Ünite 1: Kavram Olarak Kent Sosyolojisi

Giriş

Kent sosyolojisini sosyo mekânsal açıdan inceleyen yaklaşıma göre, mekânsal ve çevresel konuların her zaman sosyal ilişkilerin bir bölümü ve parçası olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla çevre konuları sınıf, cinsiyet, yaşam tarzı, iktisat, kültür, siyaset ve eylem planlarının sentezi kentsel bölgelerin gelişiminin esasını oluşturan göstergeler olarak ele alınmalıdır. Bu yaklaşım özellikle Mark Gottdiener ve Ray Hutchison tarafından savunulmuştur.

Kentsel Uygarlıkların Kökeni

Bir kentsel çevre ya da kentsel yığılma, kentlerin ortaya çıkmasının ve ardından gelen kentleşme süreçlerinin sonucudur. Tarihte kentleşmenin kökleri yaklaşık 10.000 yıl kadar geri gitmektedir.

Antik kentler iyi tanımlanmış politik imparatorluklar içinde kilit noktalar olarak tarihte yer aldılar. Babil, Atina, Roma, Mexico City, Pekin vb. gibi merkezi komuta şehirleri vardı. Devlet, din, uygarlık, aile ve ülke kavramları “şehir” kavramı ile iç içeydi. Polis (Antik Yunan şehir devleti) özünde bir kentin egemenlik alanıyla tanımlanan bir yönetim şeklidir. Civis (kent sakini) ise “kent hayatı” ve “iyi bir hayat” için kentlerde yaşayan kentli yurttaştı. Antik kentler ibadet amaçlı tapınaklar, ticaret amaçlı pazar meydanları ve eğlence amaçlı tiyatrolardan oluşan kamusal mekânlarla tanımlanabilir. Ayrıca antik kentler, iç kalenin etrafını saran surlarla çevrelenmiştir.

Atina gibi klasik kentler de kozmolojik kodlara göre inşa edilmiştir. Şehir, Tanrıça Athena’yı onurlandırmak için inşa edilmiştir. Temelde bir daire şeklindedir. Dairenin merkezinde topluluğun ve dünyanın merkezi agora vardır. Sokaklar merkezden yayılan bir ışınsal/radyal ağ olarak düzenlenmiştir. Bu düzenleme temelde pazara kolay erişim gibi ekonomik kaygılar tarafından değil, tüm evlere eşit mesafede olması gerekliliğine dayanan politik ilke tarafından belirlenmiştir.

Klasik Roma askeri gücü simgeliyor ve temsil ediyordu. Şehir merkezine forum denmekteydi. Yükseliş döneminde, bir milyondan fazla insan Roma’da yaşıyordu. Roma’da bir tatlı su taşıma sistemi ve kamu yolları geliştirilmişti. Yine de yoksul ve zengin mahalleler arasındaki kutuplaşma fark edilir ölçüdeydi. Merkezin dışında kalan yerleşim bölgeleri sosyal sınıflara göre bölünmüştü. Zamanla bu, “çöküş” ve “aylaklık” mekânı olarak nitelendirilmiş bir yer olarak tanındı. Kentin gereksinimi olan su ve ücretsiz ekmek gibi kaynaklar kırsal alandan sağlanmıştır. Bu durum ormansızlaşma ve toprağın aşırı kullanımıyla sonuçlanan tarımsal arazi talebini artırmıştır. Refah, temelde sadece elitler ve elit soyundan gelen vatandaş için mevcuttur.

Pekin, Antik Roma’ya benzer köle işgücüne dayanan bir kentti. Hayat hükümdarlığın kontrolü altındaydı. Mançu, İmparatorluğun başkentiydi. Adeta iş ve ticaret kentiydi.

Ming hanedanlığı şehir merkezinin kutsal olduğunu iddia ederek girişe sınırlama getirdi. Böylece sözde “Yasak Şehir” ortaya çıktı.

Eski kentleşme süreçlerini tartışırken, toplumsal yapıların kökenleri hakkında iç görüler edinmek de mümkündür. 1892 yılında Avustralya’nın Sidney şehrinde doğan, Sidney ve Oxford üniversitelerini bitiren ve 1946-1956 yılları arasında Londra Üniversitesinde Tarih Öncesi Arkeoloji profesörlüğü ve Arkeoloji Enstitüsü Yöneticiliği yapan Gordan Childe toplumun gelişimini farklı aşamalara ayırmıştır. Childe, şehir kurmayı modern yaşam, özel bir dizi sosyal ilişkilerle bağlantılı “kentsel devrim”in bir parçası olarak değerlendirmektedir. Kentleşme süreçlerini temelde avcılık ve toplayıcılık yolunu izleyerek gıda üretimine ve yerleşik gruplara dayalı toplumdan; ticaret ve zanaat üretimine dayalı topluma geçiş olarak açıklamaktadır. Childe’ye göre kentleşme; emeğin uzmanlaşması, toplumsal görevlerin karşılıklı bağımlılığının artması ve farklı işlevlerin ayrışması aracılığıyla gelişen bir sürecin sonunda gerçekleşmiştir.

