Ünite 3: İnsan Hakları

Giriş

İnsan hakları, özgürlük, laiklik, inanç özgürlüğü gibi kavramlar evrensel görünse dahi bu kavramların ve kavramlara yüklenen anlam toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Devlet ve amacına dair farklı açıklamalar mevcut olsa da en temelde; devlet, insana hizmet etmesi amacıyla oluşturulmuştur. Önceleri; aynı coğrafyada yaşayan, aynı dili konuşan, aynı inancı benimseyen insanlar bir araya gelerek kendi devletlerini oluşturabilmiştir. Zamanla coğrafi koşullar, iklim değişiklikleri, savaşlar, göçler ve benzeri sebepler farklı insan topluluklarının bir arada yaşamasına neden olmuştur. İnsanların farklılıklarıyla bir arada yaşayabilmeleri için hak ve özgürlüklerini kendi rızalarıyla devrettikleri bu kurumlar aydınlanma, reform hareketleri ve teknolojinin gelişmesiyle hukuk devleti formu kazanmaya başlamıştır. Modern anlamda devletin amacı, kişinin hak ve özgürlüklerini, yurttaş adı verdiği, otoritesi altında bulunan kişilere sunabilmektir. Bu özgürlükleri sunarken, eşitlikçi ve adil davranmak zorundadır.

Bir Kavram Olarak Hak ve Özgürlük Terimleri

Türk Dil Kurumunun yaptığı tanıma göre; özgürlük, “herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî” ve “her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu” dur. İnsan, baskı ve zorlama hissetmeden düşünerek, kendi bağlamında kendi iradesiyle hareket edebiliyor ve karar verebiliyorsa o kişi özgürdür denebilir.

Hak kavramı; kişinin kullanabileceği yetkileridir. Toplum içinde yaşamaya başlamadan özgür bir varlık olan insanın toplum içinde de özgürlüklerini sürdürebilmesi hak kavramını ortaya çıkarmaktadır. Hukuk yoluyla tanınan yetkiler hakları oluşturur.

İnsanlık tarihi; insanların hak ve özgürlükler mücadelesiyle doludur. İnsanlar hak ve özgürlükler alanının genişletmek ihtiyacı duymakta; bu ihtiyaç sonucu ortaya çıkan mücadelelerle; hak ve özgürlüklerin karşısında olan her şey güç kaybetmeye başlamıştır. Kişiler toplumdaki diğer insanların temel hak ve özgürlüklerinin bilincinde bir özgürlük anlayışı benimsemek zorundadırlar. Kişinin sahip olduğu haklar ile özgürlüğü iç içedir. Kişi belirli haklara sahip olmadıkça özgür olması mümkün olamayacaktır.

İnsan haklarıyla ilişkili olan bir diğer kavram eşitliktir. Hukuksal, siyasal ve ekonomik ve sosyal eşitlik olmak üzere üç temel başlık altında toplanabilen eşitlik kavramı neyin eşitlik altına alındığıyla ilgili olarak farklı anlam ve türlere sahiptir. Öncülüğünü liberal düşüncenin yaptığı hukuksal eşitlik fikrine göre, herkes kanun önünde eşit haklara sahiptir. Bu düşüncenin kaynağı insanların doğuştan eşit olduğu doğal hukuk ilkesine dayanmaktadır.

On sekizinci yüzyılın tipik olgularından olan bu eşitlik fikri, ilk kez Virginia Haklar Bildirisi ve Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi’nde ifadesini bulmuştur.

Hukuksal eşitliğin yetersiz kalması sonucu siyasal eşitlik fikri ortaya atılmıştır. Siyasal eşitlik hukuksal eşitlik için tamamlayıcıdır. Hukuksal düzenlemelerin belli bir sınıfın elinde olmasının önüne geçer.

Ekonomik ve sosyal eşitlik ise; maddi olarak eşit olmayı tanımlar. Ekonomik ve sosyal eşitlik fikrinin kökenleri çok eski zamanlara dayansa da herkes için bir talebe dönüşmesi on dokuzuncu yüzyıl ortalarına denk düşmektedir. Bu zamanlama şüphesiz dönemin kapitalist uygulamalarının yarattığı ağır koşullarla da yakından ilgilidir.

