Ünite 4: İstanbul’un Fethi ve İmparatorluğun Teşekkülü

II. Mehmed’in Tahta İkinci Çıkışı ve İstanbul’un Fethi

1446 baharında Osmanlı başken- tinde patlak veren yeniçeri ayaklanması, bazı isyancıların İstanbul’da yaşayan Orhan Çelebi’nin hükümdarlığını kabul ettiklerini duyurmalarıyla II. Mehmed’in taht üzerindeki meşruiyetini sorgulanır hale getirdi. Veziriazam Çandarlı Halil Paşa’nın gizlice Edirne’ye davet ettiği II. Murad, yeniçerilerin desteğiyle yeniden tahta otururken Zağanos ve Şehabeddin Paşaların refakatindeki II. Mehmed Manisa sarayına geri yollandı. Bu taht krizi, kendisine atılganlık ve savaşçılığıyla dedesi Yıldırım Bayezid’i örnek alan genç Mehmed’i derinden etkilemiş olmalıdır. II. Mehmed, 18 Şubat 1451’de, Manisa’da, babasının vefatı üzerine Osmanlı tahtına ikinci kez oturacağı güne kadar yönetim üzerinde Çandarlı nüfuzunu kırmak, yeniçerileri sultanın otoritesine boyun eğdirmek ve atılgan bir gaza siyasetiyle İstanbul’u fethetmek fikirlerini olgunlaştırdı.

II. Mehmed ve devlet adamları, İstanbul’un fethini en öncelikli hedef olarak masaya yatırdılar. II. Mehmed’in tahta geçer geçmez, Osmanlı memleketinin neredeyse tam da merkezinde kalmış olan Bizans’ın ortadan kaldırılmasının bir gaza vazifesi olduğunu söylediği rivayet ediliyordu. Yeni Osmanlı hükümdarına göre, İstanbul, taht iddiacısı Osmanlı şehzadeleri ve Osmanlılara karşı haçlı seferi çağrısında bulunanlara ev sahipliği yaptığı sürece devletin güvenliğini tam manasıyla temin etmek mümkün olamazdı. Üstelik Bizans sarayının vaktiyle Selanik’i Venediklilere terk etmesinde olduğu gibi, İstanbul’un bir batı gücüne bırakılması durumunda, II. Mehmed’in hayallerini süsleyen “Osmanlı imparatorluğu” bir merkez- den yoksun kalacağı için daha doğmadan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalırdı. Bu amaçla Zağanos Paşa, 1452 başlarında Anadoluhisarı’nı güçlendirdi. Aynı yılın Ağustos’unda tamamlanan Rumeli (Boğazkesen) Hisarı, Karadeniz’le Bizans’ın iaşe ve ikmal bağlantısını kesip şehre dışarıdan gelen askerî yardımları engelleyecekti. II. Mehmed, Avrupa yakasında inşa edilen hisarın tamamlanmasından sonra Bizans imparatoru XI. Konstantin’den kenti teslim etmesini talep ederek savaş ilan etti.

