Ünite 4: İsyan ve Savaşların Gölgesinde Osmanlı Devleti (1821-1830)

Mora (Rum) İsyanı

Rumlar 1453’te İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı bünyesinde Müslümanlardan sonra en fazla nüfusa sahip millet olarak yaşamaya devam etmişlerdir. 18. yüzyıl ortalarından itibaren ulusal bilincin farkına varılmasıyla birlikte eğitim ve kültür alanında gelişim hızlanmıştır. Düşünürlerin öncülük ettiği bu gelişime zenginler ve din adamları da destek vermiştir. Antik Yunan mirasına Avrupa’da duyulan saygı ve köklerini burada arama çabası da Rumlara büyük cesaret vermiş, askerî ve siyasal destek sağlama düşüncesi onları daha kolay harekete sevk etmiştir.

1814 yılında Odesa’da üç Rum tüccar tarafından kurulan Filiki Eterya Cemiyeti ile bağımsızlık yolunda ilk somut adım atılmıştır. Filiki Eterya gizli bir şekilde üye sayısını arttırmaya çalışırken İstanbul, İzmir, Sakız, Sisam, Yanya, Bükres, Yas, Trieste, Peste ve Moskova gibi birçok şehirde şubeler açmıştır. 1818 yılında sadece İstanbul’da 17.000 üyesi bulunan cemiyet, 1820’li yıllarda 400.000 kişiye ulaşmıştır. Cemiyetin başına Rus Çarı I.Alexander’ın savaş yaveri Alexandros Ipsilanti getirilmiştir.

Rumların en büyük destekçilerinden birisi de Fener Rum Patrikhanesi ’dir. Fatih döneminde verilen geniş imtiyazlarla istiklaline kavuşan ve daha da güçlenen patriklik Bizans’ın tekrar canlandırılması düşüncesinden hiç vazgeçmemiştir. Rum milliyetçiliğini aşılamak dışında isyancılara maddî-manevî çok fazla destek olmuşlardır.

Alexandros Ipsilanti 6 Mart 1821’de 3000 kişilik bir grupla Prut nehrini geçerek Eflâk ve Boğdan’da Yaş şehrinde isyanın fitilini ateşlemiştir. Rusya ile sınır olan bu bölgede Rusya dışında Eflâk ve Boğdan beylerinden destek alacağını düşünen Ipsilanti amacına ulaşamamış isyan kısa sürede bastırılmıştır. Daha sonra Filiki Eterya Cemiyeti ve Fener Rum Patrrikhanesi’nin işbirliğiyle Mora’da başlatılan bu isyan çevre ada ve denizcilerin verdiği destekle kısa sürede büyümüştür. Müslüman halk kalelere sığınarak hayatta kalmaya çalışmış ancak çok sayıda kişi hayatını kaybetmiştir. 1821 Nisan ayında Mora’da yasayan 50.000 Müslüman nüfustan kimsenin kalmadığı, kaçamayanların hayatını kaybettiği anlaşılmaktadır. 1822 yaz aylarına kadar isyanın yayıldığı çevre illerde de benzer durumlar yaşanmış, binlerce kişi hayatını kaybetmiştir.

İsyanın güç kazanmasında Mora yarımadasını kontrol eden Yanya valisi Tepedelenli Ali Paşa’nın asi ilân edilerek vezirlikten azledilmesi ve bunların sonucu isyan etmesi de etkili olmuştur. Sert bir idareci olan Tepedelenli’nin idareciliğinde, etnik köken ve inanç ayrımı yapmaması, bazen farklı grupları çatıştırmaktan çekinmemesi gibi sebepler onun gücünü arttırmıştır. Dolayısıyla bu gücün ortadan kalkması Rumların ve bölgedeki diğer unsurların daha rahat hareket etmelerine sebep olmuştur.

Meselenin ciddiyeti karsısında devletin Patrikhane ve bürokrasideki Rumlara bakısı da değişmiş ve ihanetle suçlanmışlardır. Rum bürokrat ve tercümanlar görevden alınmış, suçu sabit görülenler idam edilmiştir. 1823 yılında isyanın yoğunluğu azalsa da 1824’te tekrar şiddetlenmiş hatta Avrupa’dan Mora’ya yeni gönüllü grupları ve maddî yardımlar gelmiştir.

Avusturya, Osmanlı Devleti’ne zaman kazandırarak âsilerle basa çıkmasını kolaylaştırmak için meseleyi bir kongreye havale etmeye karar vermiş ve Rus Çarı’nı ikna ederek Petersburg’da bir kongre toplanmasını sağlamıştır. Sen-Petersburg’da başlayan görüşmelerde Sen-Petersburg Protokolü imzalanmıştır. Böylece bağımsız Yunan devleti yolunda ilk adım atılmıştır.

