Ünite 1: İslamiyet Öncesi Arabistan

Arabistan’ın Coğrafi Özellikleri

İslam’ın doğup geliştiği Arabistan, insanlık tarihi bakımından yeryüzündeki en önemli bölgelerin başında gelir. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesişme noktasında yer alan dünyanın en büyük yarımadalarından olan Cezîreti’1-Arab’a Türkçe’de Arap yarımadası veya Arabistan denilir. Arabistan’ın büyük kesimi sıcak ve kurak kuşakta yer alır yağışlar kıt olup, yazlar dayanılması güç derecede sıcak geçer.

Arabistan tamamen susuz, bitkisiz ve çöllerle kaplı bir alan değildir. Binlerce yıldır ziraat yapılan ve bol ürün elde edilen arazileri vardır. Arabistan’daki tarım ürünlerinden hurmanın özel bir yere sahip olması gibi evcil hayvanlardan devenin de ayrı bir yeri vardır. Çünkü sıcak ve kurak iklimin yaşandığı bölgelerde uzak mesafeler arasındaki taşımacılığa uygun yapısıyla deve çöllerde yaşayan göçebeler için büyük bir öneme sahiptir. Araplar eti, sütü, derisi, yünü, gübresinin yanında yük ve binek aracı olarak kullandıkları deveye “çöl gemisi” derler.

Arabistan’ın Sakinleri

Yarımada’nın esas sakinleri günümüzde dünyanın en kalabalık Sâmî kavmi Araplardır. Arapların tarihin eski devirlerinde yaşayan daha sonra çeşitli sebeplerle yok olan kısmı Arap-ı bâide hakkında çok fazla bilgi yoktur. Kuranı Kerim’de adları geçen Âd, Semûd başta olmak üzere Medyen, Casîm, Amâlika vb. bunlardandır. Arapların soyları devam eden kısmı Arap-ı bakiye ise;

  • Arap-ı âribe ve
  • Arap-ı musta’ribe olmak üzere iki ana kola ayrılır.

Bu ayrım dil ve kültürden kaynaklanır.

Kahtanîler ve Adnânîler veya güney ve kuzey Arapları da denilen bu iki kol arasında sosyal hayat, lehçe, din, ahlâk ve gelenek bakımından farklılıklar mevcuttur. Bu bakımdan Arabistan’ın tarihi, bu ülkenin sahip olduğu çok geniş sınırlar, farklı coğrafi şartlar ve bu ayrım sebebiyle, güney ve kuzey olarak ele alınmalıdır. Güney Arapları yerleşik hayatı benimsemişken Kuzey Araplarının Kureyş hariç büyük kısmı göçebe veya yarı göçebeliği yeğlemişlerdir. Arapların bu şekilde ikiye ayrılmalarına rağmen tarihin çeşitli zamanlarında siyasi ve iktisadi sebeplerle güneyliler kuzeye, kuzeyliler de güneye göç ederek birbirleriyle karıştılar Bu iki büyük kola mensup Arap kabileleri Câhiliye döneminde olduğu gibi İslamiyet’ten sonra da birbirleriyle sürekli mücadele ettiler.

Arab-ı Âribe

Kahtânîler adı verilen bu kabileler grubunun anavatanı Yemen’dir ve Güney Arapları olarak da bilinirler. Kahtânîler ;

  • Cürhüm ve
  • Ya’rub olmak üzere önce iki büyük kola ayrılır.

Ya’rub’dan da;

  • Kehlân ve
  • Himyer adında iki ayrı koldan birçok alt kola ayrılmaktadır.

Bu kabileler farklı dönem ve sebeplerle anavatanlarını terk ederek Arabistan’ın çeşitli bölgelerine yerleşmişlerdir. Bunlar arasında Yesrib’e yerleşen Evs ve Hazrec, Mekke’ye yerleşen Cürhüm, Hîre’ye yerleşen Lahm ve Cüzam yer almaktadır.

Arab-ı Müsta’ribe

Aslen Arap olmayıp sonradan Araplaşan kabilelerden meydana gelmiştir. Kuzey Arapları adıyla da bilinen bu kabilelerin soyu Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’e dayandığı için İsmailîler veya soyundan uzak torunlarına nispetle Adnânîler, Meaddîler, Nizârîler diye de anılır. Hz. İsmail Mekke’ye geldiğinde babası gibi Ârâmîce, Keldânîce veya İbrânîce konuşuyordu. Hz. İsmail ve soyu Arapça’yı Mekke’de öğrenip Cürhümlülere karışarak Araplaştığı için Arab-ı müsta’ribe adıyla anılmıştır. Hz. Peygamber’in yirmi birinci göbekten atası olan Adnan’a mensup olan Adnânîler nüfusları çoğalınca anayurtları Mekke’den çeşitli yerlere dağılmışlardır.