İstanbul kuşatması, 6 Nisan 1453 tarihinde Macar top üstadı Urban tarafından dökülen devasa toptan yapılan atışla başladı. Bu top, kuşatma esnasında yaptığı fiilî yıkımdan çok kent içinde sıkışan Rum ahalinin maneviyatını bozmada etkili bir araç olmuştu. II. Mehmed, 11 Nisan’da çeşitli kalibrelerde toplardan oluşturduğu bataryaları İstanbul surlarına yaklaştırarak etkili bir bombardımana başladı. Ertesi gün çoğunluğu Gelibolu ve Boğaz’ın gizli koylarında inşa edilmiş 145 teknelik Osmanlı donanması, Haliç’in ağzını koruyan zincire başarısız bir saldırı düzenledi. ilk toplu taarruz, 18 Nisan günü gerçekleşti. Osmanlılar, dört bir koldan surlara hücum ederken yürüyen kuleler de kullandılar. Bu hareketli kuleler, duvarlara tırmanmaya yarayan platform işlevi gördükleri gibi, esasında, surların önündeki hendeği doldurmaya çalışan Osmanlı savaşçılarının gözlerden uzakta kalmasını sağlıyorlardı. Genel taarruzun başarısızlıkla sonuçlanması, Osmanlı ordugâhındaki havayı olumsuz etkiledi. Üstelik 20 Nisan’da, üç Ceneviz ve bir Bizans gemisinin rüzgârın da yardımıyla Haliç önlerindeki Osmanlı ablukasını yarıp kent müdafilerine yardım ulaştırması, ordugâhta kuşatmanın kaldırılmasına taraftar olanların seslerini yükseltmelerine yol açtı. Bu zorlu günlerde padişahın yanında bulunan Akşemseddin’in kuşatmanın sürdürülmesinde önemli bir payı vardır. O dönemden kalma bugüne ulaşan tek belge olan mektubunda, II. Mehmed’i ikaz edip manevi bakım- dan destekleyerek kuşatmanın devam etmesi gerektiğini yazıyordu. II. Mehmed, ordudaki yılgınlığı bertaraf etmek için Beşiktaş-Kabataş arasında kalan ufak koy- dan Kasımpaşa’ya uzanan vadide veya Eyüp karşısına uzanan kesimde bir süredir hazırlanan özel bir yol aracılığıyla altmış gemiyi karadan yürüttü. Bu hamle, Urban’ın döktüğü devasa topun yarattığı etki gibi, gerçek askerî etkinliğinden ziyade kent müdafileri ve halkı üzerinde bıraktığı psikolojik etki bakımından önemliydi. Osmanlı gemilerinin 22 Nisan sabahında Haliç’e indirilmesi, şehre yardıma gelen Ceneviz gemilerinin doğurduğu iyimser havayı dağıtarak Bizans halkını büyük bir umutsuzluğa sürükledi. 28 Nisan’da Venedikli amiral Giocomo Coco, Osmanlı tek- nelerini yakma niyetiyle giriştiği saldırıda başarısız olup gemisiyle Haliç sularına gömüldü. Bizans imparatoru XI. Konstantin, Mayıs başında bazı Rum soyluların kenti terk etmesi yönündeki çağrılarına aldırış etmeyerek son ana değin İstanbul’u savunacağını duyurdu. II. Mehmed, 6 Mayıs’ta, Topkapı ve Edirnekapı arasında kalan surlara yaklaşık 30.000 kişinin katıldığı toplu taarruzlar gerçekleştirdi. Bu hücumu takip eden hafta boyunca Osmanlı topları kent surlarını amansız bir ateşe tuttular. Rum ahali, top güllelerinin duvarlarda açtığı gedikleri kapamak için canla başla çalışıyor; surların yıkılan kısımlarını yere sapladıkları tahta kazıklar başta olmak üzere, ellerine geçen her türlü materyalle dolduruyordu. Osmanlı ordusunda hizmet veren Sırp madenciler, 16 Mayıs’ta Edirnekapı surlarının temellerine inen lağımlar açmaya teşebbüs ettiler. Ne var ki, bu yer altı tünelleri kenti savunanlar tarafından fark edilip açılan karşı tünellerle imha edildi.

26 Mayıs’ta Osmanlı karargâhına gelen bir Macar elçisi, kuşatmanın kaldırılmaması durumunda bir haçlı ordusunun yola çıkacağı tehdidinde bulundu. II. Mehmed, bu tehdidi ciddiye almamasına rağmen ertesi gün Osmanlı ordusunda birleşik bir haçlı kuvvetinin İstanbul’a yaklaştığı şayiası dilden dile dolaşmaya başlamıştı. İstanbul kuşatması, neredeyse elli gündür devam ediyordu ve Osmanlı birlikleri arasındaki huzursuzluk had safhadaydı. Zafer umudunu yitiren bazı kesimler, II. Mehmed’i devletin maddî ve insanî kaynaklarını boş yere heba etmekle suçluyorlardı. Macarların harekete geçtiği haberleri, ordunun maneviyatını iyice bozmuştu. Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları, ordugâhta hâkim olan olumsuz havadan güç alarak yeni bir harp meclisi toplanmasını talep ettiler. Kuşatmanın sonlandırılmasını isteyenlerle son bir genel taarruzda ısrar edenler arasında ateşli tartışmalar yaşandı. En sonunda, bir kez daha II. Mehmed’in desteğini alan Zağanos Paşa, nihaî saldırının gününü tayin etmekle görevlendirildi.

