Ünite 6: İşsizlik

İşsizliğin Tanımı ve Ölçülmesi

İşsizlik, günümüzde gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun bütün ülkeleri etkileyen; sosyal, ekonomik, siyasal ve psikolojik birçok sonuçlar doğuran önemli bir sorundur. İşsizlik, iktisatçılar tarafından genellikle çalışma istek ve yeteneğinde olduğu hâlde cari ücret haddinden iş bulamama durumu olarak tanımlanmaktadır. İşsizliğin olması için kişinin çalışmayı istemesi, çalışma yeteneğine sahip olması ve yeteneğine göre bir işi bulamamış olması gerekmektedir. TÜİK’in işsizlik ölçümünde kullandığı kriterler ise kişinin işinin olmaması, iş arıyor olması ve işe başlamaya hazır olmasıdır. Bu üç kritere aynı anda uyan TÜİK tanımına göre işsiz olarak kabul edilmektedir.

İşsizlik Oranı
İşsiz sayısının toplam işgücü içerisindeki oran olarak tanımlanan işsizlik oranı önemli bir makroekonomik istikrar göstergesi olarak kabul edilmektedir. İşsizlik oranlarındaki artış, genel olarak diğer makroekonomik göstergelerdeki öteki değişikliklerle birlikte değerlendirildiğinde, ekonomide bir daralmayı; tersi bir durum ise ekonomideki genişlemeyi göstermektedir. Doğal işsizlik” emek piyasasında emek arz ve talep fazlasının olmadığı durumda, yani piyasa dengede iken var olan işsizlik oranıdır. Bir başka tanıma göre, enflasyon oranında bir artış yaratmadan sürdürülebilen en düşük işsizlik oranına doğal işsizlik denir.

İşsizlik Olgusunu Açıklamaya Yönelik Teorik Yaklaşımlar

İşsizliğin neden ortaya çıktığı konusunda farklı iktisat okulları tarafından geliştirilen yaklaşımlar zamanla değişen ekonomik ve sosyal koşullar karşısında yetersiz kalmış ve yeni teoriler ortaya atılmıştır. Bu teorik yaklaşımlar, neoklasik, keynesçi yaklaşım ve bunlar çerçevesinde geliştirilen yeni teorilerden oluşmaktadır. Neo klasik yaklaşımda, İşsizliği tamamen gönüllü bir sorun olarak görülmekte, ve bu teoriye göre tam rekabet varsayımı altında işgücü piyasasında arz ve talebin karşı karşıya gelmesiyle denge ücret düzeyi belirlenecektir. Bu denge ücret düzeyinde, işgücü arzı işgücü talebine eşit olacağından, geçici ve gönüllü işsizlik dışında bir işsizlikten söz edilemeyecektir. Keynesçiler ise neoklasiklerden farklı olarak, eksik rekabet koşullarını vurgulaması ve gönülsüz işsizlik sorununa dikkat çekmesidir. Keynes, kişilerin iş piyasasında cari ücret düzeyinde çalışmak isteseler bile iş bulamayacakları bir durumun da söz konusu olduğunu söylemekte, böylece gönülsüz işsizliği vurgulamaktadır. Keynesçi iktisatçılar işsizliğin giderilmesi için hükûmetlerin kamu harcamaları nı ve yatırımları arttırarak, mali ve parasal araçlarını kullanmak suretiyle ekonomiye müdahale etmeleri gerektiğini savunmaktadırlar. Diğer bir yaklaşım olan iş arama teorisine göre işsizlik, işlere ilişkin bilgi toplama, yani iş arama sürecinin bir sonucudur. O hâlde bu yaklaşımın işsizlik yorumu, “daha iyi bir iş arama çalışmasıdır”. İçerdekiler-dışardakiler teorisine göre Piyasada işsizlik olmasına rağmen yüksek ücret oranlarının gerçekleşmesi içerdekiler (çalışmakta olan işçiler yüzündendir. ‹çerdekilerin sahip olduğu güç, içerdekilerin yerine dışarıdakileri (iş aramakta olan kişiler işe almanın maliyetinin yüksekliğinden kaynaklanmaktadır. İşe alma ve eğitim maliyetleri sebebiyle içerdekileri dışarıdakilerle değiştirmek firmalar için pahalıdır. Bu bakımdan, firmalar çalışmakta olanlarla bir ücret pazarlığına girmeyi tercih etmektedirler.

İşsizlik Türleri ve Nedenleri

İşsizlik her zaman aynı nedenlerle ortaya çıkmamaktadır. Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri, iş gücü piyasalarının yapıları, yapısal ve dönemsel koşulları bunda etkilidir. Dolayısıyla işsizlik konusunda sınıflandırma yapmak yerinde olacaktır. Bu sınıflandırmayı da gizli ve açık işsizlik olarak ele alabiliriz.

