Ünite 6: Karlofça ve Rövanşı (1699-1718)

Karlofça Antlaşması (1699)

Osmanlı ordusunun Viyana’da bozguna uğramasının ve ardından meydana gelen toprak kayıplarının gerçekleşmesindeki en önemli unsur, Avrupa’nın dört büyük devletine karşı aynı anda birçok cephede savaş yapmak zorunda kalmış olmasıdır. Özellikle kale kuşatmalarında oldukça başarılı olan Osmanlı ordusu, Avusturya ile 1683-1699 yılları arasında yaptığı 15 savaştan 12’sini kaybetmiştir.

Ancak, bu dört büyük devletle farklı cephelerde girişilen savaşlar aynı zamanda da Osmanlı devletinin henüz bitmediğinin de göstergesi olmuştur. Ayrıca, Osmanlı ordusunun, dünyanın sayılı harp uzmanlarından biri olan Avusturya Prensi Eugen’e karşı mücadeleye girişmiş olduğunu da göz ardı etmemek gerekir.

Osmanlı İmparatorluğu, 1697 yılında Zenta muharebesini kaybetmesiyle birlikte, Viyana bozgunundan sonra elinden çıkan toprakları geri alma hayali de tamamıyla bitmiş ve bu nedenle de barışçıl bir tutum sergilemek durumunda kalmıştır.

Karşılıklı görüşmelerden sonra Tuna nehri kıyılarındaki Karlofça kasabasında barış müzakereleri başlamıştır. Bu görüşmeler sırasında, Osmanlılar, Avusturya heyetine kendi seviyesi ile aynı seviyede mukabelede bulunurken Lehistan’a karşı daha alt düzeyde muamelede bulunmuş, Rus ve Venedik heyetlerine karşı ise oldukça sert davranmışlardır.

Karlofça görüşmeleri toplam 103 gün sürmüş ve antlaşmanın sağlanmasını takiben tüfekler atılmış ve kutlamalar yapılmıştır. Osmanlılar büyük bir yenilgiye uğramış olmasına rağmen, Karlofça antlaşmasında elde edilen yenilginin zararlarını büyük ölçüde azaltmaya çalışmıştır. Örneğin, savaşta kaybedilen Tımışvar sınırındaki bazı kaleler bu antlaşma ile geri alınmıştır. Ayrıca, Lehistan işgal ettiği Boğdan’ı boşaltmak zorunda kalmış, Venedikliler ele geçirdikleri bazı kaleleri geri bırakmıştır. Son olarak, Osmanlılar için tehdit sayılabilecek bazı kalelerin de yıkılmasına karar verilmiştir.

Bu antlaşmayla, Avusturya, Tımışvar hariç bütün Macaristan ve Erdel’i aldı. Lehistan, Podolya ve Ukrayna’nın Osmanlı hakimiyetinde olan bölgelerini alırken, bunun karşılığında işgali altında olan Boğdan’ı boşalttı. Ayrıca Osmanlılar, Kırım Tatarları’nın Lehistan’a saldırmayacaklarına dair garanti verdiler. Venedik ise Mora’yı, Adriyatik Denizi’ndeki birkaç ada ile sahil şeridinden bazı yerleri aldı. Taraflar arasında sınırlar ana hatları ile çizildiğinden, antlaşmadan sonra kesin sınır tespiti için heyetler kurularak, ülkeler arasındaki sınırların tam olarak nereden geçeceği ve sınır taşlarının dikilecekleri yerler tespit edildi.

İstanbul Antlaşması (1700)

Karlofça antlaşması ile istediklerini elde edemeyen Ruslar Azak denizinin güneyindeki giriş yerlerini kontrol eden Kerç kalesini almak istiyorlardı. Buna karşılık Osmanlılar da bazı Rus kalelerinin yıkılmasını istiyorlardı. Karşılıklı taleplerinden vazgeçmeyen her iki taraf da yine de barışın devamını sağlamak için iki yıl boyunca geçerli olacak 1700 yılında İstanbul’da ateşkes ilan ettiler. Azak, Ruslar’a bırakılmış, buna karşılık ise, Özi civarındaki bazı kaleler Osmanlılara verilmiştir.

Karlofça Antlaşmasının Tesirleri

Toplam on altı yıl süren ve Karlofça ile İstanbul antlaşmaları ile neticelenen savaşların sonunda Osmanlılar 300000 kilometre kare toprak kaybına uğramıştır. Bu toprakların kaybedilmesi imparatorluğu prestij kaybına uğratıp, devlet gururunu incitmiş, buralardan elde edilen gelirlerin de kaybedilmesine sebep olmuştu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’na vergi ve asker veren devletler de (Erdel, Lehistan) bu yükümlülüklerinden kurtulmuşlardı. Osmanlılar Karlofça’dan sonra bütün politikalarını bu mağlubiyetin rövanşını alıp, eski topraklarına tekrar sahip olmaya göre ayarladılar.

