Ünite 8: Immanuel Wallerstein ve Dünya Sistemi Kuramı

Immanuel Wallerstein

Geliştirdiği Dünya Sistemi Kuramıyla, sosyal bilimlerin farklı birçok alanında çalışma yürütmekte olan çok sayıda bilim insanına analitik ve kavramsal bir çerçeve sunan Wallerstein, yaşadığımız çağın tartışmasız en etkili düşünürlerinden biri olarak gösterilmektedir. Özellikle küresel eşitsizlikler ve bu eşitsizliklerin ülkelerin ve toplumların ekonomik kalkınma ve siyasal dönüşümünde oynadığı çeşitli roller üzerine olan çalışmalarıyla ve küresel kapitalist dünya sisteminin nasıl çalıştığına ilişkin analizleriyle bilinen Wallerstein, Amerikan tarihsel sosyolojisinin en önemli isimleri arasında gösterilmektedir. Küresel düzeyde kurulan kurumsal ve ekonomik ilişkilerin toplumların hayatlarında baskın roller oynadığı günümüz dünyasında ortaya çıkmış uluslararası eşitsizliklere Marksist bir perspektiften yaklaşmakta, fakat geleneksel Marksist analiz ve terminolojinin dışında bir kavramsal çerçeve önermektedir.

Wallerstein, bölgeler arasındaki ekonomik eşitsizliklere de yine böylesi makro bir perspektiften açıklama getirmeyi amaçlamıştır. Bu amaç çerçevesinde, küresel kapitalist sistem içerisinde ülkelerin ve kimi büyük ölçekli ulus ötesi şirketlerin ekonomik alandaki aktivitelerini ve işlevlerini tarihsel bir perspektiften yorumlayan çalışmaları 14 farklı dile çevrilmiş ve sosyoloji, siyaset bilimi, tarih, antropoloji, coğrafya ve uluslararası ilişkiler gibi birçok farklı bilim alanında kavramsal ve analitik bir çerçeve olarak pek çok bilim insanı tarafından kullanılmıştır.

Tarihsel Sosyoloji

Sosyal değişimlere ilişkin analizini tarihsel bir perspektifle ve karşılaştırmalı olarak gerçekleştiren metodolojiye dayalı sosyoloji yaklaşımıdır.

Wallerstein’in Sosyal Bilimlerdeki Yeri

Sosyoloji bilimi içerisinde Marksist tarihsel sosyoloji geleneği içinde düşünülen Wallerstein’ın çalışmaları, ekonomik alanda yaşanan küreselleşmenin yirminci yüzyılın özellikle ikinci yarısında oldukça hız kazanmasıyla birlikte farklı alanlarda çalışma yürüten pek çok sosyal bilimci için önem kazanmıştır. Özellikle küresel kapitalist sistem içerisinde yaşanan ekonomik ve siyasal değişimlerin makro ölçekli eşitsizliklere nasıl yol açtığını anlamaya çalışan sosyal bilimciler, Wallerstein’ın önerdiği kavramsal ve analitik çerçeveyi kullanarak bu değişimleri açıklamaya çalışmışlardır.

Genel olarak düşünüldüğünde, Wallerstein’ın sosyal bilimler alanındaki yerine ilişkin iki önemli ayırt edici özellikten bahsetmek mümkündür. Bunlardan birincisi sosyal bilimlerin eleştirel bir bakış açısından yürütülmesi gerektiği yönündeki duruşu, ikincisi ise bilimsel arayışta objektivitenin ve değer yargılarından arınmış bir araştırma çabasının beyhude bir çaba olduğuna dönük duruşudur.

Eleştirel Bakış Açısı

Wallerstein, sosyal bilimler alanında yürütülen çalışmalar ile var olan bilgiye ve kavramsal çerçevelere eleştirel bir perspektiften yaklaşılarak devam ettirilmesi gerektiğini iddia etmektedir. Wallerstein, hiyerarşik bir yapıya sahip olduğunu iddia ettiği küresel kapitalist sistemin örgütlenişini ve bu sistemdeki aktörlerin oynadıkları rolleri açıklamak amacıyla, var olan geleneksel Marksist kavramsallaştırmayı belirli ölçülerde terk ederek, yeni bir kavramsal çerçeve önermiştir. Wallerstein, bu yeni kavramsal çerçevede, küresel kapitalist sistemin nasıl örgütlendiğini açıklamak için geleneksel Marksist terminolojinin sıklıkla başvurduğu sömüren, sömürülen, emperyalist, koloni gibi kavramlar yerine merkez, yarı çevre ve çevre ülkeler kavramlarını kullanır. Wallerstein’ın, sosyal bilimlerde benimsenmesi gerektiğini ifade ettiği eleştirel bakış açısının bir sonucu olarak düşünülebilen bu yeni kavramsal çerçeve, birçok sosyolog tarafından benimsenip analitik bir çerçeve olarak kullanılmıştır.

