Ünite 1: Kant’ın Eleştirel Felsefesi ve Salt Aklın Eleştirisi

Kant’ın Yaşamı, Yapıtları ve Eleştiri-Öncesi Düşünceleri

Immanuel Kant (1724-1804) bir saracın oğlu olarak Doğu Prusya’nın Königsberg kentinde doğdu. Ailesi İskoçya’dan göç etmiş göçmen bir ailedir. 1732’den 1740’a kadar okuduğu Collegium Friedericianum’da varolan pietist ortam içinde, daha sonra Kant, Königsberg Üniversitesine başlamış, burada filozof Martin Knutzen’in kişiliğinde birinci sınıf bir öğretici bulması kendisi için bir şans olmuştur. Knutzen’in kütüphanesindeki kitaplardan yararlanarak mantık ve doğal bilim konusunda yetişme olanağı bulmuştur. Newton fiziğini incelemeye yönelmesi doğal bilimlere büyük ilgi gösteren hocası Knutzen’in etkisiyle olmuştur.

Bu döneme ait başlıca yapıtları: Canlı Güçlerin Doğru Değerlendirilişi Üzerine Düşünceler adlı fizik tezi ile üniversiteyi bitirmiştir. 1755’de Genel Doğa Tarihi ve Gök Teorisi adlı çalışması yayımlanmıştır. Yine aynı yıl Ateş Üzerine başlıklı çalışması ile üniversite öğretim üyeliğine kabul edilmiştir. Genel Doğa Tarihi ve Gök Teorisi başlıklı yapıtında evrenin oluşumunu tümüyle mekanik ilkeler ışığında açıklamaya çalışmıştır. Öne sürdüğü görüşler Laplace’ın bu konudaki kuramını öncelemiştir. Daha sonra bu kuram Kant-Laplace kuramı adını almıştır. Bunların yanı sıra Yer Ekseni Etrafında Dönerken Birtakım Değişikliklere Uğradı mı? Yer İhtiyarlıyor mu? Deprem Üzerine gibi çoğu fiziki coğrafya alanına ait yazılar bu dönemde, yani 1770 öncesi dönemde yer almaktadır.

1770’de Duyu Dünyası ve Düşünce Dünyasının Form ve İlkeleri başlıklı tezi ile profesör olarak atandı.

Kant’ın asıl eleştirel dönemi 1781’de yayımladığı Salt Aklın Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft) adlı yapıtıyla başladı çünkü yapıt baştan sona geleneksel felsefe tutumlarının eleştirisi üzerinde yükselmektedir. Bu yapıtın ardından 1788’de Pratik Aklın Eleştirisi (Kritik der Praktischen Vernunft), 1790’da Yargı Gücünün Eleştirisi (Kritik der Urteildkraft) yayımlandı. Bunların dışında İlerideki Her Bir Metafiziğe Önsöylem (Prolegomena zu einer jeden künftigen Metaphysik), Ahlak Metafiziğinin Temelleri, Ahlak Metafiziği, Dünya Yurttaşlığı Bakımından Bir Genel Tarih Tasarımı, Sonsuz Barış Üstüne, Aklın Sınırları İçindeki Din, Pragmatik Bakımdan Antropoloji gibi yapıtları da yayımlanmış ve her biri kendi alanında ses getirmiştir.

Kant’ın düşüncelerinin gelişimi başlıca iki döneme ayrılır. 1770’den önceki döneme eleştiri-öncesi dönem, 1770’den sonraki döneme ise eleştirel dönem denir. Kant olgunluk dönemi felsefesini eleştirel idealizmin bir formu olarak betimlemiştir.

Kant’ın eleştiri-öncesi görüşleri büyük ölçüde doğa felsefesi alanına ve bu dönemde ele aldığı metafizik kavramları da büyük ölçüde doğa felsefesi alanına aittir.

Buna karşın Kant, tanrısal aklın her şeyi esas yapıya uygun birtakım niteliklerle donatarak ortaya koyduğunu ve fiziko-teolojinin yani doğanın kitabından tanrının okunmasının en doğru yolunun bu olduğunu ifade eder.

Kant’ın doğal felsefenin alanından sıyrılarak salt felsefe alanına geçişi 1770’de yayımlanan Duyu Dünyası ve Düşünce Dünyasının Form ve İlkeleri adlı yazısı ile gerçekleşir. 1781’e dek yeni bir yapıt vermediğine göre Kant’ın eleştirel dönemini bu tarihten başlatmak yanlış olmaz.