Hak ve özgürlükler kavramlarının öncelik sırası siyasi rejimlere göre değişkenlik göstermektedir. Örneğin, sosyalist ideolojiyi benimseyen Marksist-Leninist devletlerde eşitlik fikri sosyal haklar anlamında temel bir ölçü olarak kabul edilirken pratikte liberal uygulamaları barındıran devletler uzun yıllar sadece kanun önünde eşitliği ve buna uygun özgürlükleri ölçü almışlardır.

İnsan Hakları Kavramı

İnsan hakları, bütün insanların sahip olduğu, temel hak ve özgürlükler olarak adlandırılmıştır. Irk, dil, din, etnik köken, cinsiyet, milliyet gözetmeksizin bütün insanların eşit olarak yararlanabileceği hak ve hukuksal yetkidir. İnsan, belirli bir toplum içinde yaşar. Bu toplumsal birlikteliği mümkün kılmak ve sürdürebilmek için uyması gereken belli kurallar-yasalar bütünü bulunmaktadır. Kişi vatandaş olarak eklemlendiği toplum yaşamında, temelde sahip olduğu hakların özüne dokunmayan bu düzenlemelere uymakla yükümlü hale gelmektedir. Bir anlamda birlikte yaşamanın garantörü olan hukuk adı altında birleşen bu düzenlemeler kişi özgürlüklerinin de ifade edilebilmesini sağlamaktadır. Kişiye tanınan haklar ve kişinin bu hakları hakkıyla kullanabilmesi insan haklarının temelini oluşturmaktadır.

İnsan hakları kavramı yeniçağda ortaya atılan bir kavram olsa da aslında insanın doğuştan bu haklara sahip olduğu varsayımı mevcuttur. Doğuştan sahip olduğu bu haklar kısıtlandığında ya da elinden alındığında ortaya çıkan mücadeleler, kişinin bilinçlenmesiyle birlikte daha da artar hale gelmektedir. İnsan hakları kavramının günümüzde hala tartışılıyor olması; bunun için mücadele eden kitlelerin varlığı; bu kavramın herkes için aynı anlama gelmediğini kanıtlar niteliktedir. İnsanın özgür ve eşit bir biçimde yaşamasına olanak tanıyan demokrasi ilkesinin varlığı bir anlamda insan haklarının uygulanabilmesini de olanak tanımıştır.

İnsan Hakları Kavramı ve İnsan Haklarının Diğer Kavramlarla Olan İlişkisini Değerlendirebilme

İnsan hakları; eşitlik, özgürlük, demokrasi, devlet, iktidar ve benzeri gibi kavramlarla ele alınmakta ve çoğu zaman bu kavramlar üzerinden boyutlandırılmıştır. İnsanın yalnızca insan olmasından dolayı sahip olduğu haklar; kişinin din, dil, ırk, dini inanç, etnik köken gibi özelliklerinden bağımsız bir eşitlik temeline dayanır.

Ne yazık ki; Bugün dünya üzerinde iktidarlarını baskı yoluyla sürdüren birçok devlet mevcuttur. Onların insan haklarını yok sayan uygulamaları insan haklarının evrensel nitelikte olduğu gerçeğini ortadan kaldırmamıştır. İnsan hakları, bütün hakların üstünde olma özelliğini sahiptir. Bu hak insan haklarını konu almayan hukuk kurallarının da üstünde yer almıştır. Devlet, insan haklarının korunmasından sorumlu olduğu gibi düzenlemelerinde insan hakları ihlali yapmaktan da kaçınmak durumundadır. Eğer, bunun ihlal eden devletin kendisi ise; insan hakları mücadelesi devletin kendisine yönelmektedir. İnsan haklarının bugünkü görünümü kavuşması tarihin akışı içinde monarşi yönetimlere karşı verilen mücadelelerle şekillenmiştir. Devletler, tarafından kendi lehlerine sınırlandırılmaya çalışılan bir takım haklar bu mücadeleler sonunda elde edilmeye başlanmıştır. İnsan hakları çerçevesinde devlete yönelik ileri sürülebilecek haklar yalnızca temel haklarla sınırlı değildir. Bireyler devletlerden adil ücret hakkı, barınma hakkı, sağlık ve eğitim gibi sosyal hayata dair haklar konusunda da talepte bulunabilirler.

