Ünite 7: İkinci Koalisyonlar Dönemi (1991-2002)

Giriş

1980 askeri müdahalesinin oluşturduğu yeni anayasal ve siyasal yapı ile seçim sistemi “istikrar” adına belli bir süre Meclisin oluşma şekli üzerinde etkili olsa da özellikle 1991 seçimlerinden itibaren 1980 öncesinin aktif, karizmatik, tecrübeli ve belirleyici siyasi liderleri tekrar ülke siyasetinde etkin konuma gelmişlerdir. Duruma siyasi partiler açısından bakıldığında ise partiler birbirlerine yakın oylar alırken seçim sistemi nedeniyle bir seçimde kıl payı ülke seçim barajının altında kalan bir partinin diğer seçimde oy patlaması yaşadığı, bir önceki seçimde iktidar olan veya iktidar ortağı olan partinin ise konjonktürel nedenlerle Meclis dışı kalabildiği görülmüştür. Bu durum, çok parti sisteminin “aşırı” şekline benzer bir demokratik yapının gelişmesine neden olurken bu siyasal kompozisyon 1991’den 2002 yılına kadar Türkiye’de her türlü siyasal, sosyal ve iktisadi tartışmanın hükümet krizine dönüştüğü veya dönüşebildiği yapısal bir kırılganlığa sebep olmuştur. Partiler arasındaki ideolojik ayrımların önemli bir argüman olarak siyasette kullanıldığı, her türlü iç ve dış gelişmenin de hükümetlerin kısa sürelerde yıkılabilmesine neden olduğu görülmüştür. Bu dönemde, siyasal partilerin büyük bölümü demokrasi yanlısı oldukları üzerinden 12 Eylül askeri müdahalesi ile onun ürünü olan anayasaya karşı oldukları iddialarıyla siyasette kendilerine sağlam bir yer oluşturmaya çalışmışlardır. Bu durumlara ilaveten dünyadaki yaşanan küreselleşme tartışmaları çerçevesinde ve ülkedeki dini, etnik ve kültürel farklılıkların ön plana çıkartılmasıyla merkez kabul edilmeyen birçok partinin güçlendiği ve ülke siyasetinde söz sahibi olmaya başladığı görülmüştür. Her üç-dört yılda gerçekleşen ekonomik krizler, toplumsal kutuplaşmaları körükleyebilecek suikastlar, ayaklanma mahiyetine dönüşen kitlesel hareketler ile bir türlü son verilemeyen ayrılıkçı terör, demokrasinin yerleşmesi adına önemli handikaplar olarak dönemim belirleyici unsurları olmuştur. Bir de bu süreçte rejim tehlikesi gibi saikler üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasal partiler ile koalisyon hükümetleri üzerindeki etkisi de demokratik sürecin ülkede tamamlanabilmesi adına önemli engellerden biri olarak ortaya çıkmıştır.

20 Ekim 1991 Genel Seçimleri ve Doğru Yol Partisi (DYP) – Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) Koalisyon Hükümeti

26 Mart 1989 günü yapılan yerel seçimlerde, altı yıldır iktidarda bulunan ANAP ilk kez bir seçimden üçüncü parti olarak çıkmıştır. ANAP iktidarını tartışmaya açan bu durum neticesinde Turgut Özal, kabinesinde değişiklik yaparak yeni hükümeti kurmuş ve güvenoyu alarak iktidarı sürdürmüştür. Ardından Özal, 1980 askeri müdahalesi sonrasında ilk kez yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olmuş ve 31 Ekim 1989 günü Türkiye Cumhuriyeti’nin Sekizinci Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir. Özal’ın Çankaya’ya çıkmasından sonra kurucusu olduğu ANAP önce Yıldırım Akbulut daha sonra da Mesut Yılmaz önderliğinde iki hükümet daha kurmuştur. Mesut Yılmaz hükümeti 1991 sonbaharında erken seçime gitme kararı almıştır. 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan milletvekilliği genel seçimleriyle ülkede yeni bir siyasal döneme girilmiştir. Ülke seçim barajı bu seçimlerde %10 olarak uygulanmış ve birçok parti seçime ittifaklarla girmek zorunda kalmıştır. Seçimden DYP %27 oy oranıyla 178 milletvekili ile birinci parti olarak çıkmıştır. Daha sonra sırasıyla ANAP %24 oy oranı 115 milletvekili; SHP ile HEP ittifakı %20 oy oranıyla 88 milletvekili; RP, MÇP ve IDP ittifakı %16 oy oranıyla 62 milletvekili ve DSP ise %10,75 oy oranıyla 7 milletvekili ile Mecliste temsil edilmişlerdir. Seçimlerden sonra ortaya çıkan siyasi tablo iki önemli sorunu beraberinde getirmiştir:

  • Birincisi uzun bir aradan sonra yeniden bir koalisyon hükümetinin kurulması zorunluluğuydu.
  • İkincisi ise SHP çatısı altında Meclise giren HEP milletvekillerinin TBMM’de nasıl yer alacakları konusuydu.

Birinci sorun, tarihsel olarak farklı siyasi gelenekleri temsil eden ve seçimlerden en çok oy alan iki parti olan DYP ve SHP’nin koalisyon mutabakatıyla sonuçlandı. Koalisyon hükümetinin kurulmasına yönelik ilk adım olarak DYP milletvekili Hüsamettin Cindoruk TBMM başkanı seçildi. DYP ve SHP, “demokratikleşme paketi” adı altında bir koalisyon protokolü üzerinde anlaşarak DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel’in başbakanlığında 20 Kasım 1991 tarihinde yeni hükümeti kurmuştur. Bu hükümet 31 Kasım’da ülkenin 49. Hükümeti olarak 164 ret oyuna karşı, 280 oyla Meclis’ten güvenoyu almıştır. Hükümetteki 20 bakanlık DYP’ye 12 bakanlık da SHP’ye verilmiştir. İkinci sorun ise TBMM’nin ilk oturumu olan yemin töreninde HEP kökenli milletvekillerinin, Türkçenin yanı sıra Kürtçe yemin etme isteğiyle somut olarak ortaya çıkmıştır. Bu dönemde yeni hükümet kendisinden önceki hükümetlere göre Kürt sorunu konusunda daha liberal bir politika takip etme kararı almıştır. 7-8 Aralık 1991’de düzenlenen Güneydoğu gezisinde Başbakan Süleyman Demirel, “Türkiye Kürt realitesini tanımalıdır” demiştir. Ancak bu konuda hükümetin iki kanadı arasında ciddi bir fikir ayrılığının olduğu görülmüştür. Özellikle hükümetin büyük kanadı DYP içinde daha muhafazakâr olarak nitelendirilen kanadın, ayrılıkçı terörün yenilgiye uğratılmadan Kürtçe yayın da dâhil kültürel konularda yasal düzenleme yapılmaması yönünde görüş öne sürmeleri nedeniyle bu konuda olumlu bir gelişmenin yaşanmadığı görülmüştür. Zaten aynı dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) de ayrılıkçı terör örgütüne karşı büyük bir operasyon başlatmıştır. Mecliste SHP çatısı altında Güneydoğu illerinden milletvekili seçilen HEP’liler, siyasi birçok krizin konusu olmuşlardır. Hükümetin özellikle koalisyon kurulurken üzerinde anlaştığı protokole rağmen birçok konuda ortaya koyduğu çözüme yönelik çabalardan elde edilen somut sonuçlar istenen düzeyde olamamıştır. Bu dönemde Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu’nda (CMUK) kısmi düzenlemeler yapılmış, 12 Eylül’de kapatılan siyasi partilerin tekrar siyasal hayata katılmaları sağlanmış, Dünya Çalışma Örgütü (ILO)nün bazı uluslararası antlaşmaları kabul edilmiştir. Bu dönemde anayasal noktadaki tek düzenleme ise radyo ve televizyon işletmeciliği konusunda devlet tekelinin kaldırılması olmuştur.

Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı Seçilmesi ve Yeni DYP-SHP Koalisyon Hükümeti

1989’da göreve gelen 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 17 Nisan 1993 günü ani bir şekilde görev başında iken ölmüştür. Meclis hemen cumhurbaşkanlığı seçimi için karar almıştır. Mecliste yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylardan DYP Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel 16 Mayıs 1993 günü, seçimin üçüncü turunda 244 oyla Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir. Bu süreç, daha kuruluşunun üzerinden 1,5 yıl geçmeden ülkede yeni bir hükümetin kurulması gibi bir durumu gündeme getirmiştir. DYP ve SHP koalisyona devam kararı alırken Süleyman Demirel’den boşalan DYP genel başkanlığı için 13 Haziran 1993’te olağanüstü parti kongresi yapılmıştır. Bu kongrede Tansu Çiller DYP Genel Başkanı seçilmiştir. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, yeni hükümet kurma görevini bu kongreden sonra Tansu Çiller’e vermiş o da ikinci bir DYP-SHP koalisyonu kurmuştur. Başbakanlığını Tansu Çiller’in yaptığı koalisyon hükümeti 5 Temmuz 1993 günü 247 oyla güvenoyu alarak Türkiye’nin 50. Hükümeti olarak göreve başlamıştır. Tansu Çiller de Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçmiştir. Yeni hükümetin kurulmasıyla birlikte Erdal İnönü siyasetten ayrılma isteği ile SHP genel başkanlığını bıraktığını açıklamıştır. SHP’de 11 Eylül 1993 günü bir olağanüstü kurultay yapılmış ve Murat Karayalçın, SHP genel başkanı seçilmiştir. Bu durum hükümette bir sıkıntı yaratmamış; Karayalçın, Erdal İnönü’nün konumu ve yetkileri ile hükümete girmiştir. Ülkenin iktisadi yönden olumsuz gidişatı ile artan ayrılıkçı terörün birlikte ele alınması sonucunda Kürt sorununun çözümünün ötelenmesi hükümeti sıkıntılı bir dönemde çalışmaya zorlamıştır. Özellikle SHP çatısı altında Meclise giren HEP’li milletvekillerinin, artan terör olayları ile birlikte çeşitli gerekçelerle milletvekilliği dokunulmazlıklarının kaldırılması dönemin önemli siyasal gelişmeleri arasında yer almıştır. HEP’li milletvekillerinin, partileri adına yapmış oldukları fiiller ile konuşmalar, HEP’in kapatılmasına sebep olmuştur. Bu bağlamda DGM ile AYM’nin aldıkları kararlar HEP ile bu milletvekillerinin aleyhinde olmuştur. Bu gelişmelerle beraber aynı dönemde HEP’in devamı olarak kurulan DEP (Demokrasi Partisi) ve ÖZDEP (Özgürlük ve Demokrasi Partisi) de 1993 ve 1994 yıllarında kapatılmıştır. Bu yıllar, DYP-SHP hükümeti adına ülkedeki güvenlik zafiyetinin de arttığı yıllar olarak görünürken yine bu dönemde çeşitli gazeteci, yazar ve hukukçular suikasta uğramışlardır. Bu kişilerden bazıları Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Çetin Emeç ve Uğur Mumcu’dur. Yine bu hükümet döneminde 2 Temmuz 1993 günü Sivas’ta yaşanan ve 37 Alevi vatandaşın ölümüyle sonuçlanan Madımak Oteli’nin yakılması olayı ile ayrılıkçı terör örgütünün Erzincan’ın Başbağlar beldesinde 33 köylüyü öldürmesi, ülkedeki etnik ve mezhepsel gerilimin geldiği nokta adına önemlidir. 1994 yılına gelindiğinde, özellikle kamu borçlanmalarındaki artış ile birlikte, uluslararası ekonomik denetim kuruluşları Ocak 1994’te Türkiye’nin kredi notunu düşürmüştür. Bununla başlayan süreçte, artan faiz hadleri göz önünde tutularak 26 Ocak 1994 günü hükümet devalüasyon yapmak zorunda kalmıştır. Türk lirası bir günde %12’nin üzerinde değer kaybetmiştir. 1995 yılında siyasal ve ekonomik alanda bazı önemli gelişmeler yaşanmıştır. Özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerinde 6 Mart 1995 yılında, Gümrük Birliği Antlaşması’nın imzalanması hem siyasal hem de ekonomik alanda önemli sonuçları olan bir gelişmedir. Hükümetin küçük ortağı olan SHP, 1995 yılında CHP ile birleşme kararı almıştır. 10 Eylül 1995’te CHP’de yapılan yeni genel başkanlık seçiminde Deniz Baykal partinin genel başkanlığına getirilmiştir. Bu seçimden sonra Baykal, Başbakan Çiller’den hükümet protokolünün yenilenmesini istemiştir.