1770 yılında Latince kaleme aldığı Duyulur ve Düşünülür Dünyaların Form ve İlkeleri Üzerine başlıklı tezinde zaman ve uzamın varlığın ilkeleri değil, algı yetimizin formları olduğunu savundu. Duyulur dünya (mundus sensibilis) biz insanların duyu algısına verilen bir dünyadır. Kant bu yazıda duyulur dünya ile düşünülür dünya (mundus intellegibilis), duyu bilgisi ile akıl bilgisi ve yine duyu bilgisine götüren duyarlık ile akıl bilgisine götüren anlama yetisi arasında ayrım yapmaktadır.

Salt Aklın Eleştirisi’ne Giriş

1781 yılında yayınlanan Salt Aklın Eleştirisi’nde Kant felsefi sistemini transcendental idealizm olarak adlandırır.

Salt Aklın Eleştirisi’nde ele alınan başlıca sorular şunlardır: İnsan hangi alanlarda geçerli bilgi ortaya koyabilir? Bu bilginin sınırı nereye dek uzanır? Geçerli bilgiden ne anlaşılmalıdır?

Metafizik sistemler duyusallığı aşarak salt aklın kavram ve ilkeleri ile kotarıldığı için Kant insanda özellikle salt aklın bilişsel güçlerinin neyi başarıp neyi başaramayacağı konusu ile yakından ilgilenmiştir. Burada salt akıl deyince duyu deneyimiyle hiçbir ilişkisi olmayan, tümüyle ussal kavramlarla iş gören akıl yetimizi anlamaktadır.

Kant Salt Aklın Eleştirisi’nde bilgi türlerini ve bunlara karşılık gelen zihinsel yetileri araştırır. Ele aldığı bilgi türleri matematik, doğa bilimleri ve metafiziktir. Bunlara karşılık gelen zihinsel yetilerse duyarlık, anlık ve salt akıldır.

Kant, neden böyle bir metafizik eleştirisine gereksinim duyduğunu henüz yapıtının önsözünde ortaya koyar. Metafiziğin ele aldığı temel sorunlar tanrının varoluşu ve doğasının ne olduğu, insanın gerçekten istenç özgürlüğüne sahip olup olmadığı ve insan ruhunun ölümsüz olup olmadığıdır.

Kant bilgi türlerini önce a priori ve a posteriori olarak, ardından analitik ve sentetik olarak ayırır. Sonra bunlar arasında ilişki kurma yoluna gider. Kant’a göre analitik yargıların temel ilkesi çelişmezliktir ve bu yüzden her analitik yargı a prioridir. Kant, bir yargının hem sentetik hem a priori olabileceğini söyleyerek ilk kez sentetik a priori yargı kavramını ortaya koydu.

Transsendental Estetik

Duyusal bilgide a priori bir bilgi ögesi olup olmadığı sorusuna Kant, bu görevi Transsendental Estetik alt başlığı altında bakarak gerçekleştirir. Estetik teriminin burada ‘güzelin duyumlanması’ anlamındaki estetik terimi ile hiçbir ilişkisi yoktur. ‘Estetik’ terimi Grekçe ‘aisthesis’ (duyularla, algı yoluyla kavrama) teriminden gelmektedir. Kant da ‘estetik’ terimini köken anlama uygun olarak kullanmıştır. Çünkü bu alt başlık altında Kant, zihnin duyu yetisini (duyarlığı) inceleme işine girişir.

Kant’a göre her bilgide algı ve kavram olmak üzere iki yan vardır. İlki duyularımızla, ikincisi anlama yetimizle ilgilidir ve duyusuz kavramlar boş, kavramsız duyular kördür.

Uzay ve zaman idelerimizin bir araştırması gösterir ki bu ideler maddenin değil ama bizim deneyimimizin formudur. Bir başka deyişle duyu/duyarlık yetimizin formlarıdır. Biz onlar aracılığıyla, bir şey duyularımıza verildiği zaman, dağınık olan duyusal verileri yapılaştırarak algılarız. Bir başka deyişle duyu verilerini verildikleri anda zaman ve uzam formları içinde alırız. Kant, uzay ve zamanın sadece bir görü (intuition) değil ama a priori görüler olduğu sonucunu çıkarır. Şu hâlde birer kavram olmayan zaman ve uzay, duyulara dayalı algının formlarıdır.

