Ünite 4: İstanbul’un Fethinden Augsburg Antlaşmasına Kadar Avrupa Tarihi (1453-1555)

İstanbul’un Fethinden Sonra Avrupa’nın Genel Durumu

1453 Castillon zaferinden sonra Fransızlar Guyenne’i İngilizlerden geri aldı. Böylece Yüzyıl Savaşları tamamlanmış oldu. İngilizlerin elinde sadece Calais kenti kaldı. Yüzyıl Savaşlarının önemli bir sonucu olarak Fransızlar arasında milli duygu uyanmıştır. Bu milli duygu kavramı o günkü anlamının dışında, krala karşı sadakati içermekteydi. Fransa, Yüzyıl Savaşlarında nüfusunun yarısını kaybetmesine rağmen 15. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’nın en kalabalık nüfusuna sahip ülkeydi. Ayrıca zenginlik ve teşkilatlanma bakımından da Fransa en iyi konumdaydı.

Yüzyıl Savaşlarından mağlubiyetle ayrılan İngiltere 1455 ile 1485 yılları arasında Lancaster ve York hanedanları arasında baş gösteren Güller Savaşına sahne olmuştu. Bu Güller Savaşı tahta hak iddia eden IV. Edward, III. Richard ve VII. Henry arasında olmuştur. 1485 yılında III. Richard ölünce York’lu Elizabeth ile evlenen VII. Henry Tudor, iki krallık hanedanını birleştirerek, iki tarafın rekabetine de son vermiştir. Bu tarihlerde İngiltere’nin nüfusu yaklaşık olarak üç buçuk milyon olmakla beraber İskoçya ve İrlanda henüz İngiltere’ye dahil değildi.

İspanya’da Reconquista yani İber Yarım Adasının Müslümanların elinden alıp yeniden Hristiyanların eline geçirme süreci Endülüs döneminde (711-1492), 8. yüzyıldan başlayarak 1492 yılında son Endülüs devletinin çöküşüne kadar sürmüştür. Bu süreçte Aragon, Castilla, Navarra ve Portekiz gibi Hristiyan krallıkları uzun süren savaşlarda yer almışlardır. 1469’da Aragon Kralı olacak Ferdinand ile Castilla kraliçesi olacak İsabel’in evlenmesi, İspanya tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. İspanya, aynı yönetime ve dış ilişkilerinde aynı diplomasiye tabi olan Castilla ve Aragon olmak üzere iki otonom devletten oluşmaktaydı. Tek yönetim getirilmesine rağmen bu iki devlet birleşmeyi kabul etmemiştir. Ferdinand ile eşi İsabel’in idare ettiği İspanya 15. yüzyılın sonunda altı yedi milyon civarında bir nüfusa sahipti. 1483’te, İspanya güneyde Granada Emirliği, kuzeyde Navarra Krallığı, İber yarımadasının büyük bir kısmını elinde bulunduran Castilla Krallığından oluşmaktaydı. İspanya’nın birleşmesi 1516 yılında Ferdinand ve İsabel’in torunu olan Şarlken’in İspanya Kralı olmasıyla tamamlanmıştır.

Portekiz krallığı 1079 yılından beri bağımsız bir siyasi birimdi. Atlantik sahilinin büyük bir kısmına sahip olan Portekiz krallığı küçük bir ülke olmasına rağmen sömürgecilik emelleri oldukça yüksekti. Afrika kıyılarına bu amaçla 1450 tarihlerinden itibaren keşiflerde bulundu. Batı Afrika’da yer alan Mali İmparatorluğu ile altın ve köle ticaretini geliştirdi.

15. yüzyılın sonunda İtalya siyasi bütünlükten yoksundu ve yarımada üzerinde yedi küçük devletçik bulunmaktaydı. İtalya’nın bölünmüş olduğu bu devletçikler birbirinin gücünü kıskandığı için güçlenen taraf olduğunu görünce ona karşı hemen değişik ittifaklar kurma yolunu tercih ederlerdi. Birbirlerini takip etmek için her başkentte daimi temsilcilikler kurulmuş ve böylelikle modern diplomasinin temelini oluşturmuşlardır.