24 Aralık 1995 Genel Seçimleri ve DYP-RP Hükümeti

Hükümetin yeni bir protokol ile tekrar kurulması çabaları bir sonuç vermezken Deniz Baykal’ın isteği ile erken bir genel seçimin yapılması konusunda DYP-SHP anlaşmış ve bir seçim hükümeti kurulmuştur. 24 Aralık 1994 günü yapılan Milletvekilliği Erken Genel Seçimleri ile yine ülkede hiçbir parti tek başına iktidar olmak için gerekli oyu alabilecek çoğunluğu elde edememiştir. Seçimlerden, 27 Mart 1994 yerel seçimlerinden güçlü olarak çıkan ve iki büyük ilin büyükşehir belediye başkanlığını kazanan RP %21 oy oranıyla 158 milletvekilliği kazanarak birinci parti olarak çıkmıştır. ANAP %20 oy oranıyla 132 milletvekili ile RP’yi izlemiştir. İktidardaki DYP ise %19 oy oranıyla 135 milletvekili çıkararak üçüncü parti olabilmiştir. Bülent Ecevit’in partisi DSP’de bir önceki seçime göre oylarını arttırarak %15 oy oranıyla 75 milletvekili almıştır. Meclise giren diğer parti de iktidarın küçük ortağı olan ve %11 oy oranıyla 49 milletvekili çıkararak yüzde onluk seçim barajını aşan CHP olmuştur. Geçen seçimde RP ile ittifak yaparak Meclise giren ve o dönem MÇP olan MHP ise seçim barajını aşamamış ve Meclis dışında kalmıştır. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, teamül gereği ilk olarak hükümet kurma yetkisini RP genel başkanı Necmettin Erbakan’a vermiş fakat Erbakan bir koalisyon imkânı bulamamıştır. Cumhurbaşkanı o zaman seçimden ikinci çıkan parti olan ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a bu yetkiyi vermiştir. Görevi alan Mesut Yılmaz, DYP lideri Tansu Çiller ile bir koalisyon hükümetinin kurulması konusunda anlaşmıştır. ANAYOL diye anılan bu koalisyon, iki parti liderinin birbirleri aleyhindeki yolsuzluk iddialarını araştırma girişimleri ve partinin içindeki bu koalisyona karşı olan milletvekilleri sebebiyle, 6 Haziran 1996 günü sona ermiştir. Hükümet kurma görevi tekrar RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a verilmiştir. Erbakan birkaç görüşmeden sonra DYP lideri Tansu Çiller ile anlaşarak 28 Haziran 1996 günü Türkiye’nin 54. hükümeti olan ve Refah-Yol diye anılan koalisyon hükümetini kurmuştur. Hükümet, 8 Temmuz 1996 günü Mecliste 278 oy ile güvenoyu alarak göreve başlamıştır. Bu hükümet protokolündeki en önemli husus, iki parti liderinin başbakanlık görevini iki yıllık süreler hâlinde sırayla yapacakları yönünde aldıkları karar olmuştur. Hükümetin kurulmasının ardından, bazı RP milletvekillerinin söylevleri üzerinden yeni hükümete karşı laik düzene ilişkin endişeler gündeme getirilmeye başlanmıştır. Başbakan Necmettin Erbakan’ın uluslararası alanda Müslüman ülkeler ile ilgili bazı girişimleri kamuoyunda büyük tartışmalara sebep olmuştur. Bu dönemde bazı dini grup ve cemaatlerin faaliyetleri hükümetle ilişkilendirilmiş ve Başbakanlıkta bu dini grup ve cemaat liderlerine verilen iftar yemeği üzerinden hükümet oldukça yıpratılmıştır.