Salt görü ya da algı ya da form geometriden matematiğin tüm öteki dallarına kadar, tüm matematiksel düşünme için çok önemlidir ve Kant pek çok yerde bunu kanıtlamaya devam eder. Burada önemli olan nokta şudur: Salt görü ya da salt uzam formu üzerinde matematiksel ve geometrik işlemleri yapabildiğimize göre salt matematiğin ve geometrinin tüm yargıları sentetik a priori yargılardır.

Kant’a göre Transsendental Estetiğin en önemli sonuçlarından biri, zaman ve uzayın “transsendental idealite”sidir. Buna göre içsel duyu da dâhil, duyular aracılığıyla bildiğimiz her ne varsa fenomenaldir, yani salt bir görünüştür, bir görüngüdür. Buna göre zaman ve uzay mutlak bir gerçekliğe sahip değildirler. Bunlar ideal varlıklardır. Burada idealin anlamı zaman ve uzayın insanın duyu yetisinde bulunan kavrayış formları olmalarıdır.

Zaman ve uzam algı yetimizde bulunan salt görüdürler. İçinde devindiğimiz ve bilimlerle yasalarını kavramaya çalıştığımız dünya ise salt bir görünüş dünyasıdır ve bu nedenle insana bağlı bir dünyadır. Ama bu transsendental idealizm, doğa bilimlerinin araştırdığı, duyu algılarımızın kendisinden geldiği doğanın tam bir gerçekliğini kabul eder. Transsendentalin anlamı, bilen özne olarak zihnimizin içindekileri olduğu gibi, zihnimizin dışında yer alanları da bilebileceğimizdir. İdealizmin anlamı ise zihnimizin dışında yer alanları kendi zihinsel yapımıza göre bilmekte olduğumuzdur.

Transsendental Analitik

Kant Transsendental Analitik başlığı altında anlama yetisini inceler. Bu yetinin temel işlevi düşünmedir. Kavramlarımızı oluşturan ve yargılar öne süren düşünme yetisi insan zihinselliğinin en önemli işlevlerinden biridir. Yargılar öne sürme sonucudur ki nesnelere ilişkin bilgilerimiz oluşmaya başlar. Ancak bu yeti, duyarlığımızın sağladığı veriler olmaksızın bilgiyi oluşturamayacaktır. Duyularımız bize nesnelerden ilk izlenim olarak gelen verileri sağlar, anlama yetimiz kavramlar aracılığıyla bu veriler üzerinde düşünür ve bu şekilde anlama yetimiz yargıda bulunarak bir bilgi ortaya koymuş olur.

Kant’a göre anlama yetimizin (Verstand) yasaları ya da Kant’ın yeğlediği terimlerle a priori kavramları elbette vardır. Kant, bunlardan kategoriler terimiyle söz etmektedir. Bu kategoriler duyu yetimizin sağladığı verilerin düşünülebilmesi için zorunlu koşullar olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

Kant’a göre anlama yetimizin on iki kategorisi vardır.

  1. Nicelik kategorileri: birlik (ölçü), çokluk (büyüklük) tümlük (bütünlük).
  2. Nitelik kategorileri: olgusallık, değilleme, sınırlama.
  3. İlişki kategorileri: töz-ilinek, neden-etki (nedensellik), etki-edilgi (karşılıklı etkileşim; birliktelik). (Bu kategorinin kavram çiftleri ile ifade edilmesi doğru olur. Çünkü ilişki daima en az iki şey arasında kurulur).
  4. Tarz (Kip) kategorileri: olanak-olanaksızlık, varlık yokluk, zorunlu-olumsal. (Bu kategoride ise varolan bir tarzın zıttı da söz konusudur).

Bunlara karşılık gelen yargı tipleri ise sırasıyla şunlardır:

  1. Nicelik açısından yargılar: Tümel, tikel, tekil.
  2. Nitelik açısından yargılar: Olumlu, olumsuz, sonsuz.
  3. İlişki açısından yargılar: Kesin, koşullu, ayrık.
  4. Kiplik (modalite) açısından yargılar: Olasılı, önesürümlü, zorunlu.

Nicelik ve Nitelik Kategorileri: Duyarlığımızın sağladığı duyusal verileri bu kategorilerin ışığında kavramsal dokuya adapte ederek belirli tipten yargılar öne sürmüş oluyoruz.