15. yüzyılın ikinci yarısında, Avrupa’nın ortasında geniş bir bölge içerisinde kutsal Roma Cermen İmparatorluğu yer almaktaydı. Bu İmparatorluk üçü kilise temsilcisi dördü laik olmak üzere yedi seçmenin oluşturduğu bir meclisin seçtiği imparator tarafından yönetiliyordu. Pek çok küçük devletten oluşan bu İmparatorlukta yönetici olarak prensler, din adamları ve laikler vardı. Prenslik aileleri arasından en güçlüsü Habsburg sülalesiydi. Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu içerisinde İsviçre Konfederasyonu da yer almaktaydı. Bağımsız olan bu konfederasyonda Avrupa’nın çeşitli ordularında aranan ücretli askerler olan İsviçreliler yaşardı.

Kuzey Avrupa’da Danimarka, Norveç ve İsveç birliği yer almaktaydı. 1397 yılında Danimarka, Norveç ve İsveç krallıkları Kraliçe Margaret’in önderliğinde Kalmar birliğini oluşturmuşlardı. Birliğin amacı, Baltık bölgesinde faaliyet gösteren Alman kuvvetlerine karşı savunma hattı oluşturmaktı. 1525 yılında İsveç birlikten ayrılmış, Norveç, Danimarka önderliğindeki bu birlik içerisinde 1815 yılına kadar yer almaya devam etmiştir. Danimarka, boğazların kontrolünü elinde tuttuğu için ticari anlamda gelişmiş ve zenginleşmişti. Böylelikle Kopenhag ticaretin geliştiği merkez olmuştur.

Doğu Avrupa’da ise Büyük Polonya, Osmanlı Devleti ve Moskova Knezliği yer almaktaydı. Ortaçağ’da Polonya kralın yönettiği feodal bir devletti. Ancak devlet içerisinde merkezi otorite mevcut değildi. Moskova Knezliği 13. Yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı. Rus Knezlikleri, Moskova Knezliğinin hakimiyetini tanıyarak tek bir devletin çatısı altında birleşmişlerdir. III. İvan döneminde Rusya Moğol hakimiyetine son verip Knezliğin sınırlarını genişletmiştir. III. İvan, kendisini Bizans İmparatorlarının sonuncusu olarak ilan ederek Rusya’yı Bizans’ın devamı olarak gördüğünü ilan etmiştir.

İstanbul’un Fethi ile 15. yüzyılın ikinci yarısında Doğu Avrupa’da İmparatorluk haline gelen Osmanlı Devleti, Anadolu ve Balkanlara yayılmış durumdaydı. Fatih Sultan Mehmet döneminin sonlarında Osmanlı Devletinin sınırları içerisinde Bulgaristan, Mora, Teselya, Arnavutluk, Makedonya, Kosova, Sırbistan’ın büyük bir kısmı, Bosna Hersek dahil edilmişti.

Eflak Prensliği Osmanlıya haraç öder durumdaydı. Anadolu’da Trabzon Rum İmparatorluğu alındıktan sonra Osmanlı Devleti Fırat Nehrine kadar uzanmıştı. Bundan sonraki süreçte Osmanlı Devleti, güneye doğru genişleyecektir.

Yeni Çağın Başında Avrupa Ekonomisi ve Yeni Coğrafi Keşifler

1337-1453 yılları arasında meydana gelen Yüzyıl Savaşları sonrasında Avrupa, büyük bir ekonomik kalkınmaya sahne oldu. Tarımda, toprağı işlemede ve

hayvan yetiştiriciliğinde büyük bir ilerleme kaydedilememişti. Demir arabalarının sayısının artması, tarımla uğraşan köylünün hayatını kolaylaşmıştı. Yine bu dönemde, tekstil imalatı ve maden endüstrisi, gelişme göstermişti. Maden ocaklarında demir, bakır, kalay, şap, tuz ve gümüşlendirilmiş kurşun elde edilmekteydi. Taş kömürü işletmeciliği sayesinde Belçika ve İngiltere gibi bölgelerde, artan yakıt ihtiyacına cevap verilmekteydi. Hollanda’nın Anvers Limanı, Avrupa’nın ürünlerinin başlıca dağıtım merkezi haline gelmişti. Fransa ve Venedik’ten getirilen ipekli kumaşlar ile Venediklilerin Suriye ve Mısır’dan getirdikleri Uzak Doğu şapı ve baharatı Anvers’e ulaşıyordu.