II. Mehmed, şehrin fethedildiğini görmek için en fazla çaba harcayan isimlerden biriydi. 29 Mayıs’ta yapılmasına karar verilen son hücum öncesinde dolaştığı kuşatma hattında karşılaştığı askerler ve komutanlarla konuşup onları yüreklendiren ve şevke getiren sözler söyledi. Askerlerin savaşma azmini artırmak için kentin İslam hukuku gereğince üç gün yağma edilebileceği duyuruldu. Öte taraftan, XI. Konstantin, şehir surlarını gezip müdafilerin moralini yüksek tutmaya çabalıyor; kentte birbiri ardına dinî merasimler tertip ediliyor; savunma yerlerini bırakıp kaçanları engellemek için sert tedbirler alınıyordu. Osmanlılar, gün doğumuyla birlikte üç dalga halin- de hücum ettiler. İstanbul kuşatmasının simge isimlerinden Giovanni Guistiniani-Longo’nun ağır yaralanması, kentin fethine giden yolu açtı. Topkapı surları ve bura- da bulunan yüksek kule, ağır topçu ateşi ve başarılı lağım faaliyetleri sonucu kulenin altına yerleştirilen barut fıçılarının ateşe verilmesiyle yıkıldı. XI. Konstantin, refakatindeki askerlerle Yedikule civarında bir miktar azap tarafından sıkıştırılarak öldürüldü. Fatih unvanını alan II. Mehmed, muzaffer bir edayla Ayasofya kilisesinin kubbesine tırmanarak şehirde olan bitenlere göz gezdirdi. Şehir halkına can ve mal güvenliği temin eden Fatih Sultan Mehmed, kentin mümkün olduğunca zarar görmeden Osmanlı hâkimiyetine geçmesine özen gösterdi. Çandarlı Halil Paşa, fethin ertesi günü veziriazamlıktan azledilerek yerine Zağanos Paşa getirildi.

İmparatorluk İdealinin Doğuşu

Fatih Sultan Mehmed, şehri alan askerlerine üç günlük yağma izni vermiş olmasına rağmen yağma faaliyetlerini zabitler aracılığıyla ikinci günde durdurdu. İstanbul’u kuracağı imparatorluğun merkezi yapmak istiyordu. Bu sebeple, 1204’teki IV. Haçlı Seferi’nden sonra gerilemeye başlamış kente eski ihtişamını kazandırmayı arzuluyordu. Bu maksatla, fetihten sonra bir kısmının fidyelerini bizzat ödeyerek kent sakinlerini yerlerinde tutmayı denedi. Ayasofya gibi abidevî eserlerin zarar görmemesi için özel önlemler aldı. Bir imparatorluk merkezi oluşturmak için kentin kalabalık bir nüfusla iskân edilmesi gerekiyordu. II. Mehmed, bu amaçla İstanbul’a yerleşmek isteyenlere vergi muafiyeti tanınacağını duyurarak şehre göçü teşvik etti. Ne var ki, nüfusu fetihten önce 40.000’e kadar düşmüş olduğu söylenen kent, çok sayıda metruk ve harabe mahalleye sahip sokaklarında vebanın kol gezdiği bir yer haline gelmişti. Gönüllü göçlerin yeterli gelmeyeceğinin anlaşılması üzerine, Foça, Argos, Amasra, Trabzon, Mora, Taşoz ve Semendirek adaları, Midilli, Eğriboz ve Kefe’den Rumlar ve İtalyan Yahudileri İstanbul’a nakledildi.

