlenmiş deneysel ortamda ya da doğal ortamda gözlenir ve kişilik davranışlarına ilişkin saptamalar yapılır.

Kişilik Envanterleri

Objektif testler

Bireylerin belli durumlara yönelik tepkilerini, duygu ve düşüncelerini standart bir sürece göre uygulanıp puanlandığı yazılı testler bu gruba girmektedir.

Projektif Testler

Rorschach Testi; 1920lerde Hermann Roscharch tarafından geliştirilen bu testte oldukça karmaşık mürekkep lekelerinden oluşan 10 kart dizisi kullanılmaktadır. Bireyler kartlarda ne gördüklerini ve neden öyle gördüklerini anlatırlar. Tematik algı testi 1930larda Henry Murray tarafından geliştirilmiştir. Deneklere kişiler ve olaylar ile ilgili belirsiz resimler gösterilerek, bu resimle ilgili bir hikâye oluşturmaları istenmektedir. Bireyin oluşturduğu hikâyelerde bireyin o hikâyede kendini başrolde olayın kahramanı ya da yan rolde mi konumlandırdığı önemlidir. Öte yandan hikâyelerin içeriği, anlatımlarda dilin kullanımı, akıcılığı, belirli anlatım kalıpları, takılmalar, tutarlılık önemli ipuçları verebilmektedir. Bu uygulamalar danışılan ve terapist arasındaki iletişimi başlatma adına önemlidir.