Ünite 2: Kazan Tatarlarında Yenileşme

Modernleşme ve Çarlık Siyaseti

Rus sanayisinin büyümesi 1890’larda olağanüstü arttı. Ulaşım ağının, özellikle demir yollarının gelişmesi de bunda etkili oldu. Rus sanayi devriminin baskısını yakından hisseden Tatarlar yeni duruma ayak uydurmada başarılı olamadı. Tatar tüccarların Çin ve Rusya arasında yaptıkları ticaret günden güne azaldı. Kazan havzasındaki sanayi geriledi. Rus malları Buhara ve Kafkasya’ya girerek yerli malları karşısında üstünlük sağladı.

Rusya’nın Türkistan’ı ele geçirmesi sonucu Rus tüccarı Tatar tüccarının yerini aldı. Önceki yüzyılda Kazak bozkırlarını ve Orta Asya’yı Rusya’ya bağlamak için Tatarları himaye eden devlet şimdi onları Türkistan’dan çıkarmaya çalıştı, mülk edinmelerini yasakladı, okullardaki Tatar öğretmenlerin yerine yerel personel yerleştirildi.

Bu dönemde İslam karşıtı propaganda arttı. Ortodoks misyoner N. İ. İlminski Orenburg Müslüman Dini İdaresi’ni Rusya için zararlı görerek ortadan kaldırmaya çalıştı. Kazan Üniversitesi: 1804’te, Rusya’nın dördüncü üniversitesi olarak kuruldu. İlk kurulduğunda hocaların çoğu Alman kökenliydi. şarkiyat Bölümünde Tatar ve İslam tarihi hakkında önemli araştırmalar yapıldı. Bu araştırmalar değişim yanlısı Tatar aydınların ilgisini çekti ve onların modern anlamda kendi tarihlerine yönelmesinde etkili oldu. İlminski, bu kurumu ortadan kaldırmaya çalıştı. Kazan Üniversitesindeki şarkiyat araştırmalarını misyonerlik amaçlarına hizmet ettirmek için uğraştı.

Daha önce Müslüman okullarına pek müdahale etmeyen Rusya devleti, 1870’li yıllarda mektep ve medreseler üzerinde doğrudan denetim kurmaya çalıştı. Bu tarihten sonra açılan Müslüman okullarında Rusça öğretmek mecburi oldu. Devletin bu işlere müdahalesi, Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma için bir hazırlık olarak görüldü. Bu konuda büyük tartışmalardan sonra Rusça dersini okutacak öğretmenler yetiştirmek için 1876’da Kazan’da Öğretmen Okulu (Uçitel’skaya Şkola) açıldı.

1890’da yapılan bir düzenlemeyle imamların Rus dilini bilmesi zorunluluğu getirildi. 1892 tarihli bir kanuna göre Rusya dışında (özellikle Osmanlı ülkesinde) basılmış kitapların okutulması yasaklandı; okullarda yalnızca Rusya’da basılmış kitaplar okutulacak ve yalnızca Rusya’da okumuş öğretmenler ders verebilecekti. Tatarlardan gelen tepki üzerine bu düzenleme geri çekildi.

XIX. yüzyılda Rusya Müslümanlarının eğitim kaynağı Buhara Hanlığı medreseleriydi. Ortaçağ tartışmalarının sürdürüldüğü bu medreselerde Müslümanlar hayattan haberdar olmamanın rahatlığı içindeydi. Rus eğitim kurumlarında görev alan ve Ruslarla ilişki kuran Tatarlara şüphe ile bakıldı; Kayyum Nâsıri ve Şihabüddin Mercanî gibi kişiler Rus misyonerlerin amaçlarına hizmet etmekle suçlandılar. Öte yandan zengin kesimler çocuklarını Rus-Tatar okullarında okutmaktaydı. Bu çocuklar yüzyılın dönümünde seküler Tatar grubunun temelini oluşturdu.