28 Şubat Postmodern Askeri Müdahalesi ve Siyasal Sistemin Yeniden Dizaynı

Hükümet rejim tehlikesi endişeleri ile yürütme gücü noktasında zafiyete uğrarken, 3 Kasım 1996 günü Balıkesir’in Susurluk ilçesinde meydana gelen bir kaza haberi Türkiye’de yeni bir tartışmayı başlatmıştır. Bu kazada ölen ve yaralananlar arasında bir milletvekili, bir emniyet müdürü ve 12 Eylül askeri müdahalesinden sonra çeşitli suçlardan aranan bir kişinin olması, ülkedeki derin devlet tartışmalarını arttırmıştır. Toplumun bir kesimi Susurluk olayını protestolarla karşılarken olayın tüm yönleriyle aydınlatılamaması koalisyon hükümetine yönelik eleştirileri arttırmıştır. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 8 Şubat 1997 günü “Ulusa Bildiri” başlıklı bir konuşma yapmıştır. Bildiride “Halkın dini duygularının siyasi amaçlarla sömürülmesi ağır bir suçtur” diyerek yaklaşan askeri müdahalenin işaretini vermiştir. Bu süreçte, hükümet üyelerinden oluşan ancak içinde ordu komutanlarının da yer aldığı ve belirli aralıklarla toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nun 28 Şubat 1997 tarihindeki toplantısında Türkiye’de “köktenciliğin yayılmasını önlemek” amaçlı, 18 maddeden oluşan bir metin ordu komutanları tarafından kurulun siyasi üyelerine sunulmuştur. Metin siyasiler tarafından da kabul edilerek MGK kararına dönüşmüştür. Hükümete tavsiye niteliğindeki bu metin, hükümetin uygulaması gerektiği noktalar ön plana çıkartılarak ilan edilmiştir. Bu maddelerden bazıları şunlardır: Cemaat ve tarikatlarca işletilen okul, yurt, vakıfların kapatılması; İmam-hatip liselerinin sayısının ülkedeki din adamı ihtiyacına göre azaltılması; Kökten-dincilerin üniversitelerde dâhil tüm kamu kurumlarında kadrolaşmasına müsaade edilmemesi ve Zorunlu ilköğretimin 5 yıldan 8 yıla çıkartılması gibi hususlar. Bu toplantıda alınan kararlar, daha sonra Türk siyasi tarihine “28 Şubat Kararları” olarak geçmiştir. Askerlerin koalisyon hükümetine, yani yürütme erkine, müdahalesi olarak görülen durum da literatürde “Postmodern Askeri Darbe” olarak isimlendirilmiştir. Hükümet zor günler geçirirken iki partiden de birçok bakan ve milletvekili partilerinden istifa etmiştir. Bu gelişmeler üzerine hükümetin iki ortağı koalisyon protokolünde iki yıl süre ile dönüşümlü başbakanlık yapılacağı yönündeki kararı hemen uygulamaya koymaya karar vermiş ve Başbakan Necmettin Erbakan, yeni hükümeti kurma görevinin ortağı Tansu Çiller’e verileceği öngörüsüyle 18 Haziran 1997 günü Cumhurbaşkanına istifasını sunmuştur. Ancak Cumhurbaşkanı Demirel, ülkedeki