Dönemsel Bazda İnsan Haklarını Değerlendirme

Tarihsel süreçte bir yanda insanın özgürlükler alanını genişletme mücadelesi diğer yanda eşit bir toplumsal düzen adına bu özgürlüklerin yasalar aracılığıyla sınırlandırılması söz konusudur. İnsan hakları düşüncesi evrensel bir anlama sahip olsa da tamamlayıcısı durumunda olan birçok temel kavramın pratikte uygulanışı toplumdan topluma değişmektedir.

Eski Yunan ve Orta Çağ’da İnsan Hakları Düşüncesi

Düşünce mirasını sistemli bir biçimde ilk defa ortaya koyan Antik Yunan düşünürleri Sofistlerin felsefelerinin temelinde, insana verdikleri değer yatmaktadır. İnsanların daha iyi bir yaşam için yeteneklerini geliştirmelerini salık veren bu öğretmen düşünürler bunu yapabilmek için gerekli olan tek şeyin de bilgi olduğunu ortaya atmışlardı. İnsanı gelişmeye açık, özgür bir varlık olarak gören Sofistlerin temelde insana yüklediği değer esasında insana haklarına yapılan bir vurguya işaret sayılabilir. Yunan düşünürleri Sokrates, Platon ve Aristoteles de insanın öncelikli yapması gereken şeyi, insan olarak sahip olduğu değeri keşfetmek olarak belirlemişlerdir.

Her şeyin din ve tanrı merkezli bir anlayışla bezendiği Orta Çağ düşüncesinde ise, insan ya da demokrasi kavramları değer görmüyordu. İnsan sadece Tanrısal olana itaat eden bir varlıktı. Tanrısal olanı temsil ettiği iddiasıyla ilahi bir güç atfedilen yöneticiler Orta Çağ’da egemenlik alanlarını daraltacak hiçbir düşüncenin yeşermesine izin vermemişlerdi. Dolayısıyla Orta Çağ’da örgütlü bir insan hakları düşüncesi hiç gelişmemişti.

Yeni Çağ’da İnsan Hakları Düşüncesi

14. ve 16. Yüzyıllar arası Avrupa’daki Rönesans’la birlikte matbaa ve pusulanın icadı, bilgi paylaşımı ve insanın değer kazanmasının yolunu açtı. Dönemin temel fikirlerden biri hümanizm düşüncesidir. Orta Çağ’ın insanı değersiz kılan uygulamaları Yeni Çağ’da gerçekleştirilen reformlarla ortadan kaldırılmıştır. Bu reformlara öncelik eden önemli figürlerinden biri de Martin Luther’dir.

Avrupa’da 18. yüzyıl aydınlanma dönemidir. İnsanın aklın önderliğinde bir yol seyretmeye başlaması deney ve gözleme olanak tanıyan girişimleri bilimsel yeniliklere zemin hazırlamıştır. Aydınlanma döneminin hazırladığı ortam sanayi devrimi gelişmeleri de beraberinde getirdi. Makine gücü keşfedildi, fabrikalar kuruldu. İnsanlar hem doğa ile mücadele de hem de toplumsal yaşamda daha rahat hareket edebilme imkânına kavuştu. İnsan güçlenmeye başladıkça kendi özgürlük alanlarını ve yaşamını garantiye alma arzusuyla hareket etmeye başladı. Bu durum toplumsal düzlemde herkesi kapsayacak ve herkese eşit bir şekilde uygulanabilecek düzenlemelerin gerekliliğini ortaya çıkardı. Aydınlanma Döneminin en önemli insan hakları temsilcisi Fransız düşünür JeanJacques Rousseau’nun öne sürdüğü insanların devletle yaptığı bu “toplumsal sözleşme” fikri Avrupa ve Amerika’da insan hakları düşüncesinin gelişimini etkilemiştir. Hobbes ve Rousseau’nun öngördüğü devlet modelinde birey devletin gücü karşısında pasifken; Locke, yalnızca vatandaşın temel hak ve özgürlüklerini korumakla sınırlandırılmış bir devlet modeli öngörmekteydi.

Amerika’da 1776 yılında yapılan Virginia İnsan Haklar Bildirisi’nde “Tüm insanlar doğuştan eşit derecede özgür ve bağımsızdırlar. Doğar doğmaz edindikleri belli bazı haklar vardır. Siyasî bir topluluk kurdukları zaman, hiçbir anlaşmayla gelecek kuşakları bu haklardan vazgeçmeleri için zorlayamazlar. İnsan hakları düşüncesinin doğal hukukun ayrılmaz bir parçası olduğu anlayışı ise, 1789 Fransız İhtilali’yle yerleşmiştir. Klasik insan haklarıyla birlikte seçme seçilme, temsil hakkı gibi siyasi hakları da kapsadığı için Fransız insan ve vatandaş hakları bildirisi, insanlık sıfatı yerine vatandaş olarak da kişinin sahip olduğu hakların altını çizmesi bakımından önemlidir.