Rusya Müslümanlarının yenileşme hareketi esas olarak şu beş ana kolda ilerledi:

  1. Edebiyatta yenileşme: Avrupa’nın etkisi ile geleneksel Çağatay edebiyatı tarzı yerine hikâye ve tiyatro eserleri gelişmeye başladı.
  2. Eğitim reformu: İsmail Gaspıralı Müslüman ilkokullarında yeni metot başlattı ve Kazan ulemasının girişimiyle medreselerden bir kısmı çağdaş eğitime yaklaştı.
  3. Dilde birlik: Gaspıralı’nın Tercüman gazetesi aracılığıyla yaygınlaştırdığı ortak yazı dili Türk dünyası aydınlarınca kabul gördü; önemli bir aydın kesimi bu ortak dilde eserler verdiler.
  4. Müslüman kadınların özgürleşmesi: Yenilik taraftarı aydınlar Müslüman kadınların o zamana kadar uğradığı hak yoksunluğunu dile getirdiler. XX. asrın ilk çeyreğinde, bu konuda önemli adımlar atıldı.
  5. Milli ve siyasi bilinçlenme: 1905’te ifade ve örgütlenme özgürlüğü verilmesinden sonra Rusya Müslümanları tarihlerinde ilk defa meselelerini konuştular; siyasi ve milli birlik yolunda önemli kararlar aldılar. İlk dört gelişme bu ünitede açıklanacaktır.

Edebiyatta Yenileşme

Kayyum Nâsırî ve Yeni Tatar Edebiyatı

Ceditçi ve Kadimcilerin zihniyetinin çekişmesi kendini edebiyatta da gösterdi. Avrupa medeniyeti ile temas eden Tatar edebiyatının öncüsü olan Kayyum Nâsırî, kimileri tarafından Tatar aydınlanmasının başlatıcısı kabul edilir. Nâsırî geleneksel medrese eğitimi alan ancak geleneksel kayda bağlı olmayan bağımsız bir yazardır. 1855’ten itibaren kitap yayınlamaya başlamıştır. En bariz özelliği sürekli yazması ve yazdıklarını güçlükle de olsa yayınlamasıdır. Hem popüler bilimsel eserler, hem halk hikâyeleri ve efsaneler yazdı. Rusça eserler ile Avrupa kültüründen Tatarları haberdar etti. Kazan Tatarcasıyla salnameler, küçük risaleler yazdı. Yayınladıklarının ilgi çekip çekmediğine bakmaksızın yazdığı için Osmanlı Türklerinden Ahmed Mithat Efendi’ye benzetilir.

Kayyum Nâsırî (1825-1902), Tatar ansiklopedisti ve yazarıdır. Rus kültürüne olan eğilimiyle Kazak Çokan Velihanov ile Azerbaycanlı Mirza Fethali Ahundzade’ye benzer. Kazan şehrinin batısında, Yukarı Şırdan köyünde doğdu. Bir imamın oğlu olan Nâsırî, ilk tahsilini babasının medresesinde yaptıktan sonra Kazan’da bir medresede okudu. Dinî ilimlerden ziyade Rusça öğrenmeye ve modern bilimlere merak sardı. Rus okullarında Tatar dili öğretmenliği yaptı. 1860’larda Kazan Üniversitesindeki Şarkiyat Bölümü hocalarıyla temas kurdu. Tatar Öğretmen Okulunda öğretmenlik yaptı. Ruslarla olan dostluğu yüzünden “Kadimci” mollalar tarafından dışlandı. Gaspıralı ve şakirtleri de Tatarcılığı nedeniyle onu eleştirdi. 38 kadar eser yazdı, tercümeler yaptı. Öldükten sonra tanındı. Dinî içerikli eserler de yazmış olmakla birlikte Sovyet yazarları onu din karşıtı gibi sundu.

Şihabüddin Mercanî ile yıldızı barışmadı. Mercanî onun bilgisini küçümsüyordu. Nâsırî ise Mercanî’nin düşmanlarıyla bir olup onu eleştirdi. Nâsırî yeni metotla eğitim (usûl-i cedit) fikrinin de karşısında yer aldı. Nâsırî’nin geleceğe yönelik en önemli etkisi yerel Tatar lehçesinde yazmasıdır. Onun çağdaşları, kitaplarını Doğu Türkçesiyle (Çağatayca) veya Arapça olarak yazıyordu. Ayaz Ishakî ve arkadaşları onun çalışmalarına ve fikirlerine ilgi duydular.