Araplar hakkındaki en eski bilgilerin komşu kavimlerin yazılı belgelerinden öğrenilmektedir. Kökeni hakkında farklı görüşlerin olduğu Arap kelimesine ilk defa Asur Kralı III. Salmanasar’ın yıllıklarının, 853 yılındaki büyük bir ayaklanmanın bastırılmasını anlatan kısmında rastlanmıştır. Bu tarihten milattan önce VI. yüzyıla kadar Asur ve Bâbil kitabelerinde Aribi, Arabu ve Urbi adları sıkça yer almıştır. Herodotos’tan itibaren de eski Yunan ve Latin kaynaklarında Arabia ve Arap kelimeleri geçmektedir.

Roma İmparatorluğu Mısır, Filistin ve Suriye’ye hâkim olunca temasa geçtiği Arap Nabatî ve Palmira krallıklarıyla iyi ilişkiler kurmasına rağmen Arabistan’ın içlerine nüfuz edememiştir. Ancak Roma İmparatorluğu, Arap yarımadasında kurulan devletlerle genelde iyi ilişkiler kurarak çöl ile kendi arasında bir tampon bölge oluşturmayı benimsemiştir. En eski yerleşim yerlerinden olan Arap yarımadasının güney ve kuzeyinde İslâm öncesi dönemde çeşitli devletler kurulmuştur. Orta Arabistan’daki Hicaz‘da ise İslâmiyet’e kadar herhangi bir devlet kurulmamıştır.

Güney Arabistan da Kurulan Devletler

Maîn Devleti

Merkezi San’a’nın doğusunda harabeleri bulunan Maîn şehridir. Maîn Kralı M. Ö. 1400-650 yılları arasında Yemen’de hüküm sürmüştür. Yedi tabakadan oluşan Maîn hükümdarlarının sayısı yirmi ikidir.

Sebe Devleti

Güney Arabistan’da Maîn Devleti’nden sonra hüküm süren devletlerin ikincisi Sebe Devleti’dir. Başkenti Sana’nın doğusunda ticaret yollarının kavşağında yer alan Me’rib’dir. Kuruluş tarihi bilinmeyen Sebe Devleti’nin M.Ö. X. yüzyıl öncesinden itibaren mevcut olduğu tahmin edilmektedir.

Himyerî Devleti

Arapların Kahtânîler koluna mensup olan Himyerîler kısa zamanda bütün Yemen’i ele geçirdiler. Devletin başkenti Reydân daha sonra Zafâr adıyla meşhur oldu. Himyerîler Maîn ve Sebe devletlerinin aksine yayılmacı bir politika izleyerek sınırlarını, milattan sonra III. yüzyılın sonlarına doğru Hadramut ve Orta Arabistan’a kadar genişlettiler. Böylece askerî bakımdan Arap yarımadasının en güçlü ve nüfus bakımından en kalabalık devleti haline gelen Himyerîler, Habeşliler ve Perslerle mücadeleye giriştiler. Çevredeki çöller bölgeye doğal bir koruma sağlıyordu. Himyerîlerin birinci hâkimiyet devri IV. yüzyılın başlarına kadar devam eden feodalite dönemidir.

Kuzey Arabistan da Kurulan Devletler

Kuzey Arabistan’ın tarihi hakkında Mezopotamya, İbranî, kaynaklarında az da olsa bilgi vardır. En geniş bilgiye ise klasik çağ Grek kaynaklarında rastlanır. Kuzey Arabistan’da İslâm’dan önce Nabatîler, Tedmürlüler, Gassânîler, Lahmîler ve Kindeliler devlet kurdular. Orta ve Kuzey Arabistan’da tarih sahnesine çıkan bazı devletler, menşeileri itibariyle Arap olmalarına rağmen Ârâmî kültürünün tesiri altında kalmışlardı ve kitabelerini bu dille yazmışlardı.

Nabatî Devleti

Milattan önce IV. yüzyılın sonlarında kuruldu. Filistin’in güneyinde Akabe körfezi ile Lût gölü arasında hüküm sürdü. Nabatîler yerleşik hayata çok sıcak bakmadılar ve içlerine yabancıların girmesine izin vermediler. Bir kısmının yerleşik hayata geçmesi ancak bakır ve demir madenlerini kullanıp öğrenmeleriyle birlikte gerçekleşecekti.