I. Nikola Yunan sorununu Rusya’nın yararına çözmeye çalışmak için Prut sınırına asker göndermiştir. Ardından 17 Mart 1826’da Osmanlı Devleti’ne başvurarak 1812 Bükreş Antlaşması’nın uygulamasında gördüğü aksaklıkların giderilmesi için görüşme teklifinde bulunmuştur. Osmanlı Devleti görüşme teklifini kabul etmiş ve yapılan görüşmeler sonucunda 7 Ekim 1826’da Sırbistan’ın özerkliğinin onaylandığı, Rumeli bölgesinde Rusya lehine düzenlemelerin yapıldığı Akkerman Sözleşmesi imzalanmıştır.

1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı

I. Nikola tahta çıktıktan sonra Yunan meselesini Rusya yararına çözmek için harekete geçmiş ve Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu zor durumdan da yararlanmak istemiştir. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldıran, Asakir-i Mansure-i Muhammediye isimli yeni ordusu henüz tam anlamıyla kurulamamış olan ve üstüne 1827’de Navarin’de donanmasını kaybeden Osmanlı Devleti’ne karşı bir savaşın şartlarının olgunlaştığı düşünülmektedir.

14 Nisan 1828’de Rusya’nın saldırıları ile başlayan savaş, Anadolu ve Rumeli kıyılarında geçmiş, Osmanlı Devleti daha ziyade savunma tertibatı almıştır. 20 Mayıs 1828’de Rusya’ya savaş ilân etmek durumunda kalan Osmanlı Devleti ilk Rus saldırılarında İsakçı, Tulçi, Ibrail ve Hırşova kalelerini kaybetmiştir. Anadolu’da da ağır yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Ahıska, Kars, Anapa ve Erzurum’u kaybetmiştir. Ekim 1828’de Rus orduları ancak Silistre’de durdurulabilmiştir. 1829 yılında devam eden Rus saldırılarında Silistre ve Edirne’nin kaybı durumun vahametini daha da arttırmıştır. Özellikle 20 Ağustos 1829’da Edirne’nin düşmesi Osmanlı Devleti’ni barış istemek zorunda bırakmıştır. Öte yandan Rus gemileri İstanbul Boğazı’na saldırırken Ege’deki bir filo da Çanakkale Boğazı’nı abluka altına almıştır.

14 Eylül 1829 yılında Rusya ile Osmanlı Devleti arasında Edirne antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre; Rusya, Tuna nehrinin ağzındaki adalar dışında, Rumeli’de işgal ettiği diğer yerlerden çekilecek ve Prut nehri savaştan önce olduğu gibi iki devlet arasında sınır olacaktı. Osmanlı Devleti Rusların Kafkasya, Gürcistan ve İran’dan aldığı Nahçivan ve Erivan’daki varlığını kabul edecek, Rusya da buna karşılık Erzurum, Kars ve Bayezıd’ı geri verecektir. Sırbistan ve Eflâk-Boğdan’a daha önceden verilen haklar genişletilecek, Eflâk-Boğdan voyvodaları kaydı hayat şartıyla atanacaktı. Rus ticaret gemileri Boğazlardan serbest olarak geçebilecek ve Ruslar Osmanlı topraklarında ticaret yapabileceklerdir. Ayrıca Osmanlı Devleti Yunanistan’ın kurulması ve bağımsızlığını öngören Londra Protokolü’nü kabul edecektir. Osmanlı Devleti Rusya’ya 10 milyon düka savaş tazminatı ödemeyi de kabul etmiştir.

Edirne Antlaşması’ndan sonra Londra’da Avrupa Devletleri ve Osmanlı Devleti arasında Yunanistan’ın sınırlarının belirlenmesi için toplanılmış, 3 Şubat 1830’da imzalanan protokol ile sınırları Mora’nın kuzeyinden geçen, Atik yarımadası ve Kiklat adalarını da içine alan bağımsız bir Yunan devleti kurulmuştur.

İngilizler ’in İran’a yardımları sonucu İran Bağdad ve Şehrizor bölgelerine düzenlemiş ve sonu gelmek bilmeyen sınır saldırıları başlamıştır. Bu saldırganlığa daha fazla sessiz kalamayan II. Mahmud, Ekim 1820’de İran’a savaş ilan etmiştir. Savaşta Osmanlı ordusu, Iran askeri karsısında varlık gösteremediği gibi İran kuvvetlerinin bir kolu Erzurum önlerine kadar gelirken bir diğeri ise Bitlis’i ele geçirerek Diyarbakır üzerine yürümüştür. İran 1822 yılında Osmanlı ordusunu bir kez daha yenilgiye uğratmıştır. Savaş sonrası gerçekleşen kolera salgını İran ile Osmanlı Devleti’ni barış arayışına yönlendirmiştir. Taraflar arasında 28 Temmuz 1823 günü Erzurum Antlaşması imzalanmıştır.

Fransa Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu zor şartları kullanmak istemiştir ve rotasını Cezayir’e çevirmiştir. Gerek kendi iç siyaseti gerek Avrupa devletlerinin müdahaleleriyle kuşatma uzun sürmüştür. Ancak 14 Haziran 1830’da 37 bin kişilik bir ordu Cezayir’e çıkarılabilmiş, yapılan birkaç savaş sonunda 5 Temmuz 1830’da işgal gerçekleşmiştir. 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan yeni çıkan ve Mehmet Ali Paşa isyanı ile uğraşan Osmanlı Devleti Fransa’nın Cezayir’i işgalini ancak protesto edebilmiştir.