İlk Romancılar

Tatar dilinin yazı dili hâline gelmesi, Nâsırî’den sonra gelen neslin kaleme aldığı hikâye ve romanlar sayesinde mümkün oldu. Roman tarzında ilk eseri yazan Musa Akyiğitzade’dir. Penza’daki Rus gimnazyasında (lisesinde) okuyan yazar, 1886’da yayınladığı Hüsameddin Molla adlı romanında Kazan Türklerinin sosyal hayatını ele aldı. İlk defa Avrupa tarzında yazılan bu eserde bir mollanın maceralarını ve aşk hikayesini anlattı.

Bir yıl sonra Zâhir Bigi adlı bir Tatar mollası, Güzel Kız Hadiçe adlı romanı yayınladı. Bu genç, konusunu Kazan’ın şehir hayatından alan bir Günah-ı Kebâir adını taşıyan bu romanında medresedeki bozulmayı ve kadınların ezilmişliklerini ele aldı. 1893’te Türkistan’a seyahat eden Z. Bigi, burada gördüklerini Maveraünnehr’de Seyahat adlı eserinde topladı. Eser, ölümünden sonra yayınlandı. Bu eser Buhara ve Semerkant’taki eğitim sistemini ve sosyal hayatı anlamak açısından son derece önemlidir. Avrupa medeniyetinin olumsuz yanlarına değindi. Medrese talebelerine kadar sirayet eden içki gibi kötü alışkanlıklara değindi, Ceditçi hareketin etkin olduğu dönemde de Sovyetler zamanında da yeni Tatar edebiyatının önde gelen temsilcilerinden oldu. 19. yy. Tatar burjuvazisini işlemesi Sovyet yazarlarına cazip geldi. Rus diline ve kültürüne olan sempatisi, geleneksel medrese eğitimini eleştirmesi ve kadın haklarını savunması da onu Sovyet tarihçilerinin gözde yazarlarından biri hâline getirdi. Bir molla olması, dilde Türkçülük idealini izlemesi ve eserlerinde dinî unsurların yer tutması görmezden gelinerek aydınlanmacılar arasında gösterildi.

Halkçı Edebiyatın Etkileri

Nâsırî’nin yolunu izleyenlerden biri Kazanlı Ayaz İshakî’dir. O aynı zamanda Rusya’daki halkçılık akımından en çok etkilenen ve bunu Tatar edebiyatına taşıyan kişidir.

İshakî, halkçıların (narodniklerin) ve sosyalistlerin fikirlerine tutkuyla bağlandı. Halkçılık akımından etkilenen Tatar gençleri, ulemanın Buhara’dan getirdiği eğitim sistemini beğenmiyor, toplumun ilerlemesi için yeterli görmüyorlardı. Halkçı edebiyat, tiyatro edebiyatının gelişmesinde de önemli bir rol oynadı. Azeri yenileşmesinde de tiyatro önemli bir rol oynamıştır. Azeri uyanışının öncülerinden Mirza Fethali Ahundzade, 1850- 1855 yılları arasında toplumun hasta ve aksak yönlerini, cahil mollaları, çok evliliğin zararlarını İranlı devlet adamlarının acizliklerini ve cimri tüccar tiplerini eleştiren, onlarla alay eden komediler yazmıştır.

Ayaz İshakî, 1902’de Üç Kadınla Hayat adlı bir tiyatro eseri kaleme aldı. 1905’te sahneye konulan bu eser, İdil-Ural bölgesinde Tatar lehçesinde oynanan ilk tiyatro eseriydi. 1905-1920 arasında Tatar milli tiyatrosu çok gelişti. Ayaz İshakî, Ali Asgar Kemal ve Fatih Emirhan Tatar tiyatrosunun temellerini attılar. Abdullah Kariyev gibi çok önemli Tatar tiyatro sanatçısı yetişti. Fakat Sovyet rejimi bu milli gelişmeleri sekteye uğrattı; halkçı, özgün ve milli eserlerin yerini Rusçadan tercüme edilen eserler aldı.

Tatarların muhafazakâr kesimi tiyatroyu çok yadırgadı ve bunu bir yozlaşma olarak gördü. Kadimciler tarafından yayınlanan Din ve Maişet dergisi Müslüman ahaliyi tiyatroya karşı mücadeleye çağırıyordu.

Ceditçiler Hareketi

XIX. asır sonunda Rusya’daki gelişmelerin getirdiği sorunları en iyi anlayanların başında İsmail Gaspıralı geliyordu. Onun öngördüğü tedbirlerin başında eğitim reformu geliyordu. İkinci olarak, Rusya Müslümanları (Türkleri) arasında birlik sağlanmalıydı. Slavlıktan kurtulmak için dilde birlik şarttı. Üçüncü olarak, kadınların eğitilmesine önem verilmeliydi.

