Ünite 7: İhtişam Çağı ve Cihan Devleti Haline Geliş

Cihan Devleti Haline Gelişi Hazırlayan Gelişmeler

Osmanlılar XVI. yüzyıla girilirken aşılması gereken yeni sorunlarla karşılaştılar. Doğu’da ortaya çıkarak devletin temel sistemine yönelen tehdidin ortadan kaldırılması bunun yanı sıra içteki karışıklıkların da yatıştırılması gerekiyordu. Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) kendinden önceki padişahlara göre gayet kısa süren saltanatı sırasında gerçekleştirilen seferlerle Osmanlılar dünyanın en önemli ticaret güzergâhlarına hâkim oldular. Ayrıca Safevî tehdidi geri püskürtülmüş, Kahire dolayısıyla Arap dünyasının kalbi idare altına alınmıştı. Bu hâkimiyet XX. yüzyılın ilk yıllarına kadar sürecekti. Bütün bunlar Osmanlıların dünyaya bakışlarına yeni bir boyut kazandırmıştı.

XVI. yüzyılın ilk çeyreği bitmeden Osmanlılar yeni bir misyon yüklenmiş olarak doğudaki sorunlarını büyük ölçüde çözmüşlerdi. Kısa süren saltanatı sırasında ihtişam Çağı ve Cihan Devleti Haline Geliş de bunları gerçekleştiren ve devleti sahip olduğu mutlak gücüyle idaresi altında yürüten Yavuz Sultan Selim’in 1520’de vefatı üzerine oğlu Süleyman, saltanat makamına oturdu. Onun tahta geçmesiyle Osmanlılar için yeni bir devir başlamış oluyordu.

Osmanlı sultanları arasında 1520’den 1566’ya kadar sürecek olan saltanatıyla Süleyman en uzun süreli iktidar sahibi olmuştu. Yarım yüzyıla yakın bu iktidarı imparatorluğun en ihtişamlı dönemi olarak hafızalarda yer edinecekti. Batılı çağdaş tarihçiler Sultan Süleyman’ı “Muhteşem” (Magnificent, Magnifique), veya “Büyük Türk” (Grand Turc) isimlendirmeleriyle anmaktaydılar. Günümüzde kendi isminden çok “Kanunî” sıfatıyla bilinirse de bu sıfatı ilk defa Dimitrie Cantemir ((1673- 1723) Dimitri Kantemiroğlu adıyla da bilinen Romen asıllı Boğdan Voyvodası, tarihçi, besteci.) XVIII. yüzyılda kaleme aldığı Osmanlı tarihinde zikretmiştir. XIX. yüzyılda Osmanlı tarihçilerince de benimsenerek yaygınlık kazanmıştır. Dolayısıyla bugün hemen herkesçe bilinen Kanunî sıfatı I. Süleyman’ın kendisi için takındığı ve dönemindekilerin kullandığı bir unvan değildir.

Kanunî Sultan Süleyman’ın uzun saltanatı sırasında gerçekleştirdiği yoğun askerî ve siyasî faaliyetleriyle Osmanlılar, Avrupa’daki cihanşümul anlayışa sahip imparatorluklardan biri haline gelerek Avrupa devletler sisteminde yerini almıştır. İçerde reformlar, kanunların yeniden düzenlenmesi yapılmış ve bunların uygulanmasında sergilenen hassaslık, devlet teşkilatında, bürokraside yeni gelişmeler, sağlam bir hukuk anlayışını hâkim kılma gayreti, Doğu’da Safevîlere Batı’da ise büyük Hıristiyan güçlere karşı “ilahî” bir misyonun yüklenilmesi, toplum yapısı, ekonomik ve ticarî zihniyetteki gelişme bir bakıma XVI. yüzyılı “Kanunî Sultan Süleyman Çağı” haline getirmiştir. Hatta XVI. yüzyılın sonlarından itibaren içerde ve dışarıda yaşanan bir takım olumsuzluklara karşı çareler arayan Osmanlı entelektüellerince bu dönem idealize edilerek her zaman ulaşılmaya çalışılan bir “altın çağ” şeklinde değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım XVIII. yüzyıl sonlarında büyük ölçüde Avrupa etkisinin görüleceği döneme kadar “gelenekçi” Osmanlı temel düşüncesini belirledi. Problemler karşısında çareyi iç dinamiklerinde arayan ve bunun için örnek bir dönem bulma gayretinde olanlar tarafından desteklenen Batı karşıtı çevrelerin düşünce dünyalarının zeminini oluşturdu. Osmanlı ıslahat yazarları, Kanunî dönemini kendi yaşadıkları çağdaki olumsuz gelişmeler karşısında örnek devir olarak nitelemeye başladılar. Bu yaklaşım XVI. yüzyılın sonlarından itibaren kaleme alınan Osmanlı tarihlerinin ve ıslahat risaleleri (Osmanlı devlet görevlileri ve ulemasından bazılarının XVI. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı devlet ve toplum yapısındaki aksaklıklara çözüm yolu göstermek üzere kaleme aldıkları eserler. Aynı zamanda bir nasihatname tarzı da sayılabilecek bu eserlerde Sultan Süleyman devri idealize edilmiştir.)’nin ana görüşü haline geldi.