Gizli işsizlikte kişinin bir işi vardır, yani kişi teknik anlamda işsiz değildir. Üretim teknolojisinin sabit kalması koşuluyla herhangi bir üretim aşamasında bulunan işgücünün, üretim dışına alınması durumunda, üretim hacminde bir azalma söz konusu olmuyorsa gizli işsizlikten bahsedilebilir. Bu durumda, söz konusu yerde çalışan kişiler buradan alınıp başka bir yerde çalıştırılsalar bile önceki çalıştıkları yerde üretimde hiçbir azalma olmamaktadır. Başka bir deyişle bu kişilerin marjinal verimlilikleri sıfır ya da sıfıra çok yakındır. Gizli işsizliğin bulunduğu ekonomilerde bir ya da birkaç kişinin yapabileceği işin, çok daha fazla kişiyle yapıldığı görülmektedir.

Açık işsizlik ise çalışma istek ve yeteneğinde olduğu hâlde, niteliklerine uygun cari ücret düzeyinde çalışmaya razı olma ancak iş bulamama durumudur. Açık işsizliği nedenlerine göre; geçici, yapısal, konjonktürel ve mevsimlik işsizlik olmak üzere 4 başlık altında ele alınabilir.

Geçici işsizlik, Bir ekonomide emek arz ve talebi arasında genel bir denge olduğu zaman bile, işçilerin kısa süreli yer ve iş değiştirmesi sonucu ortaya çıkan işsizlik türüdür. Geçici işsizlik, aynı zamanda “friksiyonel” ya da “arızi” işsizlik olarak da adlandırılır. Geçici işsizliğin nedeni ya yeni bir işe geçiş sürecidir ya da piyasadaki açık işler konusundaki bilgi eksikliğidir. Bu nedenle geçici işsizliğe bazen “geçiş işsizliği” veya “arama işsizliği” de denilir.

Yapısal işsizlik, Yapısal işsizlik, bir piyasada talep edilen ve arz edilen beceriler arasında bir uyumsuzluk olması durumunda ortaya çıkan bir işsizlik türüdür. Yapısal işsizliğin nedenleri; mesleki ve coğrafi dengesizlikler, teknolojik gelişmeler, okul eğitiminin yetersiz oluşu ya da kamu politikaları olabilir.

Devri işsizlik ya da yetersiz talep işsizliği olarak da adlandırılan konjonktürel işsizlik, piyasa ekonomilerinde ekonomik faaliyetlerin dönemsel dalgalanmalar göstermesinin bir sonucu olup, ekonominin daralma dönemlerinde artmakta, genişleme dönemlerinde ise toplam talebe bağlı olarak azalmaktadır. Konjonktürel işsizliği ekonominin sadece belli kesimlerinde değil, çok sayıda sektörde gözlememiz mümkündür. Mevsimlik işsizlik, mevsim koşulları ve değişmeleri sonucu bazı mal ve hizmetlerin üretiminin azalması ya da bazı mal ve hizmetlerin talebinde meydana gelen düşüşler neticesinde ortaya çıkan işsizlik türüdür. Bu tür işsizlik, tarım, turizm ve inşaat sektörlerinde daha etkili olmaktadır. Özellikle, üretimin doğa koşullarına bağlı olduğu tarımsal alanlarda, ekim ve hasat mevsimleri dışında istihdam olanakları daralmakta ve işsizlik ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’de İşsizlik

Türkiye’de son otuz yıla damgasını vuran sosyoekonomik sorunların başında gelen işsizliğin gelişmesinde ülkemizin tarım toplumu olma niteliğinden bir türlü sıyrılamayışı, hızlı ve dengeli bir sanayileşmenin gerçekleştirilememiş olması olgusu yatmaktadır. tarımsal istihdamın orantısız büyüklüğü, büyük bir emek arzı fazlalığı, işgücünün büyük çoğunluğunun genç ve niteliksiz olması, ücretli çalışanların toplam istihdam içerisindeki payının azlığı ve emek piyasasındaki kurumsallaşma düzeyinin düşüklüğü gibi temel sorunlar bulunmaktadır. Emek piyasasındaki bütün bu sorunlar, işsizliğin ağırlığını ve şiddetini daha da arttırmaktadır.

Türkiye’de İşsizliğin Boyutları
Türkiye’de istihdam ve işsizlik konusunda en kapsamlı bilgiye TÜİK’in Hanehalkı İşgücü Anketleri’nde (H‹A) ulaşılabilmektedir. 1988 yılından sonra düzenli olarak yılda iki kez yapılan bu anketler, 2000 yılından itibaren yılda 4 defa yapılmaya başlanmıştır.