  • Emperyalist Bir devletin bir başka devletin toprakları da dâhil her türlü kaynağından, sömürü düzeyine varan bir şekilde faydalanması. Klasik emperyalizmde bu faydalanmaya dair sömürülen devletin/ulusun rızası aranmamakta ve faydalanma, zor kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Sonraki dönemlerde ise bu ilişki farklı aygıtlar kullanılarak hatta zaman zaman sömürülenin rızası elde edilerek kurulmuştur.
  • Koloni Birden fazla anlama gelmektedir. Zaman zaman sömürülen ülke veya sömürge anlamında kullanılır. Aslında tek başına sömürgeden farklıdır; zira koloni, sömürücü ülkeden ayrı bir sömürge değil, bizzat o ülke topraklarının bir parçası olarak kabul edilmektedir. Elbette sömürücü ülkenin topraklarına dâhil olması bir fetih veya işgal sonucunda gerçekleşmiştir.

Objektivite Eleştirisi

Sosyal bilimlerin eleştirel bir perspektiften yürütülmesi gerektiğine dönük duruşunun yanında, Wallerstein’ın bilim anlayışının bir başka ayırt edici özelliği de, bilimsel arayışta objektif ve tarafsız olmak gerektiği konusundaki yaygın kabule dönük eleştirel tavrıdır. Wallerstein’a göre objektivite ve tarafsızlığı devam ettirmek için gösterilen çaba sürdürmesi imkânsız bir çabadır. Ona göre, bilim insanının kendisini araştırma yaptığı konunun dışında tutmaya dönük çabası veya araştırdığı konunun öznesinden etkilenmemeye çabalaması sosyal değişimi pozitif anlamda etkilemeye dönük bir bilginin üretilmesini zorlaştıracaktır. Elbette Wallerstein’ın sahiplendiği böylesine bir duruş, onun bilimin özel bir ideolojiyi, siyasal pozisyonu veya ekonomik ya da siyasi bir grubun çıkarını savunmak için yapılması gerektiğini savunduğu anlamına gelmemektedir.

Wallerstein bu iddiasını kendisine sosyal bilimler alanında oldukça önemli bir yer kazandıran dünya-sistemleri analizine referansla şöyle ifade etmektedir: “Dünya sistemleri analizinin bir teoriden ziyade ihmal edilmiş ve aldatıcı epistemolojilere karşı bir protesto olduğunu bir süredir ifade ediyorum. Bu analiz, entelektüel değişim için ve aslında 19. Yüzyıl sosyal bilimlerinin temel dayanaklarını değiştirmek için bir çağrıdır”.

  • Objektivite Nesnel olabilme durumudur. Bir olgu değerlendirilirken öznel yaklaşımlardan kaçınılabileceğine ilişkin bir kabulü içerir.

Wallerstein’ın sosyal bilimlerdeki yerine ilişkin olarak yukarıda belirttiğimiz iki ayırt edici özelliğin şekillenmesinde siyasal tartışmaların oldukça yoğun olarak yapıldığı bir ailede büyümesi ve yine gençlik yıllarında siyasal hareketlerle oldukça yakın bir ilişki içerisinde olması sebep olarak gösterilebilir.

Wallerstein’in Düşüncesinin Kuramsal Kökenleri

Wallerstein’ın kuramsal çalışmalarının köklerinde kimi klasik düşünürlerin ve kendi çağdaşlarının etkilerini görmek mümkündür. Bu düşünürlerin başında kapitalist sistemin nasıl işlediğine ilişkin çok boyutlu ilk sistematik kuramın kurucusu olarak da kabul edilen Karl Marx (1818 – 1883), ekonomist Karl Polanyi (1886 – 1964), Joseph Schumpeter (1883 – 1950) ve ünlü Fransız tarihçi Fernand Braudel (1902 – 1985) gösterilmektedir.