İlişki Kategorileri: Aslında tüm nicelik ve nitelikler töz dediğimiz şeye yüklenir. Bu yönden bu kategori çok önemlidir, tıpkı Aristoteles’de de olduğu gibi. Töz kendisine yüklenenlerden önce gelir, töze yüklenen her şey töze göre ilinektir.

Tarz Kategorileri: Bir şeyin olması olanaklı görülebilir, bu olanak yerine gelirse bu şey varlık kazandı demektir, bu şey gerçekleştiğine göre demek ki varlığa gelmesi zorunlu imiş.

Transsendental Tümdengelim: Kant bu alt başlık altında anlama yetisinin a priori kavram ya da kategorilerinin deneyim olanağının a priori koşulları olduklarını göstermeye çalışır. Kuşkusuz uzay ve zaman da apriori deneyim koşullarıdır ama onlar nesnelerin henüz duyularımıza verilebilmelerinin zorunlu koşullarıdır. Burada yapılmak istenense kategorilerin, nesnelerin düşünülmeleri için zorunlu olarak istenen koşullar olduklarını göstermektir.

Transsendental Tamalgının Birliği: Kant’a göre bir bilgi nesnesi “kavramında içerilen duyu verileri birleştirilmiş olan” olarak tanımlanır. Şu hâlde sentez-bireşim olmaksızın nesnelerin hiçbir bilgisi olamaz. Sentez, anlama yetisinin spontanitesinin bir edimidir. Duyu verilerinin bireşimi kavramlarının yanı sıra bağıntılama ya da birleştirme düşüncesi bir başka ögeyi daha kapsar, bu da “algıların bireşimli birliğinin tasarımı” olarak betimlenebilir. Buradaki birlik tasarımı nicelik kategorileri arasında adı geçen birlik kategorisinden farklı bir şeydir. Aslında ister birlik isterse bir başkası olsun herhangi bir kategorinin uygulanması, şimdi sözü edilen birliği öngerektirir. Burada sözü edilen algılayan ve düşünen bir özne ile ilişkiyi içeren bir birliktir. Kant buna “transsendetal tamalgının birliği” der.

Duyu verilerinin sunduğu karmaşa, tek bir öz bilinç tarafından bağlanmadıkça -ki bu bağlanma işi kategorilerin uygulanmasıyla gerçekleşir- nesnel deneyim ya da nesnelerin bilgisi elde edilemez.

Kant, duyarlık ile anlama yetisi arasında aracılık yapma yetisi olarak imgelemi öne sürer. İmgelemin, kategori şemalarını ve bunların taşıyıcılığını üstlendiğini öne sürer. Bu işleme Kant, “kategorilerin şemalandırılması” demektedir. “Bir şema, bir kategoriyi, görüngülere uygulanmasına izin verecek bir yolda sınırlayan imgelerin üretimi için bir kural ya da bir işlemdir, şu hâlde şemanın kendisi bir imge değildir.

Doğada olup bitenler, zaman ve uzay koşulları içinde gerçekleşir; zaman ve uzay ise, bildiğimiz gibi duyarlığımızın a priori formlarıdır ki fenomenler bize zaman ve uzay formları içinde verilirler. Bir başka deyişle biz algıladığımız nesneleri ancak zaman ve uzay formları içinde algılarız. Anlama yetisinin ya da salt doğa biliminin ilkelerini, bir başka deyişle kategori şemalarını Kant kategori sınıflamasına uygun olarak dört ana başlık altında toplamaktadır:

  1. Zaman ve uzaya bağlı algının aksiyomları.
  2. Algının beklentileri (antisipasyonu).
  3. Deneyimin analojileri.
  4. Empirik düşünmenin postülatları.

Algının aksiyomları: İlke: “Algıladığımız her şey uzamlı büyüklüklerdir.” Bu ilke matematiğin doğa bilimlerinde uygulanmasını sağlar. Matematik, duyarlığın zaman ve uzam formları içinde üretilmiş olsa bile, anlama yetimizin nicelikleri düşünme kategorisi bu ilkeye bağlı olarak çalışır.