gerginliğin giderilmesi gerektiğini ifade ederek hükümeti kurma görevini DYP Genel Başkanı Tansu Çiller yerine, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a vererek RP-DYP hükümetine fiilen son vermiştir. ANAP Genel Başkanı Yılmaz, DSP ile 28 Şubat sonrasında istifa eden DYP milletvekillerinin kurduğu ve genel başkanlığına Hüsamettin Cindoruk’un getirildiği Demokratik Türkiye Partisi (DTP)’nin desteğiyle ANASOL-D olarak bilinen hükümeti kurmuştur. 8 Temmuz 1997 günü 281 oyla Meclisten güvenoyu alarak kurulan bu hükümete, CHP de erken seçim kararı alınması ve 8 yıllık ilköğretim kararının hemen yasalaşması koşuluyla dışarıdan destek vermiştir. Siyasi iktidarın istikametinin, demokrasinin gelişmesi yönünde olması ve “insan hakları”, “ hürriyet”, “hukuk devleti” ve “birey özgürlüğü” anlayışlarının güçlenmesi beklenirken, DSP ve CHP, ANAP ile birlikte, 28 Şubat Kararlarını uygularken toplumu, laik olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye bölerek ayrımcı bir söylem kullanmışlardır. Bir refleks olarak gelişen bu anlayış çerçevesinde, “devletçi” bir bakış açısı ile siyasal ve toplumsal çevrenin siyasetin dışına itilmesi gibi bir durumla karşı karşıya kalınmış ve sivil toplumun gelişmesi için gerekli olan demokratikleşme çabaları rafa kaldırılmıştır. Yeni hükümet, ilk iş olarak 16 Ağustos 1997’de 8 yıllık ilköğretime geçiş kararını yasalaştırmış ve 28 Şubat Kararları çerçevesinde öne çıkan konuların yasal düzenlemelerle birlikte hayata geçirilmesine başlamıştır. Bu yasal düzenlemeler çerçevesinde 16 Ocak 1998 günü Anayasa Mahkemesi (AYM), RP’yi “laiklik karşıtı etkinlikleri” gerekçe göstererek kapatmış ve eski Başbakan Necmettin Erbakan başta olmak üzere partinin birçok ileri geleni beş yıl boyunca “siyasi yasaklı” ilan edilmiştir. Bu gelişmeler bir yana, ülkedeki başörtüsü yasağı konusunda, üniversiteler başta olmak üzere sert tedbirler alınmış ve uygulanmaya başlanmıştır. Yine bu süreçte, 8 yıllık kesintisiz ilköğretim kararı sonrası imam hatip liselerinin ortaöğretim bölümleri kapatılmıştır. 28 Şubat’tan sonra siyasal hayat içinde daha fazla yer almaya başlayan TSK, ayrılıkçı teröre karşı askeri operasyonlarını arttırmıştır. Nisan 1998’de büyük bir operasyon sonucunda PKK’nın iki numaralı ismi olarak nitelendirilen Şemdin Sakık yakalanarak cezaevine konulmuştur. Suriye ile yapılan Adana Antlaşması ile Suriye yönetimi, PKK’yı sınırları içinde barındırmama taahhüdünde bulunmuştur. Bu süreçte Suriye’de ikamet eden örgüt lideri Abdullah Öcalan, Suriye dışına gönderilmiştir.