Joseph Schumpeter ve Karl Polanyi

Wallerstein’ın ekonomik gelişmenin tarihine ilişkin yaptığı çalışmalarda iki ünlü politik iktisatçı Karl Polanyi ve Joseph Schumpeter’in çalışmalarının etkilerini görmek mümkündür. Yirmi sekiz gibi oldukça genç sayılabilecek bir yaşta kendi alanında tanınırlık kazanan Avusturyalı politik iktisatçı Joseph Schumpeter, Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi (1942) adlı çalışmasında verili jeopolitik atmosfere işaret ederek kapitalizmin insanlığa kazandırdıklarına ve başarılarına ilişkin güçlü bir savunma yapar. Bu eserinde Schumpeter, bireysel girişimciyi, sadece bir üretim sistemi olarak kapitalizmi geliştirdiği için değil ama aynı zamanda toplumun genelinin yaşam standardını ve refahını yükselttiği için de büyük icatların ve yeniliklerin kaynağı olarak kutsar. Marx’ın düşüncesinden farklı olarak Schumpeter, onun yıkımının girişimci ruh tarafından gerçekleşeceğini savunmaktaydı. Schumpeter’e göre kapitalizmin merkezinde duran girişimci ruh doğası gereği yenilik ve icatlara öncülük edecek, bu yenilikler piyasalarda uzun dönemde tekelleşmeyi getirecek ve tekelleşme de girişimci ruhu öldürerek kapitalizmin sonunu hazırlayacaktı.

  • Jeopolitik Devletlerin coğrafi özellikleriyle siyasetleri arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalıdır. İlk olarak yirminci yüzyılın başında İsveçli Rudolf Kjellen tarafından kullanılmıştır. Ayrıca devletin, coğrafi bölge ve tarihî gelişmeler ile ilişkisi olarak da tanımlanır.

Yine bir politik iktisatçı olan Karl Polanyi ise birçok ekonomist tarafından artık bir klasik olarak kabul edilen Büyük Dönüşüm (1944) isimli eserinde 19. yüzyılda modern piyasa ekonomisinin doğuşunu ve piyasa ekonomisinin doğuşu ile modern ulus devletlerin ortaya çıkışı arasındaki ilişkiyi tartışmıştır. Bu eserinde Polanyi, ulusal hükümetlerin burjuva sınıfının yükselmesinde nasıl destekleyici bir rol oynadığını oldukça detaylı bir şekilde tarif eder. Polanyi, ikinci önemli eseri olan Eski İmparatorluklarda Ticaret ve Piyasa (1957) ise hane halkı ilişkilerine, karşılıklılığa ve yeniden dağıtıma dayanan piyasa dışı ekonomik sistemleri incelemiştir. Bu çalışmasında Polanyi, antropolojik çalışmalara benzer şekilde ekonomik sistemlerin ve ticari ilişkilerin toplumların sosyal ve kültürel ilişkilerinden bağımsız değil, tersine bu ilişki biçimleriyle birebir etkileşim içerisinde olduğunu iddia etmiştir. Gerek Joseph Schumpeter gerekse Karl Polanyi’nin çalışmalarının Wallerstein’ın düşünce sistematiğinde etkili olduğunu görüyoruz. Schumpeter ile Polanyi gibi Wallerstein’nın da ekonomik gelişmeleri çok çeşitli zenginlikte bir tarihsel değerlendirme çerçevesine oturtarak bu gelişmeleri toplumun diğer alanlarında yaşanan dönüşümler ve değişimlerle ilişkili olarak tartıştığını görmek mümkündür. Yine Schumpeter ve Polanyi’ye benzer şekilde Wallerstein’nın da eserlerinde kapitalizmi kaçınılmaz olarak kendi sonunu hazırlayan bir ekonomik sistem olarak kurguladığını görmek mümkündür. Yukarıda da değindiğimiz gibi, her ne kadar Polanyi kapitalizmin kendi sonunu içsel arızi yapısı dolayısıyla hazırlayacağını ileri sürse de, Schumpeter, “yaratıcı yıkım” kavramsallaştırmasını kullanarak, bu sonun kapitalizmin kaçınılmaz başarıları dolayısıyla gerçekleşeceğini savunmaktadır.

Fernand Braudel

Fernand Braudel tarihin, vaka merkezli olgu ve olayların araştırılması ile değil, sosyal yapıların uzun dönemli köklerine odaklanılarak anlaşılabileceğini savunan ve Annales Okulu olarak 1920’li yıllarda Fransa’da kurulmuş ekolün öncü isimlerindendir. Esasında, Annales Okulu’nun vaka merkezli analizlerden sıyrılıp uzun dönemli tarihsel açıklamalara yönelmesi devrimsel bir yeniliği temsil etmektedir.