İç Gelişmeler

Cizvitler, 17. yüzyılın başlarında imparatorluktaki, misyoner faaliyetleriyle dikkat çekmiş ve Osmanlı yönetimi tarafından takibe alınmşlardı. 17. yüzyılda aynı mesele yine gündeme geldi. 1695’te Sakız Adası’nda Cizvitler ile Rum ruhbanlar arasında patlak veren kavga yüzünden dönemin padişahı II. Mustafa, Osmanlı İmparatorluğu’nun Hristiyan tebaasının Katolik mezhebine geçmesini yasakladı. Sultan, misyonerler ile destekçilerine ağır cezalar verileceğini duyurdu. Rum papazlar böylece yüzyıllık kavgada Cizvitler karşısında kesin zafer kazanmışlardı. Zaten bir süredir faaliyetlerini Ermeniler arasında yoğunlaştıran Cizvitler bundan sonra Rumlar’dan büyük oranda ellerini çektiler.

Cizvitler, kiliselerine ve ailelerine sızdıkları Ermeniler arasında öğretilerini yaymada diğer Hristiyan gruplara nazaran şaşırtıcı bir başarı elde etmişlerdi. Fakir Ermeniler’e, kiliselerine ödemek zorunda oldukları ağır vergilerden kurtulmanın en iyi yolunun Katolikliğe geçmeleri olduğu telkin edildi. Zenginlere de Katoliklik’te oruç gibi ibadetlerin daha kolay olduğu anlatıldı. Ayrıca Cizvitler üzerinden Fransa’nın desteğini arkalarına almaları, Rumlar ve Osmanlı maliyesi ile yaşayacakları anlaşmazlıklarda Fransız elçi ve konsoloslarının kendileri lehine müdahalede bulunmalarını sağlayabilirdi.

Yangınlar

II. Mustafa döneminde de alevlerin İstanbul’u pençesine alması önlenemedi. 18. yüzyılın ilk yangını 23 Haziran 1700’de gece vakti çıktı ve 100’den fazla evi harap etti. 4 Aralık 1701’deki yangın yine gece saatlerinde İstanbul ve imparatorluğun zanaat ve ticaret kalbi Bedesten’de çıktı. Eski ve Yeni Bedesten’i, Sipah Çarşısı’nı, Cebeciler Hanı’nı, Bitpazarı’nı ve Mercan Çarşısı’nı etraftaki diğer dükkânlarla birlikte ağır hasara uğrattı.

Amcazade Hüseyin Paşa’nın Islahatı

Amcazâde Hüseyin Paşa, Viyana bozgunundan sonra Köprülü ailesinden olduğu için bir ara hapsedildiyse de, daha sonra çeşitli valiliklerde bulunup, 1697’de sadrazamlığa getirildi. 1702’de padişahın hocası ve devrin şeyhülislâmı Feyzullah Efendi ile olan anlaşmazlığı yüzünden, istifayla son bulan beş yıllık sadrazamlık döneminde önemli icraatları oldu. Viyana bozgunundan sonra 16 yıl süren harpleri Karlofça Antlaşması’yla bitirip, devletin toparlanması için çalışmalara başladı. Kudüs ve Basra taraflarında devlet otoritesini yeniden kurdu. Akçenin içindeki gümüş oranını arttırarak, paranın değerini yükseltti. Bürokraside ve sarayda çalışanlar arasında bir düzenleme yapılarak, yeteneksiz olanlar, işe devam etmeyenler atıldı veya yarım aylıkla ekmekli edildi. Resmî belgelere tarih atılması zorunluluğu getirilerek, iş verimliliğinin arttırılmasına çalışıldı.

Şeyhülislam-Sadrazam Çatışması

Amcazâde Hüseyin Paşa’nın ölümünden sonra göreve Daltaban Mustafa Paşa getirildi. Şeyhülislam Feyzullah Efendi Daltaban Mustafa Paşa’nın yaptığı tayinlere müdahale ettiği için bu ikili arasında çatışma adeta kaçınılmaz oldu. Daltaban Mustafa Paşa, kendini sürgünden kurtaran ve sadaret mührüne sahip olmasını sağlayan Feyzullah Efendi’nin devlet içindeki otoritesinin önünü almak için harekete geçti ama bu hareket paşanın hayatına mâl oldu. Daltaban Mustafa Paşa 28 Ocak 1703’te idam edildi ve yerine de Karlofça Antlaşması’nın mimarı Ramî Mehmed Paşa getirildi.

