Ünite 4: Kısa Öykü Sanatı

Kısa Öykünün Tanımı ve Türün Sınırları Meselesi

Edebiyat tarihinin göreceli olarak genç bir türüdür. Yaygınlaşmasıyla beraber kısa öykünün tanımı ve sınırları konusunda edebiyat bilimciler ve yazarlar tarafından çeşitli tartışmalar yapılmış ancak bir uzlaşma ile sonuçlanmamıştır. Bu tartışmalar kısa öykü ile benzer türlerden farkını ortaya koyacak noktaların tespitini amaçlamıştır. Bu anlamda öykünün kısalığı onu romandan farklı kılarken anlatıya da yakınlaştırmaktadır. Dolayısıyla yeterli bir ayırt edici değildir. Ayrıca, kısalık romanla karşılaştırıldığında bir eksiklik olarak da algılanmıştır. Ancak bu tamamen öykünün yapısıyla ilgili bir durumdur ve kelime sayısı baz alınarak yapılan karşılaştırmalar doğru değildir. Öykü yapısı ve kurgusu gereği kısadır.

Öykünün kısa olmasının iki sebebi vardır. Birincisi, estetik etkiyi arttırmak için malzemenin daha kısa bir kurgu içerisinde kullanılması ve ikincisi ise yazarın anlatım ve tutum tercihidir. Yani bazen konu bazen de yazarın kendisi öykünün kısa olmasına sebep olmaktadır. Ayrıca olaya dayanan öyküler duruma dayanan öykülerden daha uzun olabilirler.

Öyküde tasarruf ilkesi öykü yazarının, konu ve sahne seçimlerinden başlamak üzere, “gereksiz ayrıntılardan uzak durmak”, “ihtiyaca karşılık gelecek şekilde hareket etmek” eylemlerinde kendisini göstermektedir. Yani yazarın zihninde tasarladığı, okura ulaştırmak istediği duygu veya düşünceye uygun düşecek bir konuyu, öyküye taşıma eylemidir. Bu da ilginç ancak konuyla ilgisiz ve öykünün yoğun etkisini azaltacak sahnelerin kurguya dâhil edilmemesi gerekliliğidir.

James Cooper Lawrence’a göre öyküler içerik ve tür olarak iki ayrı kategori altında düşünülmektedir.

İçerik olarak:

  1. Gerçek öyküler
  2. Hayalî öyküler

Tür olarak:

  1. Tarihî olarak anlatılanlar
  2. Duygulara bağlı olarak (dramatically) anlatılanlar
  3. Ahlaki yönden eğitici olarak anlatılanlar

Kısa Öykü ve Gelenek İlişkisi

Uzun bir sözlü geleneğin ardında yazılı edebiyata geçilmesiyle 15. yüzyıldan itibaren yazılı edebiyatta da hikâyelere rastlamak mümkündür. Geleneksel hikâyede “anlatıcı”, “dinleyici” kavramlarının ve ilişkisinin yerini öyküde “yazar” ve “okur” ilişkisi alır. Bu değişim sözlü ve yazılı kültür arasındaki farkları ortaya koyar. Geleneğin sözlü olarak temsil edilmesi, yani hikâyelerin yazılmaktan çok anlatılması bu “anlatma, dile getirme” isteğini farklılaştırmaz. Geleneksel hikâyelerin de temelinde öyküye benzer biçimde “anlatma” isteği yatar. Geleneksel hikâyelerin de temelinde öyküye benzer biçimde “anlatma” isteği yatar. Yalnız anlatma biçimleri örneğin meddahlık geleneğinde, her bir icracının bakış açısına ve dikkatine bağlı olarak değişmektedir. (Meddah adı verilen hikâye anlatıcısı tarafından seyircilere sunulan kısmen gerçekçi anlatılarla oluşan seyirlik gelenek meddahlık olarak adlandırılmaktadır.)

Öykünün Öğeleri

Kısa öykü gerçek dünyayla benzeşen ya da bazı durumları da ona alternatif sunan bir içeriğe sahiptir. Olayları kişi, mekân ve zaman kavramları kurmacada kendilerine ait bir bütünlük içerisinde yeniden yorumlanır. Bu bütünlük kurgu olarak adlandırılabilir ve anlatılanın gerçek olabileceği gibi gerçek hayatta farklı olduğunu da anlatmak için kullanılır.

Kurgunun bir sonraki aşaması olay veya kesit seçiminin ardından seçilen unsurların içinden ayıklama yapma eylemi gelir. Verilen bir olay duruma göre uzayabilir ya da kısalabilir. Yazarın dikkatini çekmek istediği hususlara göre ayıklamalar yapılır. Bu da ister istemez öyküde kısalığa neden olur.