1880’lerden itibaren kültür faaliyetleriyle öne çıkan İsmail Gaspıralı, Rusya Türkleri arasında dünyevi modernleşmenin öncüsü oldu. Müslümanların milli ve dinî kimliklerinden büsbütün ayrılmaksızın Batılılaşmalarını istiyordu.

Ceditçilik denen sosyal ve fikrî akım Gaspıralı’nın adıyla özdeşleşmiştir; bu akımın başlatıcısı odur. Rusya Türklerinin fikrî, kültürel ve siyasî hareketleri onun çıkardığı Tercüman gazetesi ile başlar. Fakat onun asıl katkısı Müslüman ilkokullarındaki (mekteplerdeki) geriliğe getirdiği çözüm oldu. Çocuklara alfabeyi hızlı ve etkin bir şekilde öğretme metodu geliştirdi.

Gaspıralı ve onun öğrencilerinin çabaları sonucunda 1908 yılında Rusya’daki ıslah edilmiş mekteplerin sayısı 1500’ü buldu. Gaspıralı bu metodu İslam ülkelerinde de yaymak için bazı seyahatler yaptı. Türkistan’a, Hindistan’a ve Mısır’a giderek yeni metodu uygulamaya girişti. 1908’de İstanbul’a gelerek yeni usul mektepler için öğretmen kursları açmayı denedi. Ancak, Türkistan dışındaki yerlerde onun bu girişimlerinin tutmadığı anlaşılmaktadır.

Ulemanın Tepkisi

Usûl-i cedit hareketi özellikle ulema arasında tepkilere sebep oldu. Alfabe öğretiminin kolaylaştırılmasına karşılık, “çabuk öğrenilen çabuk unutulur” deniliyordu. Ulemanın karşı çıkışları her zaman mantıklı değildi. Bu tepkiler çoğu kez taassuptan kaynaklanıyordu. Özellikle 1890’lardan itibaren, yeni usulde eğitim taraftarı ile eski usûlü (usûl-i kadim) muhafazadan yana olanlar arasındaki bu çatışma giderek arttı. XX. yüzyılın başında Mısır, Hicaz ve İstanbul’da eğitim gördükten sonra ülkelerine dönerek yeni okullarda ders vermeye başlayan genç Tatarlar mevcut gerginliğin daha da artmasına sebep oldular. Bunlar yeni usulde eğitim veren okullarda muallimler olarak görev yapmaya başlayınca, daha önce tamamen ulemanın elinde olan eğitim kurumlarına ortak oldular. Böylece dünya görüşlü farklılığına çıkar çatışmaları da eklendi.

Kadimci mollalar, geleneksel toplantılar, reddiye şeklindeki kitapçıklar vasıtasıyla onlara karşı çıktılar. Din ve Maişet (Orenburg, 1906-1918) dergisi etrafında toplandılar. Burada Cedit taraftarlarından söz ederken onları “gençler,” “diyanetsiz muallimler,” “terakkî bahanesiyle fesat çıkaranlar” şeklinde tanımlamaktaydılar. 1907’den sonra Ceditçi-Kadimci çatışması yeniden alevlendi. Bu yıllarda Rusya’da yönetim baskıcı unsurların eline geçtiğinden, Ceditçilerin faaliyetleri kısıtlandı. Onların gazete ve dergilerinden bir kısmı hükûmet tarafından kapatıldı, bir kısmı ise okuyucu bulamadığından kendiliğinden kapandılar. Bütün bu gelişmeler sonunda Ceditçiler siyasi faaliyetlerden çekilip yeniden eğitim ve kültür konularına yöneldiler.

Dilde Birlik Fikri

Misyoner İlminski 1884’de Ruslaştırma yanlısı devlet adamı Pobedonostev’e yazdığı gizli mektuplarında Gaspıralı’nın “zararlı” faaliyetlerine dikkat çekiyor, onun üç temel amacı olduğunu söylüyordu:

  1. Rusya Müslümanları arasında eğitimi yaymak
  2. Rusya’daki farklı lehçelerde konuşan Türk kavimlerini birleştirmek,
  3. Bütün Türk kavimlerine Osmanlı dilini kabul ettirmek.