Demokratik Sol Parti (DSP) Azınlık Hükümeti ve Erken Seçime Giden Süreç

Eylül 1998’de Başbakan Mesut Yılmaz’ın koalisyon hükümetine yönelik, ANAP üzerinden yaptığı yolsuzluk iddiaları gündeme getirilmiştir. Bu gelişmeler üzerine koalisyonu dışarıdan destekleyen CHP, iktidardan desteğini çekince 25 Kasım 1998’de Mesut Yılmaz istifa etmiş ve koalisyon hükümeti düşmüştür. İki aya yakın süren bir hükümet bunalımından sonra Cumhurbaşkanı Demirel tarafından görevlendirilen DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, bir erken seçim hükümeti kurma vaadi ile ANAP ve DYP’nin dışarıdan desteğini alarak 17 Ocak 1999’da Meclisten güvenoyu alarak göreve başlamıştır. Ülkenin gündemi, 1998 Sonbaharında Suriye’den gönderilen PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye iadesinin sağlanması noktasında yoğunlaşmıştır. Öcalan yakalanmadan önce Rusya’ya gitmiş ve özellikle ABD’nin baskıları sonucu bu ülke tarafından da sınır dışı edilmiştir. Rusya’dan sonra gittiği İtalya’da fazla kalamamış, oradan Yunanistan’a gitmiştir. Yunanistan’da iki hafta kalan Öcalan, ABD ve Türkiye’nin baskıları sonucu, Kenya’ya gönderilmiş ve buradaki Yunan büyükelçiliğinde bir süre barındırılmıştır. Kenya’da belli bir süre kalan Öcalan, ABD’nin yardımı ile yakalanmış ve 16 Şubat 1999’da özel bir ekip tarafından Türkiye’ye getirilerek cezaevine konulmuştur. Bu gelişme Ecevit’in azınlık hükümetine ciddi bir siyasal kazanç sağlamıştır. Bunun üzerine hükümet 18 Nisan 1999’da yapılmak üzere erken genel seçim kararı almıştır. Öcalan’ın davası 31 Mayıs 1999 günü Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başlamış ve yoğun mesai ve güvenlik endişeleri sebebi ile hızlı bir yargılama sürecinden sonra 28 Haziran 1999 günü bitmiştir. Dava sonucunda Abdullah Öcalan hakkında idam kararı çıkmış ve kısa süre içinde de Yargıtay bu kararı onamıştır.

18 Nisan 1999 Genel Seçimleri ve DSP-MHPANAP Hükümeti

Abdullah Öcalan’a ilişkin davanın olduğu dönemde 18 Nisan 1999 seçimleri de yapılmıştır. DSP, tarihindeki en yüksek oyu almış ve seçimlerden birinci parti olarak çıkmıştır. DSP %22 oy oranıyla 136 milletvekili çıkarmıştır. Milliyetçi duygulardan beslenen MHP %18 oy oranıyla 129 milletvekili çıkararak seçimlerden ikinci olarak çıkmıştır. Kapatılan RP’nin yerine kurulan Recai Kutan liderliğindeki Fazilet Partisi (FP) ise %15 oy oranıyla 111 milletvekili çıkararak üçüncü olmuştur. Seçimlerin büyük sürprizi olan CHP bu seçimlerde %8,75 oy alarak yüzde onluk seçim barajını geçememiş ve Meclis dışında kalmıştır. Seçimden hemen sonra Cumhurbaşkanı Demirel hükümeti kurma görevini DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit’e vermiştir. Ecevit, MHP ve ANAP ile anlaşarak 28 Mayıs 1999 günü hükümeti kurmuş ve 9 Haziran 1999 günü Meclisten güvenoyu alarak görevine başlamıştır. Bu dönem Meclise FP listelerinden giren Merve Kavakçı, başörtülü bir şekilde Meclise girmesinden sonra DSP milletvekilleri başta olmak üzere diğer parti milletvekilleri tarafından şiddetle protesto edilmiş ve yemin ettirilmeyerek Meclisten atılmıştır. Türkiye, 17 Ağustos 1999 günü en büyük tabii afetlerden biri olan ve “Gölcük Depremi” olarak tarihe geçen büyük depremle sarsılmıştır. Bu depremde büyük can kaybı yaşanmış, ekonomik anlamda da büyük maddi zararla karşılaşılmıştır. 10-11 Aralık 1999 günlerinde, AB’nin Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’ye tam üyelik için adaylık başvurusu kabul edilmiştir.

Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanı Seçilmesi, Ekonomik Kriz ve Koalisyon Hükümetinin Sona Ermesi

Cumhurbaşkanı Demirel’in görev süresi 2000 yılı Mayıs ayında dolmuş ve yeni cumhurbaşkanının seçilmesi gündeme gelmiştir. Bu konuda, iktidar partileri dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer üzerinde anlaşmışlardır. Daha sonra muhalefet partilerinin de destek verdiği Sezer, 5 Mayıs 2000 günü Mecliste yapılan oylamada 330 oy ile Türkiye Cumhuriyeti’nin 10.Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir. İlk başlarda Sezer, kendisini cumhurbaşkanı seçtiren hükümet ile uyumlu bir görünüm sergilemiştir. 19 Şubat 2001 tarihinde yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, Başbakan Ecevit ile Cumhurbaşkanı Sezer arasında anayasal çerçevedeki bir konuya ilişkin tartışma yaşanmıştır. Başbakan Ecevit’in bu tartışmayı bir basın toplantısında kamuoyuyla paylaşması, siyasi çatışma ve istikrarsızlık içinde olan ülkenin, zaten kırılgan olan ekonomisinin daha derin bir krize girmesine yol açmıştır. Bu olaydan sonra bir hafta içinde öncelikle Türk lirası yabancı paralar karşısında %130 oranında değer kaybetmiş, enflasyon ise %90’ı bulmuştur. Bununla bağlantılı olarak borsada da çok sert bir düşüş yaşanmıştır. Özellikle bankacılık sektörünü vuran krizde, yirmi banka iflas etmiş, binlerce bankacı işsiz kalmış ve birkaç ay içinde sayıları milyonları bulan insan da işlerinden atılmıştır. İktidar ekonomi ile ilgili radikal kararlar alarak durumu düzeltmeye çalışmıştır. İlk olarak Dünya Bankası Başkan yardımcılarından Türk ekonomist Kemal Derviş, Ecevit’in davetlisi olarak Türkiye’ye getirilmiş ve ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı yapılarak dışarıdan kabineye alınmıştır. Kemal Derviş, Dünya Bankası’nın “acil kurtarma planı” adı altında, Meclisten 10’un üzerinde yasayı iki-üç ay gibi kısa bir sürede çıkartmayı başarmıştır. Bu süreçte FP Anayasa Mahkemesi tarafından 21 Haziran 2001 tarihinde kapatılmıştır. Erbakan’a yakın kişiler Temmuz ayında Saadet Partisi (SP) adında yeni bir parti kurmuşlardır. Parti içerisindeki “yenilikçiler” ve görece genç olan ekip ise Recep Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül’ün önderliğinde, 14 Ağustos 2001 günü Adalet ve Kalkınma Partisini (AKP) kurmuşlardır. 2002 yılına gelindiğinde hükümette yer alan dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Başbakan yardımcısı Hüsamettin Özkan ve Kemal Derviş önce hükümetten, sonra da DSP’den istifa etmişlerdir. Atmış kişinin üzerinde milletvekili DSP’den istifa etmiş ve İsmail Cem tarafından kurulan Yeni Türkiye Partisi’ne (YTP) geçmişlerdir. Bu gelişmeler üzerine koalisyon hükümeti, Meclisteki çoğunluğunu kaybetmiştir. Hükümet erken genel seçim kararı almış ve 3 Kasım 2002 günü yapılan milletvekilliği genel seçimlerinde seçim kararı alan koalisyon ortaklarının hepsi yüzde onluk seçim barajının altında kalarak Meclis dışında kalmışlardır.