Algının Beklentileri: İlke: “Tüm görüngülerde duyumun ve ona nesnede karşılık düşen olgusalın yeğin bir büyüklüğü, eş deyişle, bir derecesi vardır.” Tüm algılar uzamlı büyüklükler olacaktır ve tüm duyum içeren empirik algıların yoğunluklu (intensive) büyüklükleri olacaktır. Bu iki ilke Kant’ın ifadesine göre kategorilerin matematiksel kullanımlarının ilkeleridirler. Bu ilkeler ayrıca Kant’a göre dinamik ilkelerdir ve yine ayrıca bu ilkeler oluşturucu ilkelerdir.

Deneyimin Analojileri: Şemalaştırılmış ilişki kategorilerine karşılık düşen sentetik apriori ilkelere Kant üç ilke olarak yaklaşır. Bu ilkeler zamanın üç modusunu karşılarlar. Bunlar, süreklilik, ardışıklık ve eş zamanlılıktır. Bunlardan birincisi, tözün kalıcılığı ilkesidir. İkinci İlke: “Tüm değişimler neden ve etki bağıntısı yasasına göre yer alırlar.” Üçüncü ilke: “Tüm tözler uzayda aynı zamanda algılanabilir oldukları sürece, baştan sona etkileşim içindedirler.” Kant bunları deneyimi düzenleyici ilkeler olarak dile getirir.

Empirik Düşünmenin Postülatları: Bu bölüm olasılık, olgusallık ve zorunluluk kavramlarının eleştirel bir bakışla bir açıklamasını vermektedir.

Fenomenler ve Kendinde Şeyler: Anlama yetisinin kategorileri, bize nesnelerin bilgilerini ancak empirik görüye uygulandıkları ölçüde verebilirler. Kant, nesnelere ilişkin bilgimizi fenomenal olgusallıkla sınırlasa da sadece fenomenlerin olduklarını ileri sürmek için nedenimiz olmadığını söyler. Kant sınırın ötesi için numennoumenon sözcüğünü ileri sürer. Bu terimin sözcük anlamı düşünce nesnesi demektir. Numen kavramı genelde sınırlayıcı bir kavramdır ve kendilerinde- şeyleri eş deyişle görünmeyen yanları açısından düşünülen şeyleri numenler olarak adlandırmak uygun olmaktadır.

Transsendental Diyalektik

Salt anlama yetisi kategoriler içerdiği gibi, dar anlamda salt akıl da ide adı verilen a priori birtakım kavramlar taşır. Kant’ın salt akla ilişkin olarak sözünü ettiği ideler, tanrı, evren (kosmos) ve ruh ideleridir. Salt akıl bu ideleri yapısında taşımaktadır. Bir başka deyişle insan aklı bu ideleri ister istemez üretiyor.

Kant fenomen, numen ayrımını ele alırken tanrının fenomen değil numen olduğunu, bir kendinde-şey olarak tasarlanması gerektiğini savunur. Numenin ise nesnel bir bilgisi olamaz çünkü insan zihni kendinde-şeyi algılayabilmek için donatılı değildir. İnsan zihni deneyimin sınırlarını aşamaz, kendinde şeylerin duyusal olmadıkları için deneyime konu olamamaları ölçüsünde insan evrenin en son olgusallığı diyebileceğimiz numen dünyasını ontolojik olarak olgusal doğası açısından bilemez. Bu alanda sonsuza dek bilinemezci olarak kalmak zorundadır. Kant’ın bu yaklaşımına agnostik realizm denilmektedir.

Kant’a göre, salt aklın üç temel idesi vardır: Bunlar ruh, evren (kosmos) ve tanrı ideleridir. Belirttiğine göre bu idelere uygun üç skolastik metafizik yapılmıştır. Bunlarda biri ussal psikoloji, ikincisi ussal kozmoloji, üçüncüsü ussal teolojidir.

Ruh İdesi: Kendimizde bulduğumuz bir ben-birliğinden hareketle hiçbir koşula bağlı olmayan bir ruhun varolduğuna ilişkin yargılara varmak yanlış sonuç çıkarmak olur. Kant, buna karşın ruh idesinin salt aklın varlık yapısı gereği olduğunu, kendi yerini ve işlevini koruyacağını öne sürer. Kant ikinci Eleştirisi olan Pratik Aklın Eleştirisi’nde bu ideyi yeniden ele alacaktır.