Almanlar ise, Karadeniz ve Baltık Denizinde yapılan ticaret trafiğini ellerinde bulundurmaktaydılar. Hollandalılar ve İngilizler ise onlarla rekabet halindeydi. Kuzey denizi ve Baltık denizi arasındaki bağlantıyı sağlayan boğazın denetimini elinde bulunduran Danimarka, boğazlardan geçen gemilerden geçiş ücreti almaktaydı.

15. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da sanayi ve ticaret alanında gözlemlenen gelişme önemli miktarda sermaye birikiminin oluşturulmasını doğurdu. Bu sermaye birikimi ihtiyacı, Floransa ve Augsburg’da kurulan bankalar sayesinde giderildi. Ancak, ticaret yoluyla gelen ve işletilen maden Avrupa’daki nakit madeni para ihtiyacını karşılayamıyordu. Bu ihtiyaç, Avrupalıların coğrafi keşif seyahatlerinin başlıca sebebi olmuştur.

Avrupa nüfusunu Ortaçağ ile 15. ve 16. Yüzyıl boyunca etkileyen üç önemli faktör vardır:

  1. Savaş
  2. Açlık
  3. Veba

Çeşitli bölgelerde savaş ve hastalıkların etkisiyle farklı derecelerde yıkıcı sonuçlar görülmüştür. 1340 yılında nüfusu yetmişüç milyon olan Avrupa, yüzyıl içerisinde elli milyona gerilemiştir. Ayrıca bu dönemde, Almanya ve İngiltere’de çok sayıda yerleşim birimi yok olmuştur. Ancak 15. Yüzyılın ortasından itibaren Rönesans’ın başlangıcıyla Avrupa’daki nüfus artma eğilimi göstermiştir. Bu dönemle birlikte İtalya, İspanya ve Fransa’da nüfus artışı görülmüş, 16. Yüzyılın başında ise, Avrupa’da nüfus yoğunluğu bakımından en kalabalık bölgeler Hollanda ve İtaya olmuştur. Ayrıca bu bölgelerde şehirleşme oranı en üst düzeydeydi. İtalya’da Napoli, Venedik, Milano ve Floransa olmak üzere dört büyük şehir bulunuyordu.

Etkisini 1348’den 1670’e kadar gösterecek olan Kara Veba, savaştan sonra Avrupa’nın nüfus artışını engelleyen başlıca nedenlerden biri olmuştur.

14. yüzyıldan 16. yüzyılın ortalarına kadar uzanan dönem Avrupa tarihi açısından Coğrafi Keşifler Dönemi olarak adlandırılabilir. Bu dönemi hazırlayan, birtakım koşullar arasında şunlar sayılabilir:

  • Dönemin bilim adamlarının Greklerin ve Romalıların coğrafi teorilerini yakından tanıması;
  • M.S. II. yüzyılda yaşamış Ptolemeos’un dünyanın tek bir okyanus tarafından çevrelendiği teorisi;
  • Dünyanın yuvarlak olduğunu ifade eden teoriler;
  • Avrupalılar arasında Asya Kıtasının doğuya daha çok yayıldığı ve bundan dolayı Batı Avrupa’ya daha yakın olduğu inancı;
  • Pusulanın keşfi;
  • Yıldızlara ve güneşe göre enlem hesaplanabilmesi;
  • Okyanus dalgalarına dayanıklı karavela denilen gemilerin imal edilmesidir.