Edirne Vakası

Sultan, 27 Temmuz’da Sadrazam Ramî Mehmed Paşa’yı ve Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’yi gelişmeler hakkında bilgi almak için saraya çağırdı. II. Mustafa, ilk önce Ramî Mehmed Paşa’yı hesaba çekti ve İstanbul’dan gönderilen mektup hakkında bilgi sahibi olduğu, elçilerin dinlenmeden bu denli sert muamele edilmesinin ancak isyanı daha da şiddetlendireceğini belirterek gelişmelere tepkisini dile getirdi. Ramî Mehmed Paşa ise cevaben, “Padişahım, bana sadaret mührünü verdiğinizde asla şeyhülislâmın reyinin haricinde hareket eyleme diye tenbih ettiniz. Ben de bu emre uyarak bu olayda da şeyhülislâmın reyi üzere böyle hareket ettim” dedi.

Daha sonra da şeyhülislâmın nasıl hareket edilmesi gerektiğine dair kendisine gönderdiği mektupları II. Mustafa’ya gösterdi. Bunun üzerine padişah, “Dokuz seneden beri devleti yıkıp şer’e aykırı olarak verdiği fetvalar ve ulemayı kahr ve tahkir edip ilmiye mansıplarını günden güne özellikle evlatlarına ve adamlarına tahsis etmesi yüzünden ulema kendisinden kırgındı ve bu günleri Allah’tan isterlerdi. Mutlaka bu karışıklığın çıkmasına sebep bu oldu. Yoksa ne zaman beş-on cebeci maaş için bu melanete cesaret edeler? Aralarına ulema karışmasaydı ağızlarını kapatıp onları dağıtırdım” dedi ve emir üzerine şeyhülislâm ve çocukları azledilerek 27 Temmuz 1703’te Erzurum’a gitmek üzere Varna’ya gönderildiler.

İkinci Mustafa’nın Tahttan İndirilmesi

II. Mustafa, askerlerinin metrisler kazmalarını ve savaşa hazır olmalarını emretti. Sultan kendi askerlerine güveniyordu, ancak padişaha bağlı görünen askerleri, çoktan asilerle anlaşmışlardı. Akşam olunca, asilerin tarafına geçtiler. II. Mustafa’nın yanında sadrazam ve önde gelen komutanlardan başka kimse kalmamıştı. Kalanlar da bir süre sonra can korkusuna kapılarak dağıldılar. II. Mustafa askerlerinin de kendisine ihanet etmesi üzerine iyice ümidini keserek, Edirne’ye dönüp, tahttan kardeşi III. Ahmed lehine çekildi. Tahttan indikten sonra üzüntüden ve hastalıklarından fazla yaşamayan sultan beş ay sonra 29 Aralık 1703’te Edirne’de vefat etti. Yeni Cami’de Hatice Turhan Sultan Türbesi’ne defnedildi.

III. Ahmed’in Tahta Çıkışı

31 Aralık 1673’te IV. Mehmed’in oğlu olarak doğan Şehzade Ahmed babasının uzun süren hükümdarlığından dolayı çocukluk yıllarında iyi bir eğitim almıştı. Babasının bir isyan sonucu tahttan indirilmesi üzerine 1687’den itibaren 16 yıl sürecek hapis hayatı başlamıştı. Babası ve ağabeyi ile birlikte Topkapı Sarayı’ndaki şimşirlik dairesinde bir süre yaşadıktan sonra Edirne’ye götürülüp, tahta geçene kadar burada hapis hayatı yaşamıştı. 1703’teki Edirne Vak’ası III. Ahmed’e taht yolunu açmıştı.

Prut Savaşı

İsveç Kralı Demirbaş Şarl ve Kazak lideri Mazepa’nın Osmanlı topraklarına sığınması, Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya’nın arasını açmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun şahinleri Karlofça’nın rövanşını almak için ilk fırsatın doğduğuna inanıyorlardı. Bu niyetlerini gerçekleştirmek için 1710’da sadrazamlığa Halep Valisi Baltacı Mehmed Paşa’yı getirttiler. Rus Çarı Petro da Osmanlılar’a saldırma zamanının geldiğine inanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hristiyanlar’ın ayaklanacağını umuyordu. Petro, İsveç kralının Osmanlı topraklarında bulunmasını savaş sebebi olarak gösterdi ve Osmanlı ülkesine karşı saldırıya geçti.