II. Mehmed’in zihninde şekillenen evrensel egemenlik fikri üç kaynaktan besleniyordu. Bunlardan ikisi, kendinden önce gelen Osmanlı hükümdarlarınca da kısmen kullanılmıştı. II. Mehmed, özellikle dedesi Yıldırım Bayezid gibi, İslamî kavramlara dayanıp gazi sıfatını üstlenerek kazandığı zaferlerin ona evrensel bir otorite bahşettiğini ileri sürüyordu. İstanbul kuşatmasının tehlikelerini ileri sürenlere karşı, kenti almanın dinî bir mecburiyet olduğunu söylemekten geri durmamıştı. ikincisi, II. Murad saltanatından hatırlanacağı üzere, Osmanlılar, beyliğin kurucusu Osman Gazi’nin Oğuz Han’ın büyük oğlunun soyundan gelen Kayılara mensup olduğunu iddia ediyorlardı. Osmanlı anlayışına göre, Oğuz töresinde, Kayı boyundan bir hükümdar varken başka boylardan birisinin çıkıp Türkmenler üzerinde hak iddia etmesi mümkün değildi. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethi sayesinde, bu iki egemenlik iddiasına bir yenisini ekledi. II. Mehmed, İstanbul’un sahibi olarak Roma imparatorlarının meşru varisi olduğunu söylüyordu. Dönemin Osmanlı tarihçileri, eserlerinde Fatih için Rum kayseri (Roma imparatoru) nitelemesini kullanmaktan çekinmemişlerdi. II. Mehmed’in amacı, bu kez bambaşka bir dinin temsilcileri aracılığıyla yeni bir Roma İmparatorluğu’nun kurulduğunu ilan etmekti. Manisa’daki şehzadelik yıllarından beri, İtalyan ve Rum nedimlerine antik tarihleri okutturup dinliyordu.

Fatih Sultan Mehmed, fethin ardından huzuruna çağırdığı Georgios Scholarios’a Ortodoks patrikliğini ihya etme görevini verdi. Kiliselerinin birleşmesine karşı çıkmasıyla tanınan Scholarios, II. Mehmed’in himayesinde kurulan İstanbul merkezli Ortodoks patrikliği vasıtasıyla Rumların Vatikan’ın nüfuzuna karşı Osmanlı payitahtına bağlanmalarında aracı rolü oynadı. Fatih, aynı gayeyle İstanbul’da Ermeni patrikhanesi açtırdı. İstanbul’u yeniden kozmopolit bir kent haline getirmeyi amaçlayan bu hamleler, aynı zamanda çok milletli bir imparatorluğun kuruluşunu müjdeliyordu. İstanbul fâtihi, yani II. Mehmed, sınırsız güç sahibi mutlak bir hükümdar olmak istiyordu. Bu amaçla İran, İslam, Türk ve Roma hükümdarlık geleneklerini şahsında birleştirip klasik Osmanlı padişahına hayat vermişti.

Fatih Sultan Mehmed, yirmi beş yılı aşkın saltanatında eski Bizans topraklarını kendi iktidarı altında birleştirmeye çalıştığı gibi, kayserlik iddiasıyla ortaya çıkabilecek eski Bizans ailelerini de ortadan kaldırmıştır. II. Mehmed, 1481’de öldüğünde, ardında Osmanlı Devleti’nin asırlar boyunca süren temel teşkilat yapısını bırakmış ve kadim Roma topraklarında islamî kültür ve değerlerin yerleşmesine giden yolu açmıştır.

Cihan Hakimiyeti Peşinde Bir Osmanlı Sultanı

İstanbul’un fethi, batı kamuoyunda büyük bir infiale yol açtı. Papa V. Niccolo, Osmanlı karşıtı bir haçlı birliğinin kurulması için kolları sıvadı. II. Mehmed, haçlı ittifakını içten delebilmek amacıyla Venedik Cumhuriyeti’yle bir ticaret antlaşması imzaladı (18 Nisan 1454). Doğu Akdeniz’deki ticarî menfaatlerini düşünen Venedik hükümeti, Papa riyasetinde toplanan haçlı toplantılarına katılmaktan kaçındı. Bu örneği takip eden Ege’deki Ceneviz kolonileri, belirli bir miktar haraç ödemek şartıyla ticarî faaliyetlerine devam etme izni aldılar. II. Mehmed, batı ticaretinden elde edilen kazancın devlet hazinesi bakımından önemini takdir ediyordu. Bir tek, doğrudan Papalığa bağlı Rodos şövalyeleri, Osmanlılarla anlaşmayı reddettiler.

İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı ve Venedik yönetimleri arasında tesis edilen karşılıklı anlaşma, II. Mehmed’in Balkan topraklarında izlediği genişleme siyaseti- ne bağlı olarak zedelenmeye başladı. Fatih Sultan Mehmed, Mora despotluğuna Venedik yanlısı Thomas’ın geçmesini kabul etmeyerek 1458’de bölgeye bir sefer düzenlemişti. Osmanlılar ve Venediklileri on altı senedir yorucu ve tüketici bir çatışma hali- ne mahkûm eden harp, 25 Ocak 1479 tarihinde akdedilen bir antlaşmayla resmen sonlandırıldı. Venedik hükümeti, Akçahisar, Limni ve Eğriboz adaları ve Mora’daki Manya bölgesiyle birlikte, Fatih’in çekilmesinden sonra Evrenosoğlu Ahmed Bey tarafından abluka altında tutulan İşkodra’yı Osmanlı güçlerine terk etmeyi kabul etti. II. Mehmed, bunun karşılığında savaş süresince Arnavutluk, Dalmaçya ve Mora’da ele geçirdiği diğer yerleri iade ediyordu. Senato, aynı zamanda Osmanlı hazinesine senelik 10.000 altın haraç ödemeyi taahhüt etmişti. Venedik tacirleri, Osmanlı sularında serbestçe ticaret yapabilecekler; İstanbul’da ikamet edecek baylo (bailo), Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren Venedik tebaasının hukukî işlerinde resmî yetkili vazifesi görecekti. Modon, Koron ve İnebahtı gibi belli başlı kaleler hala Venediklilerin elindeydi; ama II. Mehmed, bu devlete karşı yürüttüğü mücadeleler sonunda Ege Denizi’nde mutlak bir hâkimiyet kurmayı başarmıştı.

I. Mehmed’in Anadolu’ya yönelik siyaseti, dedesi Yıldırım Bayezid döneminde olduğu gibi, tavâif-i mülûku ortadan kaldırıp Anadolu Türkmen beyliklerini Osmanlı başkentinden yönetilen sancaklara dönüştürmeyi öngörüyordu. Kadim R ma’nın başkentinin yeni efendisi Fatih, Anadolu’da eskiden Bizans İmparatorluğu’na ait olan toprakları kendi egemenliği altında birleştirmeyi hayal ediyordu. Bu anlayış, 1461’den sonra Anadolu üzerinde siyasî menfaatlere sahip Memlüklerle Osmanlı Devleti’nin arasının açılmasına yol açtı.

Fatih, Uzun Hasan’ı kesin sonuçlu bir meydan muharebesine zorlayarak düğümü bir defada çözmek istiyordu. Buna karşın Akkoyunlu hükümdarı, Osmanlı kuvvetlerinin ana üslerinden çok uzaklaşmış olduklarını bildiğinden yıpratma savaşına taraftardı. Rumeli valisi Has Murad Paşa, Erzincan-Tercan arasında Fırat’ı geçmeye uğraşırken Uzun Hasan birliklerinin baskınına uğradı; Osmanlı öncü kuvvetleri ağır bir yenilgi alırken o da hayatını kaybetti. Uzun Hasan, en sonunda Otlukbeli’nde bir meydan savaşını kabul ettiğinde Osmanlı ordusunda yalnızca sekiz günlük yiyecek kalmıştı (11 Ağustos 1473). Şehzade Mustafa komutasındaki Anadolu azapları, etkili bir saldırı tertiplediler. Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel’in ölümü, muharebenin seyrini tamamen Osmanlıların lehine çevirdi; padişahın etrafında bulunan kapıkulu birliklerinin savaşa girmesine gerek bile kalmadı. Uzun Hasan kaçtı. Yolladığı elçiyle, bir daha Osmanlı topraklarına tecavüz etmeyeceği sözüyle birlikte barış imzaladı. Bu zafer, Anadolu’da Osmanlı siyasî gücünü pekiştirirken batılı kuvvetlerin Osmanlıları yenilgiye uğratma hayallerinin de sonu olmuştu. Fatih, 1478’de Uzun Hasan’ın ölümünden sonra Trabzon civarındaki fetihlerini tamamlayarak Fırat nehrinin doğu yakasında koşulsuz bir Osmanlı hâkimiyeti kurdu.