14. ve 15. yüzyıllarda deniz keşifleri Atlas Okyanusu üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu dönemde Yeni Dünya ve Kanada kıyıları keşfedilmiş ve başta Portekizliler olmak üzere diğer Avrupalılar arasında Çin, Japonya ve Hindistan gibi Uzak Doğu ülkelerine deniz yoluyla ulaşılması düşüncesi ortaya çıkmıştır. 15. yüzyılın ilk yarısında Afrika’da elde edilen altın, Akdeniz’in Cezayir kıyılarına kervanlarla nakledilmekteydi. Buradan Cenevizlilerce alınıp Avrupalılara satılmak üzere götürülüyordu. Portekizliler, bu ticareti Cenevizlilerin elinden almıştır. O dönemde daha çok Afrika’nın batı kıyılarıyla ilgilenen Portekizliler Ümit Burnu’na ve Ekvatora ulaşmışlardır. Ayrıca Afrika’nın doğu kıyısından hareketle sıcak rüzgarı takip ederek Hindistan’a ulaşılabileceğini de keşfetmişlerdi. Bu keşiflerden güç alan Vasco da Gama 1497 yılında Lizbon’dan ayrılarak Ümit Burnu’nu geçmiştir. Afrika kıtasının doğu kıyısını takip ederekten, Hindistan’ın batı kıyısına ulaşmıştır.

Cenevizli Kristof Kolomb, Kastilya Kraliçesi İsabel’in desteğiyle, Antilya Adalarına doğru sefere çıkmıştır. Amacı, altın zengini Japonya’ya ulaşabilmekti. Kolomb’un ekibi Kanarya adalarından hareket ederek Antilya takım adalarından Küba ve Hispanyola adalarını keşfetmiştir. Başarısız olan bu seferden sonra üç sefer daha düzenlemiş, ancak başlangıçta düşündüğü gibi herhangi bir altın ya da baharata ulaşamamıştır. Hayatı boyunca Hindistan’ı keşfettiğini düşünen Kolomb’dan dolayı Antilya adalarına Batı Hindistan denilmiştir.

Kolomb’dan sonra bu bölgeye, Venedikli Cabot, Amerika Vaspucci ve Cabral gibi gemiciler sefere çıkmıştır. Bu gemicilerin bulduğu topraklar Avrupa’yla Asya arasında yeni bir kıtanın keşfedildiğini düşündürmekteydi. Bu düşünceyle beraber, yeni kıtadan geçmek suretiyle Çin ve Japon denizlerine ulaşma çabaları artmıştır. Portekizli Macellan, bu düşüncenin etkisiyle Güney Amerika kıyılarını takip ederek bugün Macellan Boğazı olarak adlandırılan boğazdan geçmiş ve Pasifik adını verdiği okyanusa ulaşmıştır. Macellan’ın bu seferi dünyanın yuvarlak olduğuna dair kesin bir kanıt sundu ve bilinen üç kıta dışında dördüncü bir kıtanın da olduğunu gösterdi. Bu yeni kıtaya Amerika Vaspucci’nin adına hitaben Amerika denildi.

Coğrafi Keşifler sonucunda İspanya ve Portekiz olmak üzere iki sömürge imparatorluğu kurulmuştur. Coğrafi Keşiflerle büyük bir zenginliğe ulaşan Avrupa’da, burjuva kesimi, tüccarlar, armatörler ve bankerler bu zenginleşmeden büyük paylar alırken, toprağa dayalı asil sınıf git gide fakirleşti.

Avrupa Rönesans Kültürü ve Rönesans Savaşları

16. yüzyıl Avrupa’da, entelektüel hayatın yoğun olarak yaşandığı bir dönemdi. Bu dönemin en önemli özelliği öğrenme ve anlama çabasıyla insanlık için yeni bir dönemin başlayacağı ümidinin uyanmasıdır. Bu dönemi özetleyen iki kavram vardır:

  • Hümanizma
  • Rönesans

Bu dönemden önce Antik Grek ve Roma döneminin kaybolmuş, unutulmuş el yazmalarını araştıran ve yayınlayan bilim adamları sayesinde Roma’da, Venedik’te ve Floransa’da ilk halk kütüphaneleri, aydın dernekleri ve akademileri ortaya çıkmıştır. Daha sonra hümanist olarak adlandırılacak bu bilim adamları ve aydınlar matbaanın da gelişimini hızlandırmış ve ona yaygınlık kazandırmıştır.