Ruslar bu ümitsiz durumdayken son bir kez toplandılar. Toplantıda Çariçe Katerina da vardı. Ümitsiz de olsa, yapılacak bir taarruz ile Osmanlı ordusunu yarıp geçmeye çalışmaktan başka çarelerinin olmadığı konuşuldu. Baştan beri soğukkanlı lığını koruyan Katerina ise, ne olursa olsun çarı kurtarmaları gerektiğini söyledi ve Osmanlılar’a barış teklifi yapma fikrini ortaya attı. Çarı kurtarmak için her şartı kabul edeceklerdi. Osmanlılar boyun eğene kılıç çekmezlerdi. Petro bu fikri kabul etti ve Rus ordusu başkomutanı Şeremetev’in ağzından Baltacı Mehmed Paşa’ya hitaben barış isteyen bir mektup yazıldı. Baltacı Mehmed Paşa, Ruslar’ın barış isteğini kabul etti. Bu durumda Osmanlılar’ın, Viyana sendromunu daha atlatamamalarının önemli bir rolü vardı. Sadrazam, Viyana önlerindeki gibi bir yenilgi alındığı takdirde birkaç devlete karşı savaşacakları ve tekrar bozgun yıllarının yaşanacağından korkmuştu.

23 Temmuz 1711’de imzalanan Prut Antlaşması, aslında Osmanlılar açısından çok da kötü değildi. Antlaşmaya göre Azak Kalesi Ruslar’dan geri alınacak, Osmanlı sınırındaki Rus kaleleri yıkılacak, Rusya Lehistan’a müdahale etmeyecek, İsveç kralının ülkesine dönmesine müsaade edilecek ve Rusya eskiden olduğu gibi Kırım Hanlığı’na vergi verecekti. Ancak bu antlaşmadaki taahhütler kâğıt üzerinde idi. Antlaşmanın yerine getirileceğine dair ciddi bir garanti alınmadığı gibi, ne kadar süreceği de tespit edilmemişti. Bu yüzden antlaşmanın uygulamaya girmesi mesele oldu. Prut Antlaşması’nın şartlarının yerine getirilmesi için iki defa Rusya’ya savaş açıldı. Savaş tehdidi ile antlaşmanın ancak bir kısım maddeleri uygulatılabildi. 27 Haziran 1713’te Edirne’de yapılan görüşmeler sonucunda uygulanan bir antlaşma yapıldı.

1715-1718 Venedik ve Avusturya Savaşları

Osmanlılar, Mora’yı geri almak için fırsat kollarken, Venedik, imparatorluk topraklarından Karadağ’da isyan çıkarttı. Kendilerine sığınan asileri himaye etti. Osmanlı gemilerine de saldırılarda bulunulunca, Karlofça Antlaşması hükümlerini ihlal ettiği gerekçesiyle 8 Aralık 1714’te Venedik’e savaş açıldı. Damad Ali Paşa, 1715 yazında karadan ve denizden Mora üzerine yürüdü. İlk olarak, daha önce fethedilmemiş Ege’deki İstendil Adası yarım günde fethedildi. Osmanlı donanmasına Mora Seferi sırasında, bir zamanlar esir düşüp Venedik kalyonlarında yedi yıl forsa olarak kürek çeken, daha sonra 100 düka altını fidye-i necat, yani kurtuluş parası verilerek kurtarılan Canım Hoca Mehmed Paşa komuta ediyordu. Mehmed Paşa bir taraftan adaları tekrar Osmanlı hakimiyetine sokarken, diğer taraftan da Venedik’in Mora’daki askerlerine deniz yoluyla yardım göndermesini önleyerek Ali Paşa’nın işini kolaylaştırıyordu. Bu dönemde yapılan savaşlar sonucunda Mora yeniden fethedilmiş, ancak Avusturya, savaştaki ana hedeflerine ulaşmıştı: Karlofça Barışı kurtarılmış ve işgal edilen Tımışvar ile Belgrad, artık Avusturya’nın yeni savunma mevkileri olmuştu.

Prens Eugene, Tuna ülkelerinin içlerine veya güneyde Niş’e doğru ilerlemeyi kesinlikle düşünmüyordu. Zira ordusu artık bu mesafelere gidecek durumda değildi. Avusturya, elde ettiği zaferlere rağmen İtalya meselesi yüzünden barış istiyordu. Venedik de Avusturya desteğine rağmen Mora’yı geri alamamıştı. Karlofça Antlaşması’ nda olduğu gibi İngiliz ve Hollanda elçilerinin devreye girmesiyle barış antlaşması yapılmasına karar verildi. Antlaşma görüşmeleri için de tarafsız bir bölge olarak görülen Pasarofça seçildi. Dört hafta süren müzakerelerden sonra, 21 Temmuz 1718’de barış imzalandı. Tımışvar dahil olmak üzere, Banat, Belgrad ve Sırbistan’ın büyük bir kısmı Avusturya’ya bırakıldı. Buna karşılık Venedik’ten Mora alındı. Ayrıca Pasarofça Antlaşması’yla Avusturyalı tüccarlar Osmanlı İmparatorluğu’nda ticaret yapmak için bazı imtiyazlar kazandılar. Fakat ticarette Avusturya’nın umduğunun tam tersi oldu. Antlaşma hükümlerinden faydalanan Osmanlı tüccarları Avusturya ticaretinde oldukça etkin bir hâle geldiler.