Geniş bir yelpazede tamamladığı bu tarihsel incelemesi sonucunda Braudel, tarihsel gelişmenin tek bir teoriye indirgenemeyecek kadar karmaşık bir süreci ve çeşitliliği ifade ettiğinin altını çizmiştir. Fakat daha önemlisi, Braudel’in bu çalışmasının özgünlüğü bize insanlık tarihini şekillendiren değişkenlerin, seçkinlerin ya da önemli devlet adamlarının hayatlarından çok, toplumu oluşturan köylülerin, zanaatkârların ve ticaret erbabının pratikleri ve yaşam biçimleri olduğunu göstermesinde yatmaktadır.

  • Demografi Demografi, dünyada veya bir ülkede bulunan nüfusun yapısını, durumunu, dinamik özelliklerini inceleyen bilim dalı. Yunanca demos (halk) ve graphein (yazmak) kelimelerinden meydana gelmiştir. Nüfusun coğrafyası veya nüfusbilim olarak da tanımlanır.

Wallerstein, yine Braudel’in izlediği sistematiğe benzer şekilde, modern kapitalizmin kökenlerini, ortaya çıkış sebeplerini ve sonuçlarını küresel çapta bir değerlendirmeyle açıklamaktadır. Son olarak, Wallerstein’ın Braudelci bir perspektifle tarih bilimini sosyoloji biliminden ayırmayı reddeden ya da söz konusu bu disiplinler arasındaki sınırları ortadan kaldıran bir yöntembilim ile modern dünya sistemini analiz ettiğine şahit olmaktayız.

Karl Marx

Her ne kadar Joseph Schumpeter, Karl Polanyi ve Fernand Braudel’in Wallerstein’ın fikirleri üzerinde oldukça etkili olduğu kolaylıkla gözlemlense de, Karl Marx’ın çalışmalarının Wallerstein üzerinde daha derin bir etkiye sahip olduğunu söylemek mümkündür. Her şeyden önce, aşağıda da göreceğimiz üzere Wallerstein’ın Dünya Sistem Kuramı, her sosyal sistemin çelişki üzerine kurulduğu, geliştiği ve de yıkıldığı varsayımına dayanmaktadır. Bu sebeple, Wallerstein’a göre, sosyal gelişmeyi anlayabilmek sosyal gruplar arasında kaynaklar için verilen mücadeleyi anlayabilmeyi gerektirmektedir. Bir diğer ifadeyle, Marx’ın tarihsel materyalizmine benzer şekilde, Wallerstein’ın da sosyal sistemlerin temelini oluşturan gruplar arası çatışmaların tarihsel süreç boyunca devam edeceğini savunduğunu görmekteyiz. Bu durum, Marx’ın tarihi sınıf mücadelelerin tarihi olarak okumasına açık bir referans olarak görülebilir.

Dünya Sitemi Kuramı’nın Olgusal Arkaplanı : Küreselleşme

Küreselleşme sürecinde yaşanan değişim ve gelişimler ve bilim insanlarının küreselleşmeye dair yaptığı tartışmalar Wallerstein’ın Dünya Sistemi Kuramı’nın arka planını oluşturmaktadır. Bu sebeple hem küreselleşme olgusuna vakıf olmak hem de söz konusu bu alanda yapılan tartışmaları genel hatlarıyla bilmek Wallerstein’ın kuramını anlayabilmek için oldukça önem arz etmektedir

Küreselleşme Kavramı ve Olgusu

Küreselleşme kavramı oldukça tartışmalı bir kavramdır. Her ne kadar bir olgu olarak küreselleşmenin ne zaman başladığına ilişkin çok çeşitli tartışmalar olsa da, bir kavram olarak günlük dilde yerleşik kullanımının 20. yüzyılın son çeyreğinde başladığını söylemek mümkündür. Anlamı, içeriği, etkileri ve sonuçları bilim insanları arasında oldukça uzun tartışmalara sebep olmuş bu kavram üzerinde genel kabul görmüş bir tanım bulmak ise oldukça zordur. Daha çok uluslararası ekonomik bütünleşme anlamında kullanılmakla birlikte, küreselleşme kavramı günümüzde birçok bilim insanı tarafından, sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel birçok alanda uzunca bir süredir oluşmakta olan bir dünya sisteminin özelliklerini vurgulamak amacıyla da kullanılmaktadır. Ritzer’e göre, küreselleşme kavramı en geniş anlamıyla çeşitli pratiklerin dünya çapında yayılması, birçok ilişki biçiminin farklı kıtaları kapsayacak şekilde genişlemesi, sosyal hayatın küresel düzeyde organizasyonu ve yaygın olarak paylaşılan küresel bir farkındalığın büyümesidir. Öte yandan Tomlinson, küreselleşme kavramını modern yaşamı karakterize eden bağlantılar ve bağımlılıklar ağının hızlı bir gelişmesi ve yoğunlaşması olarak tarif etmektedir. Bu bağlantılardaki artış ile birlikte paylaşılan bir farkındalık anlayışı ve dolayısıyla dünyanın bir bütün olarak görülmesi de küreselleşme olgusunun tanımına sıklıkla yerleştirilmektedir.