Antik döneme olan ilgiyle başlayan Rönesans İtalya’da sanat alanında öncü bir akıma dönüştü. Kısa sürede Avrupa’yı etkisi altına alacak bu akım, geniş bir aydın ve laik kitlesine hitap ediyor ve kitap yoluyla yapılan eğitim sayesinde Avrupa’ya yayılıyordu. Bu akımın büyük etkileri Fransa’da Dubellay, Ronsard, Rabelais, Motaigne’in eserlerinde kendini gösterirken Hollanda, Almanya ve İngiltere’de de çok sayıda hümanizm taraftarları oluşmuştur. Bunların arasında en önemlisi, Hollandalı Erasmus’tur. Bu dönemi şekillendiren hümanistlerin başlıca özellikleri şunalardır:

  1. İnançlar bakımından kiliseye bağlıdırlar ancak insanlık hayatını ilgilendiren diğer bütün alanlarda bağımsız olmayı hedeflemektelerdir.
  2. Eleştirel düşünce veya hür araştırma fikri olarak nitelendirilebilecek kanıtlanabilir bilginin peşindelerdir.
  3. Antik dünyanın yazarlarını ve eserlerini tanıyıp yorumlamışlardır. Bu da filolojiyi doğurmuştur.

Bu dönemin en önemli bilim adamları arasında İtalyan ressam Leonardo da Vinci, matematik alanında Girolamo Cardano, Alman kimya alanında Paraselsus, Belçikalı tıp alanında Andereas Vesalius, İspanyol Miguel Cerveto, Fransız Ambroise Pare ve astronomi alanında Nicolaus Copernicus.

Hümanistlerin Grek Roma dünyasına olan ilgisi Kilise için tehlike oluşturmaktaydı. Greklerin ve Romalıların fikirleri Hristiyanlık ilkeleriyle pek çok noktada ayrışmaktaydı:

  • Antik dünya anlayışında dünyevi mutluluk önemliyken, Ortaçağ Hristiyanlık anlayışında gerçek hayat ölümden sonra başlıyordu.
  • Antik dünyada eğlence, güzellik ve lüks ön plandayken, Ortaçağ Hristiyanlık anlayışında dünya ve zevklerden kaçan ve münzevi hayat yaşayan kimseler hayranlık uyandırıyordu.
  • Antik dünyada insan güzelliği övülürken, Ortaçağ Hristiyanlık anlayışında insan vücudundan nefret ediliyordu.
  • Antik dünyada gurur ve şan erdem kabul edilirken, Ortaçağ Hristiyanlık anlayışında bireyin kendisini aşağılaması ve alçak gönüllü olması önemseniyordu.

Kiliseye bağlı ve dindar olan hümanistler inanç bakımında İncil’e ve ilk teologların öğretilerine bağlı kalınması gerektiğini savundular. Hümanistlerin inançla ilgili bu düşünceleri Reform hareketini ortaya çıkarmıştır.

Avrupa’da 15. yüzyıl sonundan 16. yüzyıl sonuna kadar olan dönemde devam eden savaşlara Rönesans Savaşları denmiştir. İlk dönem savaşından olan İtalya Savaşları Fransa, İspanya ve Papalık arasında yaşanırken, ikinci dönemde yaşanan savaşlar Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu ile Fransa hanedanları arasında yaşanan Valoa Habsburg Savaşlarıdır. İtalyan Savaşlarında Fransa Kralları VIII. Şarl, XII. Lui ve I. Fransoa, İtalya’daki Napoli Krallığı ve Milano Dukalığının üzerinde hak iddia etmişler ve seferler düzenlemişlerdir. 22 yıl süren savaşlarda Fransızlarla Papalık ittifak içinde bulunmuş ve beş savaş gerçekleşmiştir. Savaşın sonunda İspanya’yla Noyon Anlaşması imzalandı. İtalya Savaşları siyasi olmakla beraber askeri öneme de sahiptir. İtalya savaşlarında Ortaçağın savaş metotlarından yeniçağın savaş metotlarına geçilmiştir. Ok, yay, mızrak gibi eski silahların yanı sıra yeni ateşli silahların kullanımına başlanmıştır.