Tedmür Devleti

Kuzey Arabistan devletlerinin ikincisi Tedmür Krallığıdır. Palmyra adıyla da anılan uluslarası ticaretin önemli merkezlerinden birisi olan Tedmür şehri Suriye çölünün ortasındaki bir vahada yer alır. Kuruluş tarihi kesin olarak tespit edilemeyen ve Palmirliler adı da verilen Tedmür Devleti’nin, mevcut kitabelerden I. yüzyıldan itibaren var olduğu tahmin edilmektedir.

Gassânî Devleti

Arapların Kahtânîler koluna mensup olan Gassânîler III. yüzyılda Yemen’den Suriye’ye göç ederek Cefne bin Amr liderliğinde bir devlet kurdular. Hem kendi hem de Bizans imparatorluğu lehine Sâsânîler ve Hîre’de devlet kuran Lahmîler ile mücadele ettiler. Gassânîler, Yemen ve Sebe ile Suriye ve Bizans medeniyetlerini birbirleriyle kaynaştırıp önemli mimarî eserler yaptılar. Saray ve evler, su kemerleri, kilise, hamam ve tiyatrolar inşa ettiler. Kasrü’l-Müflettâ ve Kasrü’l-Ebyaz saraylarının harabeleri günümüze ulaşmıştır.

Lahmî (Hîre) Devleti

Kuzey Arabistan’da hükümdarlılarının soylar soyları Arapların Kahtânîler koluna mensup Lahm b. Adî’ye dayandığı için Lahmîler, başkentlerinden dolayı da Hîreliler adıyla bilinir. Lahmîler, Me’rib Barajı’nın yıkılmasından sonra Cüzam, Âmile ve Tenûh kabileleriyle birlikte Yemen’den göç ederek III. yüzyılın başlarında Irak’a yerleştiler.

Kinde Devleti

Kuzey ve Orta Arabistan’da hüküm süren Kindelilerin genellikle Kahtânîlerden oldukları yaygın kanaattir. Sürekli bir yerde oturmamalarından dolayı Kahtânî ve Adnânî Araplarının bir karışımı olarak da kabul edilirler.

Arabistan’ın Kalbi: Hicaz Bölgesi

Arap Yarımadasının İslâm tarihi bakımından en önemli bölgesi Hicaz’ın da yer aldığı Orta Arabistan’dır. Sözlükte “iki şeyi birbirinden ayıran sınır, engel” anlamına gelen Hicaz’a bu ad iki bölgeyi birbirinden ayırdığı için verilmiştir. Hicaz Kızıldeniz’in doğusunda, kuzeyde Ürdün’ün liman şehri Akabe güneyde Yemen sınırındaki Asîr’e ve doğuda Necid çöllerinden Irak’a kadar uzanır. Kuzey ve doğu sınırlarının nerede bittiği ise ihtilaflıdır.

Mekke’nin Şehir Olarak Ortaya Çıkışı

Sadece İslâm tarihi bakımından değil dünya tarihi bakımından da Hicaz’ın en önemli şehri Mekke’dir. Şehir hayatı için elverişli bir iklimi olmamasına ve iskânı zor bir vadinin üzerinde yer almasına rağmen, Mekke’nin yerleşim birimi olarak seçilip plânlanmasında belirleyici en mühim unsur merkezinde yer alan Kâbe’dir. Mekke’de şehir hayatı Kâbe’nin yapımıyla başlamıştır. Bu bakımdan Mekke ile Kâbe’nin tarihi iç içe olup birini diğerinden ayırmak mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim’de yer alan şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbed) Mekke’deki -Kâbedir” (Âl-i İmrân 3/96) şeklindeki ayet Kâbe’nin dünyanın yaratılışıyla birlikte var olduğuna işaret etmektedir.