Olay öykülerinde bir olayın anlatımı öykünün merkezinde yer almaktadır. Bu olay bir insanın ya da insanların başından geçtiği için de insan ögesi olayın hemen arkasından ikincil önemde görülür. Olay örgüsü ilerlerken öykü kahramanı da belirli noktalarda değişim geçirir. Yaşananlar kişinin iç dünyasında bir iz bırakır.

Durum öyküsünde öykünün merkezînde kişiler vardır. konumundaki olay örgüsü yerini kişilere bırakır. Birey, “insanlık durumlarını” anlatıcı olarak ifade eder. Bunlardan bir sonuç ya da ders çıkarmak okurun sorumluluğundadır.

Mekan ve nesneler öykünün diğer öğeleri arasında yer alır. Romana nazaran öyküde mekana ve nesneye daha çok yer verilmemesinin sebebi öykü türünün hacmi yani kısalığıyla alakalıdır. Tekrar etmek gerekirse, bu bir eksiklik değil türe özgü bir gerekliktir.

Öykünün olay ya da durum öyküsü olması mekan öğesinin durumunu belirleyen önemli bir etkendir. Olay öykülerinde belirgin bir zaman ve mekan algısı vardır. Bu tür öykülerde mekan girişten itibaren geniş olarak resmedilir. Mekana verilen bu önem realizmin yükselişiyle de yakından ilgilidir. Mekan, iç ve dış mekan olarak iki temel kategoriye ayrılır. Ancak mekan ve insan ilişkilerde durum farklıdır: burada insanın algısı belirleyicidir. Buna göre açık mekân bireyin kendini ifade etmesine ve eylemlerine olanak tanıyan, kapalı mekân ise bunun tersine insanı her yönüyle kuşatan mekânlardır. Bunlar öykü kişisinin eylemlerine yönelik olarak yardımcı, engelleyici sahne görevleridir.

Zaman, roman ve öyküde teknik açıdan ortak kavramlar içermektedir. Bu bakımdan zaman söz konusu olduğunda vaka zamanı, anlatma zamanı ve okuma zamanı kavramlarını açıklamak gerekir. Vaka zamanı öyküde anlatılan olayın meydana geliş zamanını ve süresini; anlatma zamanı ise belirli bir sürede gerçekleşen olayın kurgu içerisindeki süresini ifade eder. Okuma zamanı ile kastedilen ise öykü metnini okurun okuduğu zaman ve süredir. Okuma zamanı öyküde türü tanımlayacak bir nitelik olacak kadar önemli bir unsur görülmüştür.

Olay Öyküsü – Durum Öyküsü ve Öyküde Yeni Yönelimler

19. yüzyılın sonu ve modernizm kısa öykünün dönüşümüne etki edene faktörlerdendir. Modernizmin insan hayatında, ruhunda ve zihinsel dünyasında bıraktığı ektiler tüm türleri tesiri altına almıştır. Bunun etkisi en çok romanda görülse de kısa öykü de hem içerik hem de teknik anlamda bundan nasibini almıştır. Kısa öykü gelenekten uzaklaşmaya başlamıştır ancak bu uzaklaşma ve değişim birden bire olmamış, toplumdaki gelenekten modernize geçiş sürecindeki gibi zamanla gerçekleşmiştir. Zamanla öykünün teması bireyselleşmişi duygu durumlarına daha çok yer verilmiş ve dolaylı bir etki olarak da öykü daha da kısalmıştır. 20. Yüzyılın başlarında öykü ana akım haline gelir çünkü batılı insan için öykü iç çalkantıları, ruhsal bunalımları, en önemlisi de yalnızlaşan bireyin önlemli ifade araçlarından biri olur. Modern öyküdeki değişimlerin üç tarihi dönemde değiştiği kabul edilmektedir. Bunlardan ilki olaylar ve düşüncelerin açıkça ifade edildiği 1920 öncesi dönemdir. Kahramanlar sıradan değil, olaylar realisttir ve kronolojik olarak anlatılır. 1920 den itibaren olay örgüsü içermeyen öyküler ortaya çıkar. Duygusal karmaşa, daha kısa öyküler ve sembolik anlatım ile ayırt edici niteliklerini kaybeden kahramanlar bu dönemim özelliklerindendir. 1960’larda öykü olaydan ve kronolojiden tümüyle uzaklaşmış, öyküye izlenimler hakim olmaya başlamıştır. Bilinçaltının açığa çıkması, metinlerin kısalması, zaman, sahne ve bakışı açısındaki belirsizlikler bu dönemin özeliklerindendir. Ayrıca sembolizm de bu dönemde etkin olarak görülmektedir.