Childe’ın kentleşme modeli, avcı ve toplayıcı toplumlardan modern kentsel ekonomilere dayalı olanlara geçiş ile nitelendirilen evrimci anlayışına dayanmaktadır. Araştırmacılar ise, kentlerin Childe’ın önerdiği evrimci anlayışın sonucu değil, güçlü hükümdarların ve onların ticari başarılarının ürünü olduğunu öne sürerler. Bu yaklaşıma göre, ticaret ve devletin gücü büyük şehirleri üretmiştir.

Kentleşme MÖ 1000 ile MS 500 arasında bir düşüş yaşamıştır. Ortaçağ Avrupası’na kentleşme düzeyi gerilerken, Asya, Yakın Doğu ve Latin Amerika’daki şehirler zenginleşmiştir.

Ortaçağ Kenti

Roma İmparatorluğu’nun sonunda, merkezî otorite azaldı; yetki, otorite parçalandı ve bu toplumsal ve siyasal düzenin bozulduğu bir dönem oldu. İçte olduğu kadar dıştaki savaşlar bu dönemin tipik bir özelliğiydi. Korunma için artan bir ihtiyaç vardı. Ticaret ve piyasa ilişkileri önemini kaybetti. Henry Pirenne, 10. yüzyıl öncesi tarım medeniyetini tartışırken, bu dönemde orta sınıf bir nüfus (tüccar ve esnaf) ve toplumsal örgütlenmeye (hukuk, kurum kendine özgü) sahip hiçbir şehrin olmadığını iddia etmiştir.

Geç ortaçağ döneminde (11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar) Avrupa önemli değişiklikler yaşadı. İstilalar yavaşladı, savaşlar azaldı. Daha huzurlu bu dönemle birlikte nüfus büyüklüğü arttı ve bir tüccar sınıfı ortaya çıktı. Herkesin lorda bağımlı olduğu zamanlarda, kimseye hesap vermeden her yerde dolaşan “öncü tüccarlar” kendilerini doğdukları topraktan kopararak özgürleşmiştir. Mükemmel konumlandırılan kaleler, tüccarları çekmek için dikilmiştir. Tüccarların gelmesiyle eski kasabalar genişlemiştir. Yeni gelenler tüccar banliyöleri veya kent kapılarına yakın yerlere yerleşmişlerdir. İç kale duvarlarının dışında inşa edilen surlarla genişleyen bu yeni kentsel mekânın sakinlerine kasaba sakini denmeye başlanmıştır.

Pirenne’ye göre bu dönem Avrupa’da canlanma dönemidir. Bu canlanmanın arkasında yatan ivme, dış ticaret ile bağlantısı uzun mesafeli ticaret ile bağlantısı olan uzun mesafeli ticaretidir. Ortaçağda kentlerin gelişiminde canlanan ve gelişen ticaretin ortaya çıkardığı orta sınıfın rolü büyüktür.

Max Weber’in ortaçağ kentlerine olan ilgisi, özellikle antik toplumların feodalizme ve ardından kapitalizme geçişine olan ilgisine dayanmaktadır. Weber’e göre, ortaçağda kentin ayırıcı özellikleri kalelerle çevrilmiş olması, ekonomilerinin ticarete ve alışverişe dayanması ve siyasi ve idari özerkliğe sahip olmalarıdır. Weber için, sivil ve demokratik katılım kentsel gelişim için önemlidir.

1800’lü Yıllarda Avrupa’da Sanayi Şehrinin Yükselişi

Kapitalizm, feodal ilişkilerin kırılması sonucunda ortaya çıktı. Teknolojik değişimlerle birlikte sanayi devrimi (1780-1880), büyük şehirlerin sayısında önemli bir artışa yol açmıştır. Sanayi devrimine paralel olarak kentleşme önem kazanmıştır. Daunton (1978), sanayi büyümesinin 18. yüzyılda İngiltere’de gerçekleşen kentsel büyümenin devamı olduğu görüşünü savunmaktadır. Öte yandan 19. yüzyılda buhar gücüyle çalışan fabrikaların icadı ile kentsel ekonomilerin ortaya çıktığına dair yaygın görüş daha çok önem kazanmıştır. Daunton, sanayi devriminde kentlerin rolünü, kentsel nüfusun farklı tüketim mallarına artan talebi ile ilişkilendirerek vurgulamıştır. Daunton, sanayileşmeye duyulan talebin arkasında ev pazarının olduğunu ileri sürmüştür.