Küreselleşmenin Boyutları

Küreselleşmenin sadece ekonomik değil ama siyasal, kültürel ve kurumsal birçok farklı boyutunun olduğu konusunda genel bir kabul olduğundan bahsedilebilir. Öte yandan küreselleşmenin bu çok boyutlu yapısına dair olan mutabakatı, bu boyutların birbirini nasıl etkilediği konusunda görmemiz pek mümkün değildir. Appadurai (1992), küreselleşmenin ekonomik, siyasal, kültürel ve kurumsal birçok boyutunun birbirini nasıl etkilediğini ve karşılıklı olarak dönüştürdüğünü tartıştığı çalışmasında, küreselleşmenin gözlemlenebileceği beş temel boyuta, bir diğer deyişle alana, işaret etmektedir.

Küreselleşme Teorileri

Küreselleşme teorilerinin yeni teoriler olduğunu söylemek güçtür. Örneğin, küreselleşmeyi bir kavram olarak kullanmamış olsalar dahi, Marx ve Weber’in çalışmalarında bugün küreselleşme olarak ifade ettiğimiz sürece ilişkin referanslar bulmak mümkündür. Benzer şekilde, Alex Inkeles ve Andre Gunder Frank gibi düşünürlerin modernleşme ve bağımlılık teorileri gibi kuramsal çalışmalarında, her ne kadar kendileri küreselleşme kavramını kullanmasalar da, küreselleşme olarak isimlendirilen sürece referansla tartışmalar yürüttüğünü görmekteyiz. Küreselleşme sürecine referanslarla yapılan tartışmaların ve bu alandaki çalışmaların özellikle 20. Yüzyılın son çeyreğinde hız kazandığını söylemek mümkündür. En geniş haliyle, küreselleşme teorileri ekonomik, siyasal ve kültürel olmak üzere üç temel başlık altında toparlanabilir. Bunlar arasında en çok bilinen ekonomik teoriler iki genel kategori altında sınıflandırılabilir. Bunlardan ilki küresel bir ekonomik piyasanın oluşturulmasını olumlayan neoliberal teorilerken, ikinci olarak ise Marksist bir perspektiften neoliberal küresel piyasaların oluşumuna eleştirel yaklaşan perspektifler işaret edilebilir.

Siyasal küreselleşme teorileri arasında ise öncelikle Adam Smith ve John Locke gibi daha çok klasik liberal iktisatçıların eserlerinden esinlenerek geliştirilmiş yine neoliberal gelişmeleri siyasal açıdan olumlayan ve sıklıkla “Washington Konsensüsü” olarak ifade edilen teorileri gösterebiliriz. Bu teoriler, küresel bir serbest piyasa ekonomisini siyasal bir sistem olarak savunup desteklemektedir. Aynı şekilde yine bu siyasal küreselleşme teorilerine Marksist perspektiften karşı çıkan teorilerden de bahsedilebilir. Küreselleşmeyi siyaset bilimi alanı içinde tartışan teorilerin birçoğu için temel konu ulus devletin halen devam eden bir geçerliliği olup olmadığıdır. Bu tartışmaların bir tarafında ulus devletin küreselleşme çağında ölmekte olduğu ya da hali hazırda siyasal olarak ortadan kalkmış olduğunu savunanlar dururken, tartışmanın diğer tarafında ise ulus devletin halen geçerliliğini ve önemini koruduğunu iddia edenler bulunmaktadır.

  • Glokalizasyon Global (küresel) ve lokal (yerel) terimlerinin birleştirilmesiyle oluşturulan bu kavram, küreselleşme ile yerelleşmenin birlikte ortaya çıkan süreçler olduğunu vurgulamak üzere kullanılmaktadır.