Mekke’ye Putperestliğin Girişi

Başlangıçta Hz. İsmail tarafından yürütülen Mekke ve Kâbe’nin idaresi ondan bir nesil sonra Cürhümlüler’in eline geçti. Önceleri Hz. İsmail’in temsil ettiği dini benimseyen Cürhümlüler zamanla bunu terk ettiler. Kâbe’ye saygı göstermeyip takdim edilen hediyelere el koydukları gibi hac amacıyla şehre gelenlere kötü davranmaya başladılar. Güney Arabistan’daki büyük sel felaketi sebebiyle kuzeye göç eden Huzâaoğulları Mekke’ye yerleşmek için Cürhümlüler’den izin istediler. Bu istekleri reddedilince Benî Kinâne’nin de desteğini alarak Mekke’ye saldırdılar. Kısa bir çarpışmadan sonra Cürhümlüler’i yenilgiye uğrattılar. Şehirden ayrılmak zorunda kalan Cürhümlüler’in büyük çoğunluğu, Hacerülesved’i yerinden söküp bir yere gömdükten ve Zemzem Kuyusu’nu da kapatıp yerini belirsiz hale getirdikten sonra ilk yurtları Yemen tarafına gittiler. Cürhümlülerle Huzâa arasındaki savaşta İsmailoğulların sayılarının azlığı sebebiyle taraf olmadılar ve Huzâaoğulları ile anlaşarak şehirde yaşamaya devam ettiler.

Câhiliye döneminde hac en yaygın, köklü ve düzenli bir ibadetti. Amr b. Luhay’dan sonra hac ibadetine putperestlik unsurları karıştı. Mekkeliler hac için Kâbe’yi ziyarete gelen kabilelerden azami derecede istifade etmek ve onların ilgilerini çekmek için sayıları 360’a kadar ulaşan putları Kâbe ve çevresine dikmişlerdi. Her kabilenin kendisine mahsus putu olduğu gibi bazı kabileler ortak putlara sahiptiler. Araplar haccederken her kabile kendi putunun önünde saygıyla durur dua ederdi. Böylece Kâbe ve çevresi çeşitli kabilelerin tapındıkları putların muhafaza edildiği Arabistan’ın en önemli dinî merkezi hâline geldi.

Kusay b. Kilâb’ın Mekke Hâkimiyeti ve Yönetimi

Kusay, şehrin yönetimi yanında Kâbe hizmetleri ve idaresiyle ilgili bir takım düzenlemeler yaptı. Kusay’dan sonra da devam eden bu hizmetlerden bazıları şöyle sıralanabilir:

  • Dârünnedve : Kureyş kabilesinin önemli meseleleri görüşüp karara bağladığı toplantı yeri olan Dârünnedve ilk defa Kusay tarafından oluşturuldu.
  • Kıyâde : Sözlükte “reislik, önderlik ve kumandanlık” gibi anlamlara gelen kıyâde, Câhiliye döneminde Mekke’de ordu kumandanlığı ve kafile başkanlığını ifade etmek için kullanılıyordu. İslâm’dan önce bedevî ve yerleşik Arapların şeyh adı verilen kabile reisleri seferde ordu kumandanı, hazarda ise kabile başkanı olmak üzere her iki vazifeyi de üstlenirlerdi
  • Hicâbe : Sözlükte “örtmek, birinin bir yere girmesine engel olmak” anlamındaki hicâbe Kâbe’nin bakımı, kapısının ve anahtarlarının muhafazası görevi için kullanılan bir terimdir. Hicâbe kaynaklarda “Kâbe’ye hizmet etmek” anlamındaki sidâne (sedâne) ile birlikte yer alır. Kâbe’yi ve Mescid-i Harâmi bayındır hale getirme, orada huzuru sağlama görev ve yetkisi anlamında olan imâre görevi de sidâne ile aynı anlama gelir. Hâcib veya sâdin adı verilen görevli, Kâbe’nin anahtarlarını elinde bulundurur, belirli zamanlarda ziyaretçilere açar, ondan izinsiz kimse Kâbe’ye giremezdi.
  • Rifâde : Sözlükte “yardım etmek, desteklemek” gibi anlamlara gelen rifâde, İslâm’dan önce hac günlerinde Kâbe’yi ziyaret için gelenlerin yemek ihtiyaçlarının karşılanması ve ağırlanması demektir. Mekke idaresi ve Kâbe hizmetlerine yönelik düzenlemeler yaptığı sırada Kusay Kureyşlileri toplayıp bir konuşma yaptı ve onları hacılara su ve yiyecek temini gibi hizmetlere ortak olmaya çağırmıştır.
  • Sikâye : Sözlükte “sulamak, su kabı, sulama yeri, suculuk” gibi anlamlara gelen sikâye, terim olarak Mekkelilerin ve hac günlerinde Kâbe’yi ziyaret için gelenlerin su ihtiyaçlarının karşılanması görevi demektir.