1821-1830 Yılları Arasında Yapılan Başlıca Islahatlar

Merkezî bir yönetim için çalışmaya başlayan II. Mahmud bu amaçla idâri, askerî ve eğitim gibi pek çok alanda yenilikler yapmış ve ilklere imza atmıştır. Bunları yaparken III. Selim’in yaşadığı zaaf ve kararsızlıkları bizzat gören bir kişi olarak daha kararlı ve sağlam adımlar atmaya çalışmıştır.

Avrupa ile artan siyasi ilişkiler ve problemler yabancı dil bilen eleman eksikliğini ciddî manada gündeme getirmiştir. 23 Nisan 1821’de Tercüme Odası kurularak devlet kendi dil bilen elemanlarını ve diplomatlarını yetiştirme yoluna gitmiştir. Beylikçi Efendi’nin nezaretinde dil eğitimi verilecek Lisan Odası ile buradan yetişecek mütercimlerin çalıştığı Tercüme Odası olmak üze-re iki kısma ayrılan Tercüme Odası’nın basına da Yahya Naci Efendi getirilmiştir.

II. Mahmud 1824 yılında yayımladığı bir fermanla ilköğretimi zorunlu hâle getirmiştir. Ferman içeriğinden İstanbul’u kapsadığı anlaşılmaktadır. İstanbul’da uygulanmasında dahi isyanlar, savaşlar gibi yoğun gündemden dolayı sıkıntılar yaşanmıştır. Ülke genelinde uygulanması ancak Tanzimat döneminde gerçekleşecektir. Yine de eğitim tarihinde zorunluluğu dile getiren ilk belge olması açısından önem taşımaktadır

I. Murat zamanında padişahların maiyyetinde daimi ücretli askerlerden kurulan Yeniçeri Ocağı, Osmanlı Devleti’nin büyümesinde ve genişlemesinde önemli rol oynamıştır. Yaklaşık iki buçuk yüzyıl düzenli bir şekilde isleyen ocağın kuralları, 17. yüzyılın ilk yarısında bozulmaya başlamıştır. Devlet adamları özellikle 18. yüzyılda bozulmayı görerek çeşitli tedbirler almaya başlamışlardır. Yapılan düzenlemeler ve alınan tedbirlere rağmen bozulmanın önüne geçilemem is ve ocak bir sorun odağı hâline gelmiştir. 19. yüzyıl baslarında tamamen bir isyan yuvası hâline gelen Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmanın ne kadar zor bir is olduğunu bilen III. Selim “ Nizam-ı Cedid ” çerçevesinde bazı düzenlemelere girişmiş ise de yine onların tepkileri yüzünden vazgeçmek zorunda kalmıştır. II. Mahmud da başlangıçta ıslah çalışmalarına girişmiştir. Bu süreçte “ Eşkinci ” adıyla yeni ve talimli bir askerî ocak oluşturulmuştur. 15 Haziran 1826’da bazı çıkar çevrelerinin de desteğiyle ayaklanan yeniçeriler istekleri kabul edilmeyince taşkınlığa ve yağmaya devam etmişlerdir. Bunun üzerine Sancak-ı şerif çıkarılarak halk altında toplanmaya davet edilmiş, II. Mahmud’un kararlı tutumu, devlet ileri gelenleri ve ulemanın desteği karsısında yeniçeriler zor duruma düşmüşlerdir. Geri adım atılmadan verilen bu kararlı mücadele sonunda yeniçeriler darmadağın edilmiş ve kışlaları yakılmıştır. Ertesi gün çıkarılan fermanla Yeni- çeri Ocağı’nın tamamen ortadan kaldırıldığı ilân edilmiştir. Bu olay Osmanlı tarihinde önemine izafeten “ Vak’a-i Hayriye ” olarak adlandırılmıştır. Yeniçeri Ocağı’nın yerine “ Asakir-i Mansure-i Muhammediye ” ismiyle yeni bir ordu kurulmuştur.

II. Mahmud döneminin önemli gelişmelerinden biri de kılık-kıyafet konusunda yaşanan değişimdir. Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra yerine kurulan Asakir-i Mansure ordusu ile birlikte ordunun kıyafetinde başlayan değişim padişahın sahsında devlet memurları ve daha sonra halka da yayılmıştır. Buna göre binbaşılar gibi bazı rütbe mensuplarının yedi sekiz dilimli çuha kalpaktan yapılmış “şubara” denilen bir baslık giymeleri öngörülmüş ancak daha sonra güneş ve yağmura karsı dayanıklı olmadığı gerekçesiyle onlara da “fes” zorunluluğu getirilmiştir.

Mekteb-i Tıbbiye, 1827 yılında modern tıp eğitimi vermek üzere İstanbul’da askerî bir okul olarak açılmıştır.

Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin, Asakir-i Mansure-i Muhammediyye’ye hizmet edecek tabip ve cerrahların yetiştirilmesi için önerdiği okul, 14 Mart 1827’de Sehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda öğretime başlamıştır.