Friedrich Engels (1845-1996), 1844 yılında İngiltere’de kapitalist kentlerin toplumsal ve mekânsal düzeyde eşitsizlik ürettiğini ortaya koymaktadır. Kentleşme sürecinde ortaya çıkan toplumsal sorunların önemini vurgulamıştır. Engels, kapitalizmin kentsel mekânlarda nasıl işlediğini inceledi. Manchester’ı çalışarak, kapitalizme bağladığı zengin ve yoksulun katı ayrışmasını gözlemlemiştir. Zengin ve yoksulların kentsel mekânlarda ayrışmasının tezahürünü “eşitsiz gelişme” olarak adlandırır.

Kent Sosyolojisinden Bahsedebilir Miyiz?

Kentler veya şehirler tarihsel açıdan önemli yerler olarak kabul edilir ve nadiren oluşma nedenleri ve temelde bazı gelişmelerin koşulları olarak ele alınırlar. Durkheim için şehir “ahlaki uyumun dağılması”; Weber için, “hesaplayıcı rasyonelliğin-akılcılığın büyüme”si; Marx için ise kapitalist üretimin gelişimidir.

Alman bilim adamı Ferdinand Tönnies, topluluk ve toplum kavramsallaştırmalarıyla kent sosyolojisi alanında önemli bir konuma sahiptir. Tönnies toplumu analiz ederken temelde evrimsel bir bakış açısı izledi. Sanayileşme/kentleşme dönemini, yüz yüze iletişimin sosyal yaşamı belirlediği topluluktan, zayıflamış sosyal bağlara ve düzenlemelere sahip olmakla karakterize edilen topluma bir geçiş olarak açıklamıştır.

Georg Simmel, kent sosyolojisi tartışmalarına önemli katkıda bulunmuştur. Kentleşmenin kültürel boyutları üzerinde yoğunlaşmıştır ve kentsel yaşamın nasıl bireysel bilinç dönüşümlerine yol açtığını ele almıştır. Simmel “Metropolis ve Zihinsel Yaşam” adlı makalesinde, modern yaşamın en büyük sorunlarının bireylerin kendi özerklik ve bireyselliklerini kendi ellerinde tutma iddiasından kaynaklandığını savunmuştur. Ona göre metropol hayatı sinir uyarılarının bir yoğunlaşması, insanın bu koşullara uyum sağlayabilme ve farklı bir tür kişilik geliştirmesi şeklinde sonuçlanmıştır. Simmel metropolün her zaman para ekonomisinin merkezi olduğunu vurgulamıştır.

Robert E. Park, şehrin farklı yerleri arasındaki karşılıklı bağımlılığı göstermek için “yaşam ağı” kavramını kullanmıştır. Tipik bir örnek; Şikago’nun yüksek kiralı bir mahallesi ile yakındaki yoksul bir mahallenin karşılaştırılması çalışmasıdır. Karşılaştırma sonunda durumu iyi olan sakinlerin ev hizmetlerinde gereksinim duydukları ucuz emeğe ve aynı zamanda yasadışı alkol ve ilaçlara kolay erişebildikleri; ancak kenar mahallede yaşayan yoksulların korunaklı ve iyi durumdaki yardımcı oldukları görülmüştür.

Roderick Mckenzie var oluş mücadelesinin temelde konum veya mevkiye dayandığını öne sürmüştür. Mekânsal konum ancak ekonomik rekabet ve hayatta kalma mücadelesine dayanmaktadır. Nüfus da şehir mekânı içinde böyle ayrılmıştır. Bu kentsel örüntülerin incelenmesi, kentsel (insan) çevrebilimcilerin (ekolojistlerin) ana konuları olmuştur.

Ernest Burgess coğrafi temelli keşfin savunucularından biri olmuş ve şehir içindeki arazi kullanımının genişleyen boyutunu açıklamak için “eşmerkezli/özekdeş daireler kuramını” geliştirmiştir. Farklı kentsel arazi kullanımının (iş, üretim, farklı sosyal sınıfların barınması, eğlence vb. konutlar) düzenli bir model takip ettiğini savunmuştur. Burgess’in ilgi alanları arasında ırk ilişkileri, sendikalar, etnik mahalleler, evsizlik gibi şehir hayatının farklı yönleri vardır. Biyolojik metafor ve ekolojik modeller kentsel toplumsal ilişkilerin analizi için çerçeveleme araçları olmuştur.