İlminski, onun gazetesinin yarısını Rusça olarak yayınlamasına kanmamak gerektiğini de ilave ediyordu. Bu baskılar sebebiyle Gaspıralı faaliyetlerinde daima ihtiyatlı oldu; soydaşlarına vermek istediği mesajı üstü kapalı bir şekilde verdi.

Gaspıralı, iddia edildiği gibi, değişik Türk boylarının dillerini birleştirmekten söz etmiyordu. O, aydınların kendi aralarında anlaşabilecekleri ortak bir yazı dili oluşturulmasından bahsediyordu. Halk dilinin yakınlaştırılması, çok daha uzak bir hedefti. Gaspıralı’nın dil birliği fikirlerinden etkilenen Zâhir Bigi, Güzel Kız Hadiçe (Kazan, 1887) adlı romanını Rusya’nın her vilayetindeki Türkler tarafından anlaşılır bir dilde yazmıştı. Osmanlı Türkçesinin örnek oluşturması mümkün değildi. “Sade ve herkes tarafından anlaşılan, işlenmiş bir dile sahip olmayan bir kavmin geleceği karanlıktır” diyordu.

Türkçesi olan kelimelerin Türkçesini tercih etmeli; Türkçesi olmayan fakat herkesin bildiği kelimeleri Türkçenin kurallarına uydurmalı: Sabır, sabırlı, sabırsız gibi. Cümleleri kısa ve anlaşılır bir şekilde yazmayı tavsiye ediyordu.

Osmanlı Türkleri arasında dil meselesi 50-60 yıldır tartışılmaktaydı. Şinasi’den başlayıp Şemseddin Sami,Ahmed Midhat Efendi ve diğerlerine kadar dilde sadeleşme, dilin edebî ve ilmi bir şekilde işlenmesi ve halkın çoğunluğunu bundan yararlandırma yolu tutulduğunu yazıyordu. Bu yolda bir miktar başarı kazanıldığını ve Osmanlı dilinin eskiye göre epeyce sadeleşmiş ve işlenmiş olduğunu, fakat daha gidilecek epey mesafe olduğunu belirtiyordu. Gaspıralı’ya göre Rusya Türkleri için en büyük sorun, yerel Türk şiveleri arasındaki farklılıklardı.

Gaspıralı, 1905 Devrimine kadar üstü kapalı bir şekilde, hürriyetin ilanından sonra açık açık Türk birliği fikrini gerçekleştirmek için uğraştı. 1905’te gazetesinin başlığı altına “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” ibaresini koydu. Onun gayretleri sonucunda Rusya Müslümanları Kongrelerinde dil birliği fikri bütün delegelerce kabul edildi. 1906’da yapılan III. Kongrede konuşma ve tartışmalar Türkî dilde yapıldı. Burada alınan karara göre, Müslüman okullarında eğitim yerel lehçede başlayacak, yukarı sınıflarda (ilkokulların son sınıfında ve rüştiyelerde) ortak Türk dilinde yapılacaktı. Şûrâ, Vakit ve Yıldız gazetelerinin kullandığı edebî dil hemen bütün Türk aydınları arasında ortak bir yazı dili olma yolundaydı. Genç Kalemler ve Türk Yurdu’nun dili Rusya Türklerince de anlaşılmaktaydı. Arap alfabesinin değiştirilip Latin alfabesinin alınması fikrine karşı Gaspıralı muhafazakâr bir tutum benimsedi; Harflerin değiştirilmesi Rusya Türklerini eski edebiyattan ayıracak ve Müslümanlar arasına ayrılık sokacaktır diye düşünüyordu. [Latin alfabesi] “bizleri Avrupalı edemeyip Asyalılıktan da çıkaramayacaktır” diyordu.

Kadınların Özgürleşmesi

Gaspıralı ve Kadın Hareketi

Rusya Türkleri arasında kadın haklarını ilk defa yüksek sesle dile getiren kişi İsmail Gaspıralı oldu. Gaspıralı’nın Kadınlar adlı risalesi (Bahçesaray, 1903), “dünyada ne kadar er kişi var ise o kadar da kadın-kız vardır” cümlesiyle başlıyordu.