20. Yüzyılda İnsan Hakları Düşüncesi

Avrupa’ya giden genç aydınlar geri döndüklerinde toplumda Müslüman olanlarla olmayanlar arasında yaşanan eşitsizlikler, padişahın sınırsız gücü gibi konularda bir takım değişiklikler yapılması için harekete geçtiler. Bu hareketlenme 1808 yılında devletle zengin toprak sahipleri arasında Sened-i İttifak sözleşmesinin imzalanmasını sağladı. 1876 yılında ilan edilen Birinci Meşrutiyet ile birlikte padişahın yetkileri dağıtılmış, anayasa ilan edilmiş, kişilere birçok kişisel ve siyasal hak verilmiştir. 1908’de ilan edilen İkinci Meşrutiyetle birlikte 1876 Anayasası yeniden yürürlüğe girmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan 1921 Anayasası’nı takiben, Savaş sonrasında 1924 Anayasası’nda ilgili çalışmalar realiteye dönüştürülmüştür. İnsan hakları düşüncesinin yerleşmesinde güçlü bir hukuki zemine dayandırılması gerekliliğinin altı çizilmiştir. Türk topraklarındaki insan hakları süreçlerine bakacak olursak; 1961 Anayasası ile birlikte ülkemizde insan haklarını korumaya yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi, İkinci Meclis, Yüksek Hâkimler Kurulu gibi kurumların işlevsel hale getirilmesi, insan hakları konusunda yalnızca düşünsel değil uygulamada da adımlar atıldığını ortaya koymuştur. Hâlihazırda yürürlükte olan 1982 Anayasası ise, insan hakları konusunda en temel belge niteliğinde olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi referansları ile hazırlanmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte insan hakları düşüncesinin yalnızca devlet-vatandaş ilişkisiyle sınırlandırılamayacak bir olgu olduğu ortaya çıktı. Savaş sonrası 1945 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Antlaşması da bu evrenselliğin ilk ciddi işareti olarak kabul edildi. Birleşmiş Milletlerin kurulmasından sonraki dönem, insan hakları düşüncesinin evrensel boyutlarda geliştirilmesi, iyileştirilmesi çalışmalarını içermektedir. 10 Aralık 1948’de imzalanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, sürecin ilk basamağını oluşturmuştur. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi başta yaşama hakkı olmak üzere bireyin diğer sahip olduğu hak ve özgürlüklerini korumaya yönelik birçok düzenlemeye sahiptir. Türkiye bu bildirgeyi 1976 yılında imzalamıştır. Genel özellikleriyle felsefi bakış açısı ve ideolojik oluşum süreciyle bağlantılı olarak insan hakları, literatürde farklı grup ve kuşaklar altında incelenmektedir:

Birinci Kuşak Haklar: Batılı demokratik ülkeler tarafından desteklenen haklardır.

  • Yaşam hakkı ve kişi dokunulmazlığı
  • Kişi özgürlüğü ve güvenliği
  • Düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü
  • İnanç ve ibadet özgürlüğü
  • Konut dokunulmazlığı ve Mülkiyet hakkı
  • Eşitlik hakkı
  • Dernek kurma hakkı
  • Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı
  • Çalışma özgürlüğü
  • Dilekçe hakkı
  • Seçme ve seçilme hakkı
  • Kamu hizmetine girme hakkı
  • Tarafsız bir yargıç önünde yargılanma hakkı

İkinci Kuşak Haklar: Sosyalist geleneklere dayanan ekonomik, sosyal ve kültürel haklardır.