Claude Fischer’e göre kent, sosyal ilişkilerin bir ağı haline gelir. Bu ağ, süreç ve toplumsal aktörler arasında sivilmekânsal olmayan aktörler arası bağlantıların oluşturduğu bir sosyal yapı ve bireysel davranış olarak anlaşılır.

Kentsel ekoloji, sosyal organizasyon dağınıklığı kuramları ve yapısal işlevselcilik hakkında çeşitli varsayımları, birbirine bağlı sosyal sistemlerin etkileşimini vurgulayarak paylaşmışlardır. Şikago Okulu’nu oluşturan bilim insanları, yaptıkları araştırmalarda asıl anlamak istedikleri kentsel kültüre alışma, bütünleşme (entegrasyon) veya dağılma hususlarıdır. Bu yaklaşımın ana fikri, kentin çevresinin yeni gelenler (göçmenler) için önemli ölçüde farklı olmasıdır. Göçmenler hızlı uyum sağlamak zorundadırlar ve bu süreç genellikle travmatik deneyimler (düzensizlik) üretir. Bu genel tartışmayı Simmelci bir perspektif ile destekleyerek, Robert E. Park kendi analizinde “marjinal insan” kavramını geliştirdi. Marjinal insan iki farklı kültürün içinde yaşamak zorunda olan bir kişidir. Park’ın marjinal kişilik tipi genellikle yabancının rolünü almak zorunda kalır.

Louis Wirth , nüfusun büyüklüğü, nüfusun yoğunluğu ve nüfusun çeşitliliğinin sonuçlarını analiz eder. Bir nüfus ne kadar büyükse, çeşitlilik ve uzmanlaşma düzeyi o derece yüksek olacaktır. Nüfus yoğunluğu bir yandan sosyal gruplar ve bireyler arasındaki rekabeti artırırken; diğer yandan diğerleri ile yakın yaşamdan kaynaklanan bir hoşgörüye yol açabilmektedir. Wirth kentleşmeden (kentsel büyüme süreci) ayırt ettiği kentlileşme kavramını ortaya atmıştır. Kentlileşme kavramını kullanırken kentsel yaşam aynı zamanda ırk, etnik köken ve sosyal statü bakımından farklı olmak zorunda olan görece büyük ve yoğun yaşayan nüfusu gerektirmektedir. Bu nüfus ne kadar büyükse, çeşitlilik ve uzmanlaşma düzeyi o derece yüksek olacaktır.

Çağdaş Kent Sosyolojisi: Kentsel Ekonomik Politik

Henri Lefebvre 1960 ve 1970’li yıllardaki yazılarında kent sosyolojisine Marksist bir bakış açısı kazandırmıştır. Bu bakış açısı ile Lefebvre; sermaye yatırımı, kâr, kira ve sınıfsal sömürü gibi kavramların kentsel sosyoloji alanına nasıl dahil edilebileceğini göstermiştir. En önemlisi, özellikle gayrimenkul yatırım sermayesinin ikinci bir devre olarak düşünülmesi gerektiği, yani sermayenin devreleri fikrini ortaya atmasıdır. Bu fikre göre, kâr için gayrimenkul piyasasında satılan araziye yatırım ve daha sonra elde edilen kârla tekrar araziye yatırım yapılır.

Temelde devlet ve yatırımcıların kâr için dikkate aldıkları mekânı “soyut mekân” olarak kavramsallaştırır. Gündelik hayatta kullanılan mekânı da “sosyal mekân” olarak adlandırır. Lefebvre soyut ve sosyal mekân arasındaki çatışmanın sınıf çatışmasına benzer şekilde kapitalist toplumda temel olduğunu savunmuştur.

Manuel Castells , kentsel sistemin bireylerin kendi emek güçlerini (devlet aracılı tüketim: kanalizasyon, elektrik, ulaşım, vb. gibi) yeniden üreten bir sistem olduğunu ve bu nedenle kentsel bir analizin parçası olması gerektiğini savunmuştur.

David Harvey kentsellik, tıpkı bir endüstriyel “ürün” gibi üretilen kentsel mekânın değişim ve tüketim değerini belirleyen en önemli fiziksel ve sosyal ortamdır. Bu nedenle, bu yapılı çevrenin üretilme yolu “sermaye birikim sürecinin” bir parçası haline gelir.