Sultan Selim’in Doğu’ya yönelik seferleri sonucunda ele geçirilen topraklar ile imparatorluğun sınırları bir misli büyümüş, bu durum Avrupa’da ümitsizliğe sebep olmuştu. Diğer taraftan onun asıl amacı Batı’ya büyük bir sefer düzenlemekti. Bu amaç doğrultusunda daha 1515’te İstanbul’da büyük bir tersane inşasına başlanmıştı. Fakat ömrü buna vefa etmemişti. XV. yüzyılda Fatih Sultan Mehmed’in Batı’yı hedef alan fetihleri Rodos ve Belgrad’da durdurulmuştu. Bu iki yer Osmanlı ilerlemesine engel teşkil ediyordu. Rodos, Akdeniz hâkimiyetinin anahtarı, Belgrad ise Orta Avrupa’nın ele geçirilmesi için açılması gereken bir kilitti. 1520’de tahta oturan Sultan Süleyman’ın Batı’da gazayı sürdürebilmesi bu iki engelin geçilmesini gerektiriyordu. Böylece o, İstanbul’un fatihinin hedefleyip elde edemediklerini başararak hem saltanatını pekiştirecek hem de atalarının kazandığı şöhreti kendi şahsında daha da yukarılara taşıma imkânı bulacaktı.

Yeni Mücadele Alanı: Akdeniz

Sultan Süleyman’ın cihan hâkimiyetine giden yolda geçtiği ilk kapılar Belgrad ve Rodos olmuştu. Birbirini takip eden yıllarda 1521’de Belgrad, 1522’de Rodos fethedildi. Rodos, Osmanlı topraklarına karşı bir nevi Hıristiyan ileri karakolu hükmündeydi. XIV. yüzyılın başından beri St. Jean şövalyeleri tarafından üs olarak kullanılmaktaydı. Adada çok kuvvetli bir askerî istihkâm ve şövalyelere ait güçlü bir donanma bulunmaktaydı. Osmanlılar Fatih Sultan Mehmed ve özellikle II. Bayezid döneminden itibaren denizciliğin önemini kavrayıp buna uygun icraata girişmişler, Akdeniz’deki Türk korsan larını (İtalyanca “corsaro” sözcüğünden gelen korsan kelimesi denizde düşman gemilerine saldırı düzenleyen ve deniz yoluyla sahillere yönelik akında bulunan kimseleri ifade eder. Devletin izni ve bilgisi dâhilinde denizlerde faaliyet gösteren ve usta birer denizci olan korsanlar Osmanlı donanmasında da görev yapmışlardır. Bunlar arasında en meşhurları Kemal Reis ve Barbaros Hayreddin Paşa’dır.) destekleyip aynı zamanda onları devlet hizmetinde istihdam etmeye başlamışlardı. Bununla birlikte denizciliğin esaslı bir devlet siyaseti güdülerek ele alınması 1515’te Yavuz Sultan Selim’in Haliç’te büyük bir tersane inşa ettirmesiyledir. Osmanlıların denize yönelmeleri ise V. Karl ile Akdeniz’de karşı karşıya gelmeleri anlamına geliyordu.

Habsburg hanedanı na (XIII. yüzyılın ikinci yarısından XX. yüzyılın ilk yarısına kadar Avrupa’da çeşitli ülke ve şehir devletlerinin idaresini elinde bulundurmuş hanedan. Son olarak 1918’de Avusturya-Macaristan imparatorluğu bu hanedanın idaresindeydi.) mensup Avusturya Arşidük ü (Habsburg hanedanı prensleri için kullanılan “büyük dük” anlamında Latince orijinli unvan.) Ferdinand’la karada mücadele eden Osmanlılar onun abisi ve hanedanın İspanyol kanadını temsil eden Kutsal RomaGermen imparatoru V. Karl ile XVI. yüzyılın ilk yarısının ortalarında Akdeniz hâkimiyeti için karşı karşıya geldiler. Bu çatışma imparatorluğun bu dönemde Kuzey Afrika’ya yönelik siyasetinin geleceğini de âdeta tayin etti.

XV. yüzyılın sonlarında, Osmanlı deniz gücünün Akdeniz’de üstün bir yere gelmesinde etkili olan korsanlardan biri olan Barbaros Hayreddin Paşa’nın donanmayı yeniden düzenlemesinin ardından V. Karl’ın deniz gücüne karşı Fransa’nın da desteğiyle ilginç bir mücadeleye girişildi. Fransa, Osmanlı donanmasını İspanyollara karşı bilhassa İtalya kıyılarına çekmeye çalışırken Osmanlılar esas ilgilerini Kuzey Afrika sahillerine yönelttiler. Takip edilen bu siyaset Akdeniz tarihi açısından mühim gelişmelerin de başlangıcını oluşturdu. XVI. yüzyılın ikinci yarısının son on yılına kadar Akdeniz’in batısında ve Kuzey Afrika’da süren Osmanlı-İspanyol mücadelesi her iki devletin tarihî seyrinde ilginç paralelliklerin ve açılımların da bir bakıma belirleyicisi olmuştur. Osmanlılar 1580’e kadar devam eden savaşın sonucunda İspanyolların Kuzey Afrika’da tutunmalarına fırsat vermemiş ve Akdeniz’den çekilerek bütün dikkatlerini kolonilerine yöneltmelerine neden olmuşlardır.