Gaspıralı, bazı Rus yazarların iddia ettiklerinin aksine, İslam kadınlarının geri durumda olmalarının sebebinin İslam dini olmadığını savundu. Gaspıralı, 1903 yılının sonunda Tercüman gazetesinde yayınlandığı “Zulüm Nereden Geliyor?” adlı makalesinde Rusyalı Müslüman kadınların uğradığı haksızlıkları dile getiriyordu.

Evlendikten bir süre sonra karısını bırakıp kaçan ve nafaka vermeyen erkeklerin bu zulmüne meydan verilmemesini, aynı şekilde, iki-üç kadın alıp hepsini muhtaç durumda bırakanların da engellenmesi gerektiğini yazıyordu. Bu gibi durumlara Müslüman Dinî idaresinin duyarsız kalmasını eleştiriyor, sorumlu kişiler “güçlükler artar, davalar çoğalır” gerekçesiyle rahat köşelerine çekilirlerse meydanın kötülere ve zalimlere kalacağını söylüyordu. Bu yazıların etkisiyle, Orenburg Dinî İdaresi harekete geçti ve bu konuda olumlu bir girişim yaptı. Bu idarede görevli olan reform yanlısı ulemadan Rıza Kadı (Rızaeddin b. Fahreddin), bu konuda 66 İslam âliminin görüşünü aldı ve meseleyi kadınlar lehine çözümledi. Bu konuda ulemanın görüşleri içeren kitapçığı Mutalaa (Kazan, 1897) adıyla yayınladı.

Tatar Edebiyatında ve Basınında Kadın

1893’te Türkistan’a seyahat eden ve kadınlar konusunda duyarlı olan Tatar aydını Muhammed Zâhir Bigi, Türkmen kadınlarının diğer Müslüman kadınlara kıyasla serbest olduklarını, Türkmenlerin kadın meselesinde Avrupa’dan bile ileri durumda olduklarını yazıyordu.

Zâhir Bigi, Türkmen kadınların karşılaştıkları zorluklardan da söz ediyordu: Mehir parasının yüksekliği ve bazılarının İranlılardan esir alınmak yoluyla elde edilmiş olmaları gibi durumlar kadınların hayatını güçleştirmekteydi. Evlilik konusunda kadınların seçme şansı yok gibiydi. Dul kalan kadın zorla başka bir adamla evlendiriliyor, ölen kocanın malları vârisler arasında paylaştırılıyordu.

Mısırlı reformist Kâsım Emin’in (1865-1908) fikirleri genç Tatar aydınlarca derhal benimsendi. Onun 1899’da yayınladığı Tahrîrü’l-Mer’e [Kadının Özgürleştirilmesi] adlı kitabı çok geçmeden Kazan Türkçesine çevrildi. Kâsım Emin, bu eserinde Müslüman kadınların kısıtlı bir halde tutulmalarını eleştiriyor, onların eğitim görme haklarını savunuyordu. Kazanlı Ayaz İshakî yazdığı roman ve tiyatro eserlerinde kadın meselesini dile getirdi.

Rusyalı Müslüman kadınların ilk defa kendilerini ifade etmeleri 1906’da Bahçesaray’da yayınlanan Âlem-i Nisvân dergisiyle oldu. Dergi, Gaspıralı’nın kızı Şefika Hanım’ın editörlüğünde, Tercüman gazetesinin ilavesi olarak çıktı. 1913’te Kazan’da Süyüm Bike adında yeni bir kadın dergisi çıkmaya başladı.

1918 başına kadar devam eden bu derginin yazar kadrosunun yarısı kadınlardan oluşuyordu. Derginin sorumlu yayın müdürü olan Fahrülbenat Süleymaniye, dergiyi çekip çevirmekte, kadınların gözünün açılmasında öncü rol oynamaktaydı. Derginin başyazarı Yakup Halilî (1878-1937), Müslüman Doğuda kadın sorununun en çetrefilli ve en az konuşulan bir mesele olduğunu ifade ettikten sonra, Doğu dünyasının kadınlara çok dar bir çerçeve çizdiğini, İslâmiyet’in bu konuda oldukça dar bir tarzda yorumlandığını söylemekteydi.

Dönemin aydınları içinde kadın meselesine duyarlılık gösteren erkek yazarların yazıları da dergide yer almaktadır. Başkurt tarihçi Z. Velidî Togan, Fergana’da Rus, Yahudi ve Çingene kadınlarını gördüğünü, fakat Müslüman kadınları hiç göremediğini yazıyor, “Bizim Kazan’daki örtülü kadınlarımız (abıstaylar) Fergana kadınlarıyla karşılaştırılamayacak kadar ileri seviyededir” diyordu.