John Logan ve Harvey Molotch , siyaset ve ekonominin şehirlerin şekillenmesindeki etkileşimini tartışır. Şehirler, seçkinler tarafından kontrol edilen “büyüme makineleri”dir. Bu seçkinler kendi işlerinin kârını gözeterek kentlerin büyüme hedefli stratejilerine/eylem planlarına destek olurlar.

Ekonomi politik yaklaşımı;

  • Ekonomik dönüşümlerin kent dokusunu nasıl etkilediğini,
  • Kamu politikalarının kentsel alanları ve bölgeleri nasıl analiz edeceğini,
  • Kentsel mahallelerde yapılan yatırımların niteliğini,
  • Kentsel sosyal grupları ve
  • Değişim için iddiaları analiz etmeye ve açıklamaya çalışmaktadır.

Sosyo-mekânsal perspektifin temsilcilerinden Gottdiener, gayrimenkul yatırımcıları ve yerel yönetimlerin şehirlerin değişiminde önemli olduğunu savunmuştur.

Manuel Castells, küresel ekonominin birbirine bağlı akışlar ve düğümlerin mantığına bağlı bir ağ toplumu olduğu kavramını ortaya atmıştır. Bu çerçevede küresel kentler, artık ulus ötesi şirketlerin merkezi olarak değil, akış mekânları olarak tanımlanmaktadır.

Postmodern Kenti Kuramsallaştırmak

Postmodern kent üzerine tartışmalar sık sık “Los Angeles Okulu” ile bağlantılıdır. Postmodern kentsel kuramı, Henri Lefebvre’in kentsel kuramına daha da önemlisi onun “mekânın üretimi” konusunda geliştirdiği fikirlere dayanır. Postmodern kent yaklaşımının temsilcisi Edward Soja, mekân ve toplum arasındaki ilişki hakkında çalışmalar yapmıştır.

Kent sosyolojisinde, “insan ekolojisi” ve “kentsel siyasal iktisat” birbiriyle yarışan iki paradigmadır. İnsan ekolojisi, sosyo-mekânsal süreçlerin belirleyici olduğunu açıklayan bir yaklaşımın ötesine geçmez iken; siyasal iktisat paradigması sınıf ve sermayesinin rolünü kentsel analize dahil eder. Ancak kentsel siyasal iktisat yaklaşımı, kültürün rolünü ekonomik analize hapsederek ihmal etmektedir.

Kentsel kuramlar içinde insan ekolojisi yaklaşımı, küresel ölçekte kentleşme deneyimlerine ilişkin bazı yanlış anlamaları barındırmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde kentleşmenin sosyo-mekânsal yaklaşımı, küresel ağlara önem verir ancak nüfus artışının belirli deneyimleri değişimin daha iyi anlaşılması için kritik öneme sahiptir. Kentsel nüfus, küresel ölçekte hızla artar ve özellikle mega kentler, göçmenleri çeker. Bu çok sayıda nüfus akışı, gecekondu mahallelerinde yansımasını bulur. Özellikle düşük gelirli göçmenler için uygun fiyatlı konutların sağlanamadığı durumlarda, kent yönetiminin de bu sorunu çözmeye istekli olmadığı gözlenmektedir. Genellikle ihmal edilen bir konu da, gelişmekte olan dünyadaki kentleşme süreçlerinin siyasi mücadelenin sıklıkla yaşandığı yerler olmasıdır. Hatta kentsel toplumsal hareketlerin küresel ekonomi ile bağlantılı olduğu iddia edilebilir.

Kentsel toplumsal hareketlere dair açıklamalar, “yeni toplumsal hareketler” çerçevesinde “kimlik”, “yaşam kalitesi” ve “yurttaşlık”, “yurttaş sorumluluğu” üzerine yoğunlaşmıştır.

Kapitalist gelişmenin olmazsa olmazı olan mekân, her geçen gün kentsel mekânları, bununla birlikte bu mahallelerde yaşayanları tasfiye, yer değiştirme şeklinde yaşanan düzenlemelere maruz bırakmaktadır. Mekânın bu şekilde üretimi kentsel kaynakların eşitsiz dağıtılması ve var olan eşitsizliklerin derinleşmesine neden olmaktadır.

Sonuç

Bu ünitede kent sosyolojisine, mekânsal ve çevresel konuların her zaman sosyal ilişkilerin bir bölümü ve parçası olduğunu savunan bir perspektif olan sosyomekânsal bir bakışla yaklaşılmıştır.