  • Çalışma hakkı
  • Sendikal haklar
  • Adil ve uygun işte çalışma hakkı
  • Sosyal güvenlik hakkı
  • Ailenin, anneliğin, çocukların ve gençlerin korunması hakkı
  • Yaşama ve sağlık standardı hakkı
  • Eğitim ve Kültürel yaşama katılma hakkı

Üçüncü Kuşak İnsan Haklar: Kaynağı doğal hukuk ilkelerine dayanır. İnsanların dayanışma hakları olarak bilinmektedir. Gelişimi hala devam etmektedir. Süreç içerisinde değişen insan onuru doğurmuştur. Birinci ve ikinci kuşak hakların örgütlü bir şekilde talep edilmesinin ürünüdür denilebilir. Bu haklar bütün halkların hakları olarak talep edildiğinden kolektiftir. Dünya üzerinde gelir dağılımındaki dengesizlikler, iç savaşlar, terör, doğal dengenin bozulması ve daha birçok neden yeni haklar ve onların kolektif bir anlayışa bürünmesi sonucunu yaratmıştır.

Negatif Haklar: Devletin müdahale etmemesi gereken haklar negatif haklardır. Temelinde özgürlük düşüncesi olan haklardan kişiler mahrum bırakılamaz. İnsanın din ve vicdan hakkı, ifade özgürlüğü hakkı, özel hayatının özel kalması hakkı, istediği partiyi destekleme hakkı negatif haklardan bazılarıdır.

Pozitif Haklar: Devlete pozitif anlamda sorumluluk yükleyen ekonomik, sosyal ve kültürel haklardır. Temel insan ihtiyaçlarına karşılık gelen ve hak ve yükümlülük ilişkisinin daha somut bir biçimde göründüğü pozitif hakların yerine getirilmesi devletin imkânlarını kullanmasıyla da ilgilidir. Her devlet vatandaşlarının temel ihtiyaçları için belli standartlar yaratmak zorundadır. Eğitim, sağlık, sosyal aktiviteler, güvenlik gibi konularda standartların sürekli iyileştirilmesi gerekmektedir.

Modern Devlette İnsan Hakları

Tanımlanmış modern devletin en önemli özelliği ulusdevlettir. Ulus-devletin modern devletin biçimi haline gelmesi Fransız Devrim’i yıllarına dayanır. Modernite, aydınlanma düşüncesinin bir ürünü olarak aklın kullanımı ve gereklerinin yerine getirilmesi sürecinin bir ürünüdür ve toplumun toptan değişimi ile hareket eden bir yapıya sahip olmuştur.

İlk devlet olgusunun ortaya çıkışından, modern devlete geçişe kadar ki tarihi süreç çok uzun zaman almıştır. Held, devletin oluşum süreçlerini beş gruba ayırarak açıklamıştır:

  • Geleneksel haraç toplayan devletler
  • Feodalizm: Bölünmüş otorite düzeni
  • Standenstaat
  • Mutlakiyetçi Devletler
  • Modern ulus Devletler

Kimliğini devlet içinde bulan ve inşa eden “ulus” hem kültürel hem de siyasi bir oluşumdur. Yeni devlet kurumu içinde ulusu oluşturan halktır. Siyasal anlamda merkezinde egemenlik anlayışını bulunduran ulus-devlet anlayışı eskinin soya dayalı iktidar biçimlerini zamanla ortadan kaldırmıştır. Ulus-devletin güçlü bir sistem haline gelmesinde sanayi devriminin hızlı ilerleyen yapısının ekonomik sonuçlarıyla da ilişkisi vardır.

On dokuzuncu ve yirminci yüzyılın meşruiyet elde etmiş devleti olan ulus-devletin resmi ideolojisi milliyetçiliktir. İlk olarak Avrupa’da Fransa, Almanya gibi ülkelerde ortaya çıkana milliyetçilik sonrasında tüm dünyada görülmeye başlanmıştır. Bireyselleşen yurttaşlar üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan ulus-devlet aile, cemaat, köy, aşiret gibi birincil toplumsallık alanlarının yerine devlet merkezli olan ikincil toplumsallaşma alanını geçirmeye çalışmaktadır. Milliyetçilik ideolojisini yoğun bir şekilde yaşayan devletler için ulus devlet demektir ve her iki kavram da bireyin üstündedir. Bu devlet yapısı liberal değerlerden uzaktır ve dünyada yaşanan gelişmeler, küreselleşme etkileri evrensel hukuk kurallarını etkin kılmaya başlamıştır. Küreselleşme ile birlikte sanayi toplumunun devlet olgusu olan iktidar ve güç merkezli ulus-devletler işlevsizleşerek yerini özerk ve yerel birimler ile sivil topluma bırakmıştır.