Kimi küreselleşme teorileri, küreselleşme olgusuyla beraber kurumsal yapılarda, bireylerin dünya görüşlerinde ve yaşam tarzlarında artan oranda bir türdeşliği, bir diğer deyişle homojenleşmeyi, beraberinde getirdiğini söylerken, kimi teoriler ise tam tersine küreselleşmenin artan oranda bir çeşitliliği, bir diğer deyişle heterojenleşmeyi, beraberinde getirdiğini iddia etmektedir.

Wallerstein’ın Küreselleşme Olgusuna Bakışı

Wallerstein’a göre küreselleşme olgusunu karakterize eden iki temel özellik vardır. Bu özellikler sömürüye dayalı bir işbölümü ve sermaye birikimidir. Wallerstein, sonu olmayan bir sermaye birikimi ihtiyacını, küresel kapitalist dünya ekonomisinin tanımlayıcı özelliklerinden biri olarak görmektedir. Ona göre, bugün yaşadığımız dünya, sonu olmayan bir sermaye birikimine öncelik verdiği ölçüde kapitalist sistem içinde olmaya devam edecektir. İşbölümü ise, Wallerstein’a göre, bugünkü kapitalist ekonomik dünya sistemini tanımlayan bir diğer karakteristik özelliktir. En genel anlamıyla işbölümü, bugün sahip olduğumuz birçok sosyal ve ekonomik ilişkinin temelini oluşturmaktadır. Toplumu oluşturan bireyler arasındaki ekonomik işbölümü bireyleri birbirine bağımlı kılmış ve bir toplum olarak var olmayı zorunlu hale getirmiştir. Örneğin, bilim insanları beslenme ihtiyacını karşılamak için çiftçilere, çiftçiler ise yeni ve daha verimli üretim yöntemlerinin bulunması için bilim insanlarına ihtiyaç duymaktadır. Mikro düzeyde görülebilecek bu bağımlılık ilişkileri farklı insanları birbirine bağlamakta ve farklı sosyal oluşumları bir bütün, bir diğer deyişle bir sistem içerisinde, uyumlu bir şekilde hareket etmeye itmektedir. Wallerstein’a göre dünya ekonomik sistemi de, mikro düzeyde bireyler arasında görülen işbölümü ve bağımlılık ilişkilerine benzer şekilde, bir sistem olarak farklı ülke ve bölgelerin birbiri ile uyumlu ve bağımlı olarak hareket etmesini gerektirmektedir.

Dünya Sistemi Kuramı

Dünya sistemi, Wallerstein’a göre, kapsam olarak bütün dünyayı içine alan bir ekonomik örgütlenme modeline işaret etmek zorunda olmayan, ama ekonomik anlamda kendi özgünlüğünü yaratmış bir dünyayı ifade etmektedir. Burada birçok kültürel, siyasi, ekonomik yapıyı kapsayan uluslararası bir sistem içerisinde, üretici güçlerin belirli kurallar doğrultusunda oluşturulmuş bir işbölümü içerisinde birlikte hareket ettiği bir sistemden bahsetmekteyiz. Burada, analizin odak noktası birbirinden bağımsız hareket ettiği zannedilen ulus devletlerden ziyade bir bütün içinde hareket eden ve birçok ulus devleti kapsayan bir dünya sistemidir. Wallerstein’a göre, insanlık tarihinde şuana kadar sadece iki çeşit dünya sistemi kurulmuştur. Bunlardan birincisi ortak bir siyasi yapılanmaya sahip olan dünya imparatorlukları, ikincisi ise ortak bir işbölümü ve sonu olmayan sermaye birikimine dayanan dünya ekonomileridir.

“Dünya İmparatorlukları”ndan “Dünya Ekonomileri”ne Geçiş

Dünya İmparatorlukları kavramı, askeri bir güç ve baskın olan siyasal hegemonik gücün zayıf olandan aldığı zorunlu vergilerle ayakta duran siyasal otoriteleri ifade etmektedir. Bu hegemonik gücün sahibi olan siyasal otorite, güçlü bir askeri yapılanmayla diğer bölgelere yayılmakta ve ayakta kalmaktadır. Fakat bu durum tarihte kaçınılmaz olarak dünya imparatorluklarının çöküşünü de beraberinde getirmektedir.