Türkiye’deki İşsizliğin Türleri ve Nedenleri
Ülkemizin demografik, ekonomik ve istihdam yapısı işsizliğin farklı türlerinin aynı anda var olmasına neden olmaktadır. Ülkemizde tarımsal üretimin hala mevsim koşullarına bağlı olarak yapılması nedeniyle özellikle kış aylarında mevsimlik işsizliğe, Emek piyasasının işleyişindeki aksaklıklar ve organizasyon bozuklukları ve eksik kurumsallaşma, geçici işsizliğin artmasına yol açarken; konjonktürel dalgalanmalar da ekonomik istikrarın sık sık bozulduğu ülkemizde, konjonktürel işsizliğe neden olmaktadır. Bunun yanında Türkiye’de işsizlik bir yönüyle faktör dengesizliğinden kaynaklanmaktadır. Bunda sermaye ve donatım yetersizliği, ekonomik yapının özellikleri, Türkiye’nin bir tarım ülkesi olma niteliğini koruması ve istihdam politikalarının yetersizliği gibi faktörler etkili olmaktadır. Gizli işsizlik ise ülkemizin tüm sektör ve kesimlerinde görülen ve yoğun bir biçimde yaşanan bir işsizlik türüdür.

Türkiye’deki İşsizliğin Bazı Özellikleri
HİA verileri ışığında, çeşitli özellikleri itibarıyla baktığımızda şu noktalar dikkati çekmektedir:

  • İşsizlik genel olarak kentsel alanlarda, kırsal bölgelere göre daha yüksektir.
  • Kentlerdeki işsizlikten daha çok kadın işgücü etkilenirken, kırsal alanlarda işsizliğin daha çok erkek işgücünü etkilediği görülmektedir.
  • Genç nüfus olarak kabul edilen 15-24 yaş grubundaki işgücü, işsizlikten en çok etkilenen yaş grubu olarak karşımıza çıkmaktadır.
  • İşsizlerin büyük çoğunluğu ilkokul düzeyinde eğitime sahip kişilerdir. Ancak son yıllarda eğitimli gençler arasında işsizliğin hızla arttığı gözlenmektedir.
  • İşsizlerin dikkate değer bir kısmı, 1 yıl ve daha uzun süreli işsizlerden (uzun dönemli) oluşmaktadır.
  • İşsizlerin önemli bir bölümünü “ilk kez iş arayanlar” oluşturmaktadır.

İşsizlik ve Enflasyon İlişkisi: Philips Eğrisi

Enflasyon-işsizlik ilişkisini ortaya koyabilmek için Keynesyen iktisatçılar tarafından kullanılan temel bir kavram niteliğinde olan Philips eğrisi, iktisat politikası kararları alanlara, enflasyonla işsizlik arasında farklı tercihler sunmaktadır. Buna göre, daha yüksek veya daha düşük bir enflasyon cinsinden bir maliyete katlanarak, daha düşük veya daha yüksek bir işsizlik oranı elde edebilmek için talebi destekleyici veya kısıcı önlemler alınabilir. Philips eğrisi tarihse olarak üç aşamadan geçmiştir. Birincisi, enflasyon oranı ile işsizlik arasında ters yönlü ve istikrarlı bir ilişkinin bulunduğu varsayımından hareketle, Philips ve Lipsey tarafından Philips eğrisi kavramının şekillendirildiği ilk aşamadır. ‹kinci aşamayı, Philips eğrisinde kısa ve uzun dönem ayrımı yapan Friedman ve Phelps tarafından yöneltilen eleştiriler oluşturmaktadır. Üçüncü aşamada ise Philips eğrisine rasyonel beklentiler okulunca yapılan ve enflasyonla işsizlik oranı arasında sistematik bir ilişkinin olmadığını iddia eden eleştiriler yer almaktadır.

Philips ve Lipsey Modelleri
Philips Modeli:
İngiltere’de 1861-1957 döneminde işsizlik ile parasal ücretlerdeki değişmeler arasındaki ilişkiyi araştıran Philips, bu iki değişken arasında ters yönlü bir ilişkinin bulunduğu, işsizlik oranı %5.5 olunca enflasyon oranının sıfır olduğu sonucuna ulaşmıştır. Philips eğrisi olarak ifade edilen negatif eğimli eğri, işsizlik oranı ile enflasyon oranı arasında bir değiş-tokuş olduğunu ve dolayısıyla da daha yüksek bir enflasyon oranı karşılığında işsizliği azaltmak ya da tam tersini yapmanın mümkün olduğunu ifade etmektedir.