Mekke’nin Ticari Bir Merkez Olarak Yükselişi

Mekke kuruluşlundan Kusay b. Kilâb zamanına kadar her hangi bir siyasi gücü olmayan dinî bir merkezdi. Kur’an-ı Kerim’de “ekin bitmeyen bir vadi” olarak nitelenen (İbrâhîm 14/37) Mekke sakinlerinin ticaretten başka seçenekleri de bulunmuyordu. Ticaretteki ilk deneyimlerini Himyerîler ve Lahmîler’in vesayeti altında kazanan Mekkeliler, hac ve umre amacıyla şehirlerine gelenlerle ve çevredeki Araplarla yaptıkları sınırlı ticaretle yetiniyorlardı. Mekke ticareti, şehrin coğrafi ve dinî konumunun sağladığı avantajlarına ek olarak genişleyen mekanizmalarıyla desteklenerek gelişimini sürdürdü.

Hz. Peygamber’in büyük dedesi Hâşim b. Abdümenâf kabilesi adına Sâsânîler, Himyerîler, Habeşîler, Gassânîler ve Bizanslılar başta olmak üzere bazı devlet ve kabilelerle diplomatik ve ticari ilişkiler kurdu. Hâşim’in Bizans’la ticarî anlaşma yapmasından sonra kardeşlerinden Muttalib Yemen’e, Abdüşşems Habeşistan’a ve Nevfel de İran’a giderek bu ülkelerden benzer imtiyazlar elde ettiler. Böylece Mekke ve çevresiyle sınırlı olan ticaretlerini daha geniş alanlara yayan Kureyşliler gerek bu imtiyazlar, gerekse Harem bölgesinde oturup Kâbe hizmetlerini yürütmenin getirmiş olduğu itibar sayesinde Yemen ve Habeşistan’a oradan da Suriye ve Anadolu’ya kadar uzanan ticari amaçlı yolculuklar yapmaya başladılar. Bu ticarî seferler sayesinde bir yandan ekonomik durumları düzelen Kureyşliler, diğer yandan da çeşitli medeniyet ve kültürleri tanıma imkânı buldular.

Mekke’nin saldırı korkusu bulunmaksızın gelinebilecek ve sığınılabilecek kutsal bir yer oluşu şehrin ticaret merkezi olarak hızla gelişmesine imkân verdi. Mekke çevresinde yaşayan ve bedevî bir hayat tarzını benimseyen kabilelerle yapılan ittifak anlaşmaları da ekonomik gelişmeye katkı sağlayan diğer bir etken oldu. Böylece Arap yarımadasının ekonomisi Mekke’nin öncülüğünde merkezîleşti. Kur’an-ı Kerim’de Kureyş suresinde Mekke’nin ticari hayatına işaret edilir ve Allah’ın Kureyş kabilesine lütuflarda bulunduğu hatırlatılarak kabile imana ve tevhid inancına davet edilir.

Mekke ve çevresi tarıma elverişsiz bir bölge iken Hz. İbrahim’in duası ve Kâbe sayesinde Kureyşlilerin bolluk içerisinde yaşadıkları vurgulanır.

Arabistan Ticaretinin Can Damarı Panayırlar

İslâm öncesinde Arap yarımadasının en geniş ticarî faaliyetleri büyük ölçüde panayırlarda cereyan ediyordu. Siyasî, sosyal ve kültürel açıdan da oldukça önem taşıyan, bir kısmı uluslararası mahiyetteki bu panayırlarda çeşitli milletlere mensup tüccarlar ile Arap kabileleri bir araya gelirdi. Mekkeliler bu panayırlara iştirak etmekte ve önemli miktarda gelir sağlamaktaydılar.

Mekke ticaretinin ileri karakolu olan panayırların önemli bir kısmı hac mevsimi ve haram aylar dikkate alınarak kuruluyordu. Mekke’nin güneydoğusunda Tâif ile Nahle arasında hac mevsiminde zilkade ayının başlarından yirmisine kadar süren Ukâz Fuarı aynı zamanda edebî bir kongreydi. Şairler en güzel şiirlerini burada okurdu.

Fil Vak’ası: Ebrehe’nin Kâbe’yi Yıkma Teşebbüsü

İslâm öncesinde şehir hayatı için gerekli kaynaklara sahip olmayan Mekke, coğrafi konumu, dini ve ticari bir merkez olmasından dolayı Roma, Bizans, İran ve Habeş imparatorlarının zaman zaman dikkatini çekerek, hâkim olmak için çeşitli teşebbüslerde bulunmalarına sebep olmuştur. Çünkü Arap yarımadasını gerek siyasi ve gerekse ekonomik alanda kontrol etmenin yolu büyük ölçüde Mekke’ye hâkim olmaktan geçiyordu.