Wallerstein, dünya ekonomilerinin ve dolayısıyla bugün içinde yaşadığımız modern küresel kapitalist yapılanmanın ortaya çıkışı için üç farklı sürecin birbirine yakın bir zaman dilimi içerisinde tecrübe edilmesinin gerekli olduğunu ifade etmektedir. Bunlar,

  1. Bilinen dünya coğrafyasında keşifler ve kolonileştirme girişimleriyle yaşanan genişleme
  2. Farklı coğrafi bölgelerde işgücünün farklı biçimlerde kontrol edilmesini sağlayan gelişmeler
  3. Ticareti ve ekonomik genişlemeyi kabul ettirme gücüne sahip güçlü devlet yapılarının ortaya çıkışı.

Küresel Kapitalist Hiyerarşi: Merkez, Çevre ve Yarı Çevre Ülkeler

Dünya ekonomilerini dünya imparatorluklarından farklı kılan en dikkat çekici özellik ortak bir siyasal yapı ile oluşturulmamış fakat yaygın bir işbölümü ve sonu olmayan bir sermaye birikim ihtiyacı üzerine kurulmuş olmalarıdır. Bir diğer deyişle, dünya ekonomileri siyasal bir örgütlenme biçimi ile yapılandırılmamış, fakat siyasal olarak tanımlanan sınırların ve temel siyasal örgütlenme biçimi olarak ulus devletlerin kontrolünün ötesine gecen bir ekonomik değişim ilişkileri ağı üzerine kurulmuş yapılardır. Ülkelerin ya da bölgelerin, ortak bir siyasal yapı altında bir araya gelmeden (örneğin, Roma ya da Eski Mısır gibi tek bir devlet örgütlenmesi altında yer almadan), işbölümüne dayanan tek bir ekonomik yapı içerisinde hareket etmesi daha çok kapitalizme içkin bir ekonomik örgütlenme modelidir. Bu tarz bir dünya sisteminde bütünleşmeyi sağlayan itici güç siyasal yapılar değil, fakat ortak bir ekonomik yapılanma modelidir. Her ne kadar siyasal yapılanmalar, örneğin ulus devletler, bu örgütlenme biçiminde varlıklarını sürdürseler de, bu durum ekonomik bütünleşmeyi ve küresel işbölümünü engelleyen bir durum olmaktan ziyade kolaylaştıran bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır.

“Wallerstein’ın dünya sistem teorisinin temel ilkelerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. İşbölümü ve sınıfsal bölünmeler evrensel olgulardır. Wallerstein 20. Yüzyılda bu durumun tarihsel gelişiminin ve kapitalist sistemin yayılmasının detaylı analizini yapmıştır.
  2. Hâkim olan unsur siyaset değil ekonomidir. Politik bölünmeler ekonomik gereksinmelere hizmet eder ve politik hâkimiyet gelişmeye engel bile olabilir.
  3. Dünya sistemi merkez, yarı çevre ve çevreden oluşmaktadır. Bu ayrımlar ulusal gibi görünmekle beraber aslında daha çok bölgesel ayrımlardır.
  4. Değişim süreklidir ama tek yönlü ve doğrusal değildir.

Kondratieff Dalgalanmalar ve Küresel Kapitalist Hiyerarşideki Değişimler

Wallerstein’ın dünya sistem kuramının en önemli unsurlarından biri bu hiyerarşik sistemde yer alan ülkelerin konumlarının sabit olmadığıdır. Dinamik bir sistem olarak tanımlanan bu sistem içerisinde yer alan ülkelerin konumları zaman içerisinde yer değiştirebilir. Örneğin, geçmişte çevre ülke konumunda olan bir ülke bugün merkez ya da yarı çevre ülke konumuna geçmiş ya da geçmişte merkez ya da yarı çevre ülke konumunda yer alan bir ülke ileride bu konumunu kaybederek çevre ülke konumuna gerileyebilir. Peki, hiyerarşik bir yapı olan küresel kapitalist sistem içerisindeki bu yer değiştirme nasıl gerçekleşmektedir? Dünya imparatorluklarından dünya ekonomilerine geçiş sürecinin başladığı 1450’li yıllardan bu yana merkez ve çevre ülkelerin yer değiştirdiği dört farklı aşama yaşanmıştır. Bu aşamalar, 20. yüzyılın ilk yıllarında ortaya koyduğu eserleriyle tanınan Rus ekonomist Nikolai Kondratieff’in adı ile “Kondratieff Dalgalanmalar” olarak adlandırılmıştır. Kondratieff’in çalışmalarında vurguladığı üzere dünya ekonomisi şu ana kadar düzenli olarak yapısal değişimler geçirmiştir. Dünya ekonomisinin yapısında görülen değişimler bir takım ekonomik dalgalanmaların 50 ve 60 yıl aralığında devam etmesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Kondratieff’e göre bu dalgalanmalar büyüme dalgalanması olarak ifade edilen A ve durgunluk dalgalanması olarak ifade edilen B aşaması olmak üzere iki aşamadan oluşmaktadır.