Rusyalı ve Osmanlı Müslüman Kadınları

Rusya’dan gelen Türk aydınların birçoğu Osmanlı ve Rusyalı Müslüman kadınların durumunu karşılaştırmaktaydı. Bunlardan Troyskili Ahmed Taceddin, Osmanlı kadınlarının sosyal hayata katılma becerisinin henüz oluşmadığını söylüyordu.

Yüksek tahsilini İstanbul’da yapan Fatih Kerimî, Osmanlı kadınlarının Rusya Türklerine göre epeyce geri durumda olduğunu yazdı. Kerimî, Osmanlı Türklerinin kadınlara bakışlarının Hive, Buhara ve Nemengan Türklerininkinden farklı olmadığını söylüyordu. “Kadınların sokakta dolaşmalarına, toplantılar yapmalarına çok kötü gözle bakan yobazlar burada bizdekinden daha fazladır” diyordu.

İslam Reformcularına Göre Kadın Hakları

Musa Cârullah Müslüman kadınların geriliğini İslam dinine bağlayan Rus Ortodoks misyonerlerin ve Oryantalistlerin iddialarına cevap vermekteydi. Cârullah, dinden gâfil hocaların yanlışlarını İslam’a yüklemenin haksızlık olduğunu ifade etti. Cârullah, çok eşlilik, şahitlik, miras, erkeğin üstün sayılması ve sadece kocaya boşama hakkı tanınması gibi konularda İslam dinine yöneltilen eleştirileri cevaplamak için Kur’an ayetlerini yeniden yorumladı. Örtünmede aşırı gitmeyi (yüzün kapatılmasını) kadının gelişmesinin önündeki engellerden biri olarak gören Cârullah, kadının namusunun peçe ile değil, eğitim gücü ile korunabileceğini savunuyor, kadınların toplum hayatına etkin bir şekilde katılımları olmaksızın, peçe ve diğer tedbirlerin hiçbirinin faydası olmayacağını söylüyordu.

Müslüman Kongrelerinde Kadın Meselesi

Müslüman kadınların seçme ve seçilme hakkı meselesi ilk defa olarak 1906 başında, Rusya Müslümanlarının II. Kongresinde gündeme

geldi. Aynı yılın sonunda yapılan III. Kongrede (Nijni-Novgorod, 16-20 Ağustos 1906) eşitlik meselesi gündeme geldi. Yenilikçi ulemadan Abdullah Bubî, İslam dinine göre kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olduklarını savunuyordu. 1907 ortasından itibaren Rusya’da hükûmet baskısının yeniden başlaması, daha sonra Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki kısıtlamalar yüzünden Rusya Türklerinin toplanmaları ve meselelerini görüşmeleri bir durağanlık dönemine girdi.

24-28 Nisan 1917’de Kazan’da yapılan Müslüman Kadınlar Kongresine Sibirya, Türkistan, Kazakistan, İdil Boyu, Litvanya, Kafkasya ve Kırım Müslümanlarından toplam 80 kadın katıldı. Toplantı sonunda şu kararları aldılar:

  1. Müslüman kadınlar, siyasi ve medeni bütün haklarda erkeklerle eşit olmalıdır.
  2. Çok eşlilik insanlık ve adalete aykırı olduğundan, ortadan kaldırılmalıdır.
  3. Şeriatta kadının erkekten gizlenmesi (kaç-göç) yoktur.

1917’de (1-11 May›sta) Moskova’da toplanan Bütün Rusya Müslümanları Kongresinde kadınlar önemli ölçüde temsil edildiler. Yine bu kongrede ilk defa olarak bir kadın (Muhlise Bubî) kadılık görevine seçildi. Dikkati çeken başka bir nokta da, Kongrede söz alan kadın temsilcilerin konuşmalarında dine dair tek bir referansın bile olmamasıdır. Kadınlar, haklarını İslamî söylem içinde savunan Musa Cârullah’ın yaklaşımına itiraz etmemekle beraber, onun söyledikleriyle yetinmediler. Bu, yeni bir durumdu; kadınlar artık meselelerinin evrensel bağlamda ele alınması gerektiğini düşünüyordu.