Evren İdesi: Kant Salt Aklın Antinomileri adlı bölümde evren idesine ilişkin bazı uslamlamalarda bulunmaktadır. Kant burada şu düşünceleri öne sürer. Evren idesi, duyarlığın zaman ve mekân formları içinde devinen biz insanlar için içi doldurulamayacak olan boş bir kavramdır. Çünkü biz insanlar için gerçek bilgi deneyimin koşulları içinde olanaklıdır. Deneyim alanının zaman ve uzay koşulları bizi sonsuza götürse de bu bize sonsuz olan mutlak olan üzerine bir yargıya varma hakkını vermez. Çünkü biz düşüncemizde bütünü kavrayarak koşulların ötesinde olan, hiçbir koşula bağlı olmayan bir bütünlüğe ulaşmayı istediğimiz anda, yanılsama (illusion) başlar.

Tanrı İdesi: salt usun üçüncü idesi olarak ele alınan ide Tanrı idesidir. Bu ide ile ussal teoloji uğraşmaktadır. Kant kitabının Tanrı idesini ele alan bölümüne “Transsendental İdeal Üzerine” adını vermiştir. Tanrı idesinde hiçbir koşula bağlı olmayan ya da koşulların totalitesi ruhun ve her şeyin kendisine benzediği bir varlık düşünülmektedir. Dünyada eksiksiz bir varlıkla karşılaşmıyoruz. Her şey birtakım olumlu nitelikler ve güçlerden sınırlı bir biçimde pay almıştır. Her şeyin kendisine benzediği eksiksiz varlık, bütün realitelere sahip olan bir varlıktır. Her şey en yüksek derecede bu varlıkta bir araya gelmiştir. Salt usun bu idesi bir ens realissimum’dur. Yani bütün varlık olasılıklarını varlık türlerini en yüksek bir biçimde içine alan birleştiren bir varlık tanrıdan başkası değildir.

Kant üç çeşit tanrı tanıtlamasını örnek olarak ele alır: Bunlardan birincisi “ontolojik tanıt” olarak bilinendir. Bu kanıtı önce Ortaçağda Anselmus öne sürmüş, sonra da Descartes kullanmıştır. “En gerçek varlık” (ens realissimum) kavramından yola çıkarak tanrının varolduğu sonucuna giden bir uslamlamadır: Mantığın çelişmezlik ilkesine dayanarak “Tanrı tanımı gereği en gerçek varlık ise varolmadığını düşünmek çelişik olur, şu hâlde vardır.” sonucu çıkarılmaktaydı.

İkinci tanıtlama çeşidine Kant, “kozmolojik tanıt” adını vermektedir. Bu kanıtı Leibniz de contingentia mundi adı altında kullanmıştı. Burada evrenin olumsal (kontingent), rastlantıya bağlı varlığından bunun temeli olan ve rastlantıya bağlı olmayan bir varlığın gerekliliği sonucuna gidiliyor. Kant’a göre bu uslamlamadaki yanılsama nedensellik ilkesinin ontolojik bir ilke olarak ele alınmasıdır.

Kant, ele aldığı üçüncü çeşit tanrı tanıtlamasına teolojikfizik tanıtlar adını vermektedir. Bu tür uslamlamalar tanrının varlığını doğadan yola çıkarak tanıtlama yoluna gidiyor. Burada düşüncenin hareket noktası doğanın kendisi değil, doğa üzerine özel bir bilgiden hareket ediliyor. Biz doğada bir düzen, bir amaca uygunluk, bir güzellikle karşılaşıyoruz. Doğada kavranamaz ölçüde büyükten, gözle görülemeyen en küçük şeylere kadar her yerde bir düzenin bulunduğu ve bir birliğin hüküm sürdüğü görülmektedir. Canlı varlıklar dünyasında görülen düzen dikkat çekici ve etkilidir. Doğanın bu akıl almaz, şaşırtan düzeni insanı bu uyumun yaratıcısını sormaya yöneltir. İşte teolojik-fizik düşünüşün tanıtları bizi, doğayı bir plana bir düzene göre yaratan tinsel, yüce bir varlığa ulaştırır.

Evrene düzen veren bilge bir varlık tasarımı, “her şeyin ilk nedeni” düşüncesinin diyalektiğinden doğmaktadır. Aslında Kant’a göre insan bilgisi için böyle bir ilk nedeni bilebilmek olanaksızdır. Tanrı idesi insan aklının ürettiği bir idedir ama duyu dünyasını ve deneyim alanını aşan bu ideye ilişkin olarak, duyulara verilen nesneler gibi bilgi sahibi olunamaz. Çünkü Burada sentetik a priori yargılara ulaşmak olanaksızdır.