Habeş Necâflîsi tarafından 525’te Eryât kumandasında Yemen’e gönderilen orduda Ebrehe el-Eşrem adlı bir asker de vardı. Yemen’e hâkim olan Eryât ile Ebrehe arasında çıkan anlaşmazlık çatışmaya dönüştü. Halkın desteğini sağlayan Ebrehe Eryât’ı öldürerek Yemen’de idareyi ele geçirdi (537). Habeş Necâşîsi tarafından valiliği onaylanan Ebrehe Yemen’i müstakil olarak idare etmeye başladı. Ardından taassup derecesinde benimsemiş olduğu Hristiyanlık dinini yaymak için harekete geçti.

Arapların Mekke’yi ziyaretlerini engellemek için San’a’da Kâbe’nin bir benzerini yaptırmaya karar verdi. San’a’da yapılan bu kilise İslam kaynaklarında Yunanca ekklessia kelimesinin Arapçalaşmış şekliyle Kalîs (Kulleys) şeklinde yer alır. Arabistan’daki bütün kabilelere elçiler göndererek Kâbe’nin yerine bu kilisenin ziyaret edilmesini istedi. San’a’yı dinî ve ticari bir merkez haline getirmek isteyen Ebrehe Mekkeli tüccarların giderek gelişen ticari faaliyetlerini engellemeyi de hedeflemişti. Böylece kuzeye ulaşmasının önündeki en büyük engel olan Mekke’yi saf dışı bırakarak Sâsânîlerle savaşan Bizans’a yardım etmesi mümkün olacaktı.

Araplar Ebrehe’nin beklentisinin aksine davetine ciddî bir ilgi göstermediler. Bunun üzerine Ebrehe Kinâneliler’den San’a’ya gelerek kiliseyi ziyaret etmelerini istedi. Ancak kabul edilmeyince içinde Mahmûd adlı filin de bulunduğu büyük bir ordu ile Mekke’ye doğru yola çıktı. Kâbe’yi yıkma teşebbüsünden vazgeçirmek isteyenleri en sert tedbirlerle bertaraf ederek Taif’e kadar geldi. Ebrehe ile Tâif halkı adına konuşan Mes’üd b. Muatteb Lât Mâbedi’ne dokunulmamasına karşılık itaat etmeyi, erzak ve kılavuz vermeyi teklif etti.

Talepleri kabul edilen Tâifliler Ebû Rigâl adında bir kişiyi kılavuz olarak verdiler. Ebrehe’nin ordusu Mekke yakınlarında Mugammes adı verilen yere kadar gelip. Bu sırada Mekke’ye doğru gönderdiği öncü süvari birlikleri şehir yakınında yayılan develeri ordugâha getirdi. İzinsiz el konulan develerden iki yüzü Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib’e aitti. Ebrehe, Mekke’ye elçi göndererek hedefinin sadece Kâbe olduğunu, kendisine karşı gelinmedikçe kimseye dokunmayacağını bildirerek şehrin liderini karargâhına davet etti.

Mekkeliler adına Abdülmuttalib bir heyetle ordugâha geldi. Ebrehe Abdülmuttalib’in Kâbe’nin yıkılmamasını rica etmek yerine develerini istemesini garipsemişti. Bunun üzerine Abdülmuttalib kendisinin develerin sahibi olduğunu, Kâbe’yi de sahibinin koruyacağını söyledi. Develerini alarak Mekke’ye dönen Abdülmuttalib, Kâbe’ye giderek Beyt’ini koruması için Allah’a niyaz ettikten sonra halka şehrin dışına çıkmalarını, dağlara ve vadilere çekilmelerini tavsiye etti. Kâbe’yi yıkmaktan vazgeçmesi için yapılan teklifleri reddeden Ebrehe, ordusuna ertesi sabah hücum emrini verdi. Fakat ordusunun önünde bulunan Mahmûd adlı büyük fil yerinden kımıldamadı ve Mekke Haremi’ne girmedi. Sonunda ordunun büyük bir kısmı, Kur’an-ı Kerim’de de belirtildiği gibi, akın akın gelen ve tepelerine taş yağdıran ebâbîl kuşları tarafından mahvedildi. Böylece planları boşa çıkan ve ordusu perişan olan Ebrehe kendisi gibi kurtulabilen askerleriyle birlikte Yemen’e dönmek zorunda kaldı; kısa bir süre sonra da öldü.