Lipsey’in Talep Fazlası Modeli: Lipsey, kurduğu emek piyasası modelini iki fonksiyon kullanarak Philips eğrisi ile ilişkilendirmektedir. Bunlar: emek talep fazlası ile parasal ücretlerdeki değişme arasındaki pozitif bir ilişkiyi gösteren ücret ayarlama fonksiyonu ile emek talep fazlası ile işsizlik oranı arasındaki negatif ilişkiyi gösteren fonksiyondur. Lipsey, modelinde emek talep fazlası ile işsizlik oranı arasında ters yönlü bir ilişki kurmuş, tüm işsizliğin geçici (friksiyonel) işsizlikten ibaret olduğu işsizlik oranını tam istihdam durumu kabul ederek, bu işsizlik durumunda talep fazlasının sıfır olduğunu varsaymıştır. Buna göre, emek talep fazlasının artması işsizlik oranını azaltacağı gibi talep fazlasındaki bir azalış da işsizlik oranını arttıracaktır.

Doğal İşsizlik Oranı Hipotezi ve Philips Eğrisi
Philips eğrisini eleştirilmesi ve yetersiz olması neticesinde iktisatçılar emek arzının reel ücretin bir fonksiyonu olduğunu ancak gerçekleşen fiyat düzeyi konusunda tam bir bilgiye sahip olmayan işçilerin beklenen fiyat düzeyi üzerinden emeklerini arz ettiklerini kabul etmişlerdir. Özellikle M. Friedman ve E. Phelps tarafından değişen enflasyonist beklentilerin hesaba katılması hâlinde, Philips eğrisinin uzun dönemde istikrarlı olmayacağı, eğri üzerinde bir noktanın seçilmesi ile belirlenen enflasyon oranının, bir uyum döneminden sonra yeni bir beklenen enflasyon oranına ve Philips eğrisinin kaymasına neden olacağı ileri sürülmüştür. Doğal işsizlik oranı hipotezi, özetle şu şekilde ifade edilebilir: Kısa dönemde işsizlik ve enflasyon oranları arasında bir değiş-tokuş olabilir. Ancak bu, enflasyon oranının bütünüyle öngörülemediği ve dolayısıyla ücret artışlarına yansıtılamadığı durumlarda söz konusu olabilir. Örneğin, para miktarındaki bir genişleme ile ekonomideki işsizlik oranında bir düşme olsa da bu geçici bir durumdur. Çünkü bir süre sonra bekleyişler gerçekleşen fiyat artışlarını yakalayacak ve ekonomi doğal işsizlik oranına dönmekle kalmayıp enflasyon oranı da yükseltilmiş olacaktır.

Rasyonel Beklentiler ve Philips Eğrisi
J. F. Muth, R. Lucas ve T. J. Sargent gibi Rasyonel beklentiler hipotezinin teorisyenlerine göre beklentiler rasyoneldir ve bu beklentilerdeki yanılgılar sürekli olmayıp uzun dönemde yoktur. Beklentilerdeki yanılgılar ancak makro düzeydeki bilgilerin zamanında elde edilememesinden kaynaklanmaktadır. Rasyonel Beklentiler Hipotezine göre, para ve maliye politikalarındaki işsizliği azaltmaya yönelik sistematik ve tahmin edilebilir genişlemeler hiçbir fayda sağlamadığı gibi daha yüksek bir enflasyonu da beraberinde getireceği için ekonomiye büyük oranda zarar verir. Dolayısıyla ekonomi kendi hâline bırakılır ve aktif iktisat politikalarıyla müdahale edilmezse piyasalar her konuda en iyi çözümü getirir.

Enflasyonu Hızlandırmayan İşsizlik Oranı (NAIRU)
Bazı Keynesci iktisatçılar, enflasyon ve işsizlik arasındaki ilişki konusunda Parasalcı ve Keynesyen görüşleri bir senteze tabi tutarak Philips eğrisini yeniden yorumlamışlardır. Bu kapsamda, Keynesyen iktisatçılardan Franco Modigliani ve Lucas Papademos, NAIRU (Non-Accelarating Inflation Rate of Unemployment) kavramını ortaya atmışlardır. Eğer bir ekonomide işsizlik oranı, istikrarlı bir enflasyon oranını sağlayan NAIRU’dan daha düşükse, enflasyon yükselme eğilimine girecek, tersine cari işsizlik oranı NAIRU’dan daha yüksek bir düzeyde ise enflasyon düşme eğilimi gösterecektir. NAIRU kavramının iktisat politikaları açısından ortaya koyduğu en önemli bulgu ise talep yönetimi politikalarının işsizliği önlemeye yönelik olumlu etkilerinin kısa dönemli olacağı, uzun dönemde ise bu politikaların enflasyonist etkilerinin kaçınılmaz olacağıdır.