1516 yılında İspanya’yla Fransa arasında imzalanan Noyon anlaşması beş yıl sürdü. 1521 yılından itibaren iki ülke arasındaki savaş İtalya topraklarından daha geniş topraklara yayıldı. Savaşın başlıca sebebi Şarlken adı ile imparator seçilen İspanya kralı I. Şarl’ın muazzam gücü olmuştur. Çok geniş topraklarda tacı bulunan I. Şarl, İmparatorluk tacını da alarak gücünü arttırmıştır. İmparatorluğa adaylığı I. Şarl ile beraber I. Fransoa da koymuştur. Şarlken ve I. Fransoa birbirlerine karşı İngiltere kralı VIII. Henri’nin desteğini almak için rekabet ediyorlardı. Şarlken VIII. Henri’yi yanına almayı başararak, 1521 yılında hem İtalya’da hem de Fransa’da taraflar savaşmaya başladı. Şarlken orduları Fransızlar tarafından püskürtüldü. Fakat aynı tarihlerde I. Fransoa Milano’dan çıkartıldı. Yenilen ve esir alınan I. Fransoa, 14 Ocak 1526 yılında Madrid Anlaşmasını imzalayarak İtalya toprakları üzerindeki iddialarından vazgeçti. Daha sonra esaretten kurtulan Fransoa, anlaşmayı tanımadığını ilan ederek savaşı yeniden başlattı. Bu savaş 1529 yılında Cambrai anlaşmasıyla sonuçlandı.

1535 yılında I. Fransoa, bu sefer Osmanlılarla Şarlken’e karşı ittifak kurmuş Osmanlılardan ticari imtiyazlar kazanmıştır. Şarlken’in hastalık ve yaşlılıktan dolayı tahttan çekilmesiyle yerine oğlu II. Filip geçer. II. Filip’in İngiltere Kraliçesi Mary Tudor’la evlenmesiyle beraber Fransızlar hem İspanyollarla hem de İngilizlerle savaşmak zorunda kalırlar. 1557 yılında İspanyollar Fransızları yenilgiye uğratır ve 1559 yılında Fransa, İspanya ve İngiltere arasındaki savaşı bitiren, Cateau Cambresis anlaşması yapılır.

Reform

Reform, 16. yüzyılda Roma Kilisesinden bir kısım katoliğin ayrılıp Katolik Kilisesine karşı yapmış oldukları derin bir dinsel hareketliktir. Protestanlık mezhebinin doğmasına neden olan bu dinsel hareket Katolik Kilisesinde de karşıt reform hareketinin başlamasına yol açmıştır. Reform hareketinin temsilcileri yeni bir din yaratma iddiasında bulunmamışlardır. Onlar sadece Papaların ve Konsillerin İsa’nın ilk havarilerinin öğretilerinden ayrıldıklarını belirtmekte ve bu öğretileri yeniden uygulamanın gerektiğine inanmaktalardı. Dini sebeplerden doğan reform hareketinde kişiler ibadet ve törensel uygulamalar ve papaza bağlı inançlardan ziyade daha içsel ve daha sade bir inanç temelli kişisel inançtan yanalardı. Erasmus ve Jacques Lefevre d’Etables bu dönemde takip edilen düşünürler arasındaydı.

Katolik Kilisesinden ayrılmayı düşünmeyen bu reform hareketinde, Almanya’da Martin Luther’in ortaya çıkmasıyla Kilise’den kopmalar meydana geldi. Luthercilik hareketi dini açıdan Hristiyanlık içinde Roma Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi dışında yeni bir anlayışın yani Protestanlık anlayışının ortaya çıkmasına yol açtı. Siyasi açıdan Luthercilik önemli sonuçlar doğurmuş olup Almanya’nın oluşturduğu yegane birlik olan din birliği bozulmuş ve ülkede anarşi baş göstermiştir. Ayrıca Katolikler ve Protestanlar birbirine karşı üstünlük sağlamak amacıyla yabancı güçlere başvurmaya başladı.