Kısa öykünün küçülmesi durum öyküsünün gelenekselleşmesine yol açmış ve “küçürek öykünün” doğumuna neden olmuştur. Küçürek öykülerin bir hikmeti nakletme, bir düşünceyi vülgarize ederek anlaşılır kılma, birilerine ders/öğüt verme gibi görünür amacı ve işlevi yoktur. Anlatı kişilerinin zamansızlık ve yurtsuzluk sorunlarının metinleşmesi gibidir.

Kısa öykülerin ayrımında, tasnifinde genel kabule dönüşen olay/durum öyküsü ayrımının dışında dikkate alınabilecek bir diğer yöntem bunları “karakter” ve “tema” merkezli olarak değerlendirmektir.

Öykü ve Diğer Türler

Öykü-Roman İlişkisi

Romandan daha eski olan öykü, insanın anlatma, kendini ifade etme ihtiyacından doğmuştur. Roman ortaya çıktıktan sonra da varlığını korur. Yani roman ve öykünün ayrı meseleleri vardır.

“Minyatür roman” olarak da adlandırılan öykü, kurmaca metinler olması, olay örgüsü içermesi, kahramanlarının olması vb. gibi unsurları temel alması açısından roman ile benzerdir. Ancak şunu da söylemek gerekir ki öykünün “minyatür roman” olarak görülmesi sınırları ve türler sıralamasındaki konumu bakımından öykünün aleyhine bir yaklaşımdır. Bu durum öyküyü, romanın gerisinde kalmış ikincil bir tür olma sakıncasıyla da karşı karşıya getirir.

Roman, başı, ortası ve sonu olan, kayda değer bir zaman dilimi içerisinde okuyucunun zihnini alternatif bir dünyaya odaklayan bütünlüklü bir yapıdır. Romanla karşılaştırıldığında, öykü okurunu bu dünyanın içerisinde daha kısa bir zaman diliminde tutar. Romana alışkın olan okur öyküde yarım kalmışlık duygusunu yaşayabilir. Bu noktada yapılması gereken, öykü ve romanın aynı anlatım unsurlarını kullansalar da birbirinden bağımsız iki ayrı alan olduğunun kabulüdür.

Roman da öykü de hayatı, toplumu ve insanı anlatmayı amaç edinmektedir ve dolayısıyla da benzer konulara odaklanırlar. Ancak temel ayrım anlatılmak istenen olayın kapsamının türe uygun olup olmadığıdır. Roman olma potansiyeli taşıyan herhangi bir konu öyküye dönüştürülemeyeceği gibi öykü bütünlüğü taşıyan bir olayın da romana dönüştürülmesi mümkün değildir.

Batı literatüründe öykü, romandan ayrılan yönleriyle değil, ikisinin arasında kalan diğer türlerle ilişkisi bakımından da değerlendirilmiştir. Buna örnek olarak novella (kısa roman) verilebilir. Kısa roman ve uzun öykü arasındaki ayrım çok net olmasa da bu konuda bir çok çalışma yapılmıştır. Kısaca şu söylenebilir: novellada gerilim öyküye göre daha fazla, olay zamanı daha uzundur.

Öykü-Şiir İlişkisi

Geleneksel anlatım biçimlerinden uzaklaşan öykü, insanın zihnine ve ruhsal boyutuna yönelmiş ve bu durumda şiirle yakınlaşması sonucunu doğurmuştur. Duyguların öznel ifadesi ve yazarın iç dünyasının yansıması bakımında şiirle benzeşmektedir. Bu ona yeni olanaklar sağlaması açısından güzel bir gelişme olsa da bağımsızlığı açısından olumsuz olarak nitelendirilebilir. Aslında öykünün şiirle ilgisinin gündeme gelmesi eleştiri tarihinde nispeten yeni bir tartışmadır. Şiirde kurgusal bir yapıdan çoğunlukla uzak durulduğu, bir “olay” anlatan şiirlerin, şiirselliği zedelediği noktasında yaygın ve ortak bir kanı bulunmaktadır. Dolayısıyla öykü, olay anlatmaktan uzaklaştığı, duygu veya insana özgü durumları içerdiği ölçüde şiirin alanına yaklaşmaktadır. Başka bir benzerlik ise kelime sayısı, yani dili tasarruflu kullanma açısındandır. Buna ek olarak dilin hem öyküde hem de şiirde sembolik olarak kullanılması iki tür arasında benzerlik görülmesine sebep olan bir diğer unsurdur.

Öykü ve şiir arasında gündeme getirilen ortaklıklar geleneksel hikâyeden çok çağdaş öyküler, günümüzde ise küçürek öyküler için söz konusu olmaktadır. Modern dönemde şiirle öykü arasındaki yakınlaşma mensur şiir tanımına karşılık gelecek bir seyir izlemektedir. Mensur şiir, genel anlamda duygu durumlarını ve hayalleri şiir ahengini muhafaza ederek düz yazı olarak ifade eden tür olarak adlandırılmaktadır.