Fatih’in Karadeniz’e yönelik politikaları, İstanbul’u bir imparatorluk başkenti haline getirme çalışmalarıyla yakından ilgilidir. Bu şehre sahip olan hükümdar, doğal olarak Karadeniz’e giriş çıkışları denetleyebilme imkânına sahip oluyordu. Ne var ki, Bizans imparatorluğu, şaşaalı devirlerinde yapabildiğinin aksine, son asırlarda ticarî olarak İtalyan kent devletlerine bağımlı hale geldikçe boğazlar üzerindeki egemenliği sözde kalmıştı. Karadeniz bölgesinin kaynaklarının tek elde toplanması, II. Mehmed’in de farkında olduğu üzere, İstanbul’u eski ihtişamlı günlerine döndürebilmek için elzemdi. Ancak kuzeyden ucuz fiyata sağlanacak bol miktarda buğday, et ve tuz sayesinde İstanbul’da kalabalık bir nüfusu besleyebilmek mümkündü. Fatih, bu amaçla Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlere boyun eğdirerek bölgenin en büyük siyasî gücü haline gelmeyi denedi. Bu arada Karadeniz ticaretinde etkili Latin kolonilerini sıkıca denetim altına alarak Bizans döneminde elde ettikleri imtiyazları zaman içinde ortadan kaldırmaya çalıştı. Sonuçta Karadeniz, Fatih’in hayal ettiği gibi, yabancı devletlerin ticaretine büyük ölçüde kapalı bir Osmanlı iç denizi haline gelecektir

II. Mehmed, hayatının son yıllarında siyasî anlamları bakımından saltanatının en iddialı seferlerini düzenledi. Venedik cumhuriyeti ve Napoli ve Milano krallıkları arasında yaşanan rekabet, İtalya istilası için uygun bir siyasî ortam yaratıyordu. Gedik Ahmed Paşa, 1479’da Ayamavra, Kefalonya ve Zenta adalarını alarak Adriyatik Denizi’ne girdi. Ertesi sene Mesih Paşa idaresinde yola çıkan Osmanlı donanması Rodos’u kuşattı (23 Mayıs 1480). Rodos ve Otranto seferleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun küresel bir siyasî güç haline gelmesi yolunda atılan en gösterişli adımlar olmakla birlikte, sonuçları itibarıyla Osmanlı hazinesi ve askerî gücüne ağır darbeler indiren faydasız teşebbüsler olarak kaldılar.

İmparatorluk Yönetimi ve Vergi Devletinin Doğuşu

II. Mehmed, imparatorluğunu inşa etme sürecinde ihtiyaç duyduğu malî kaynakları bir araya getirebilmek için sıkı bir para politikası takip etmeye başlayıp vergileri artırdı. Esasında yeni akçe darbı, padişah cüluslarına mahsus bir durum olduğu halde, Fatih, 1451’de tahta geçişinde yaptığından ayrı 1460, 1470, 1475 ve 1481 tarihlerinde tedavüle yeni akçeler sokarak eskileri darphane adına toplattırdı. Bir öncekilere göre daha düşük gümüş oranına sahip akçelerin basılması, aslında servetin vergilendirilmesi uygulamasına dönüşmüştü. II. Mehmed, neredeyse her sene çıkılan seferlerde askeri cephede tutabilmek için reayanın ödediği çift resminin miktarını büyük oranda yükseltti. Tımarlı sipahi sayısını artırabilmek amacıyla mülk veya vakıf adıyla devlet hazinesinden çıkan arazileri denetletip binlerce köy ve mezrayı yeniden tımar toprağına çevirdi. Vakıf ve mülk toprakların devletleştirilmesi, en çok ulema sınıfını, şeyhleri ve köklü Türk-Müslüman ailelerini etkilemişti. Yine, 1471-72’de, Rum Mehmed Paşa’nın sadrazamlığında kalıcı hale getirilen İstanbul’daki emlak kiraları, hazineye yılda 100.000 akçe gibi muazzam bir gelir sağlasa da, gizli ve açık şikâyet konusu olmuştu. Fatih’in devlet teşkilatının kaidelerini ve toplumsal yapının yerleşik kurallarını değiştirmeye yönelik reformları, toplumun bazı kesimlerinde tepki doğurdu. Askerler, sonu gelmez seferlerin bedenlerini tüketen yoruculuğundan şikâyet ediyor; eski devirlerin imtiyazlı aileleri, devletin mülklerine el koymasından sızlanıyorlardı.

II. Mehmed, ilan ettiği Teşkilat Kanunnamesiyle devlet görevlilerinin hiyerarşik durumlarını ve teşrifatla ilgili kaideleri yazılı hale getirdi. Osmanlı hukuk sisteminde İslam şeriatı esas kabul ediliyordu. Bununla birlikte XVII. yüzyılın başlarına değin, padişahın kanun koyma yetkisi olduğu inancı Osmanlı toplumunda genel kabul görmüştü.