15. yüzyılın sonunda ve 16. yüzyılın başında Fransa’daki kilisenin sorunlarını çözmek için Jacques Lefevre d’Etables’in öğretileri yaygın olarak kullanılmaya başlandı. 1520 yılından itibaren Luther doktrinleri, taraftarlarının baskı görmesine rağmen, Fransa’da hızla yayılmaya başladı. 1536 yılında Jacques Lefevre d’Etables’in öldüğü tarihlerde Jean Kalvin adında bir Fransız Hristiyan Din Kurumu adlı kitabı yayınlayıp Fransız yenilikçilerinin lideri olarak ünlenip Kalvinizm akınının kurmuştur.

Kalvin, Lutherciliğin bazı hususlarını sorgulayıp değiştirme yoluna gider. Bu amaçla yeni bir Protestanlık anlayışı yani Kalvinizm ya da Kalvincilik ortaya çıkar. İncil’in emirlerini bilmek isteyen kimselerin sorularına cevap verebilmek için Cenevre’ye giden Kalvin, Cenevre’deki hayat tarzını da değiştirdi. Kalvin’den kutlamaların ve eğlencelerin şehri olan Cenevre, Kalvin’le beraber soğuk bir şehre dönüştü. Baskı ortamına dönüşen Cenevre’de muhalifler Kalvin’e karşı seslerini yükseltmeye başladılar ancak 1555 yılından itibaren Kalvin’in Cenevre’deki otoritesi tartışmasız hale gelmiştir. Kalvin, 1559 yılında Cenevre’de hem lise hem de teoloji okulu olan Academia’yı kurarak, fikirlerinin Avrupa’nın her tarafına yayılmasını sağladı. Kalvinizm özellikle Fransa’da yayıldı. Fransa Kralı I. Fransoa Katoliklerin etkisiyle Protestanları katletmeye varan uygulamalarda bulundu. Ancak Protestanlar inançları için mücadele göstermeye başladıklarında Fransa’daki bu ortam din savaşlarına neden oldu.

Lutherci ve Kalvinist öğretiler İngiltere’de yayılmış ancak üstünlük kazanamamışlardır. Almanya, Cenevre ve Fransa’da farklı olarak İngiltere’de Reform hareketi özel kişiler tarafından değil hükümdarlar tarafından yapılmıştır. 1491-1547 döneminde İngiltere Kralı VIII. Henri, eşinden boşanmak istemiş ancak Kilise buna karşı çıkmıştı. Bunun sonucunda VIII. Henri, Papa’nın otoritesini tanımadığını ve kendisinin İngiltere Kilisesinin başı olduğunu ilan ederek İngiltere’de Reform hareketini başlatmıştır. İngiltere’de bu Reform özel bir şekil alıp, yarı Protestan ve yarı Katolik özellikleri birleştirerek Anglikanizm denilen akıma dönüşmüştür. VIII. Henri’den sonraki dönemde 1547-1558 tarihleri arasında İngiltere Protestanlık ve Katoliklik arasında savrulmuştur. Ancak 1558’de tahta geçen I. Elizabeth babasının uyguladığı politikayı sürdürerek Katolik kurallarını takip edecek ancak Kilise’nin başı olarak kralı kabul edecektir.

Papa III. Paul, (1534-1549) Katoliklerle Protestanları anlaştırmak istedi ancak başarılı olamadı. Avrupa’yı etkileyen Reform hareketine karşı ciddi tedbirler almak zorunda hisseden Papalık, 1540 yılında karşı harekete başladı. Bu tedbirler çerçevesinde III. Paul’un aldığı tedbirler şunlardır:

  • Yüksek burjuvadan, asil sınıftan ve prenslerden taraftar oluşturmak amacında olan, hem seküler hem de sıradan din adamlarının özelliklerini taşıyan kimselerden oluşan Cizvit Tarikatının statüsünü tasdik etmek
  • Katolik inancından sapanları yargılamakla görevlendirilen komisyonun bulunduğu Engizisyon mahkemelerini yeniden teşkilatlandırmak
  • Katolik karşıt reformunun ifadesi ve asıl Reform hareketine karşı gerekçeleriyle mücadele aracı oluşturması için Terento Konsilini toplamak olmuştur.