Bu aşamaların oluşmasına sebep olan birçok faktör küresel kapitalist modern dünya ekonomisinde sömürü ve sermaye birikim döngüleri dolayısıyla oluşmaktadır. A aşaması olarak ifade edilen büyüme döneminde yeni ürünler ortaya çıkmakta, piyasalar genişlemekte, istihdam artmakta ve merkez ülkelerin siyasi ve ekonomik etkileri çevre ülkelere doğru genişlemektedir. 25-30 yıllık bir süre boyunca devam eden A aşamasının sonlarında merkez ülkelerdeki ekonomilerin kar oranları fazla üretim dolayısıyla düşmeye, üretilen mal ve hizmetlerin fiyatlarında azalma ve emeğin birim üc retinde artışlar gözlenmektedir. Bu noktadan sonra B aşamasına geçen merkez ülkelerde kapitalist ekonomik yapı ticaret ve ekonomik aktivitelerde azalmayı ifade eden derin bir ekonomik durgunluk dönemine geçiş yapmaktadır. Nihayetinde durgunluğun taban yaptığı döneme giren ekonomide ufak işletmeler iflas etmekte ve bu durum piyasada daha az sayıda işletmenin kalmasına sebep olmaktadır. Elbette, bu durumun bir diğer sonucu olarak ortaya merkezileşmiş, bir diğer adıyla tekelleşmiş, bir ekonomi piyasası çıkmaktadır. Bu durumu takip eden A2 dönemi olarak adlandırılan süreçte ekonomide kimi yükselişler ve olumlu gelişmeler ortaya çıkmakta ve fakat bu durum kaçınılmaz olarak yeniden aynı döngü içerisine giren ekonomide B2 dönemi olarak ifade edilen ekonomik durgunluk sürecini başlatmaktadır. Tarihsel olarak dünya ekonomisini inceleyen Kondratieff’e göre bu dalgalanmalar aşağı yukarı her 150 yıl içerisinde küresel çapta oldukça etkili ve derin bir kriz doğurmakta ve bu kriz sonrasında başlayan yeni dönemde bir önceki dönemdeki merkez-çevre ülke yapılanması değişmektedir. Wallerstein, Kondratieff’in sunduğu bu analitik çerçeveyi dünya ekonomileri içerisindeki ülkelerin tarihsel olarak nasıl yer değiştirdiklerini açıklamak üzere kullanmaktadır. Wallerstein’a göre 1450’li yıllardan bu yana dünya ekonomilerinde merkez ve çevre ülkelerin konumlarında yaşanan dört büyük yer değiştirme olmuştur. Ayrıca, bu yer değiştirmelere ek olarak, her bir yer değiştirme döneminde kapitalist ekonomik modelin karakteristiğinde de değişimler olmuştur. Örneğin, 1450 yıllardan 1600 yıllara doğru giden süreçte tarımsal kapitalizm hâkimken, 1600 yılların ortasından itibaren ticari kapitalizm, 1750’li yıllardan sonra endüstriyel kapitalizm dönemine girilmiştir. Buna ek olarak, merkez ve çevre ülkelerin her bir yer değiştirmesinde, dönemin baskın işbölümü modeli de yeni oluşmuş merkez ülkelerden yeni oluşmuş çevre ülkelere doğru coğrafi olarak genişlemektedir.

Wallerstein’ın çalışmaları küresel kapitalist dünya ekonomisinin aktörleri arasındaki eşitsizliklerin ve bağımlılık ilişkilerinin altını çizmesi açısından sosyal bilimlerde oldukça önemli bir noktada durmaktadır. Wallerstein ve çalışmaları bu alanda çalışma yürüten sosyologlar arasında sistematik bir değerlendirmeyi özgün bir kavramsal ve analitik çerçeve ile ilk kez sunan bilim insanlarından olması bakımından da ayrıca önemlidir. Her ne kadar çalışmalarında ekonomik değerlendirmeler ağır basmakta ve ülkelerin kültürel, siyasal ve kurumsal farklılıklarına aynı derecede bir ağırlık vermemiş olsa da, dünya sistem kuramını temellendirdiği tarihsel analizlerinde Braudel gibi tarih bilimcilerden de etkilenerek geniş bir çerçevede tartışmalar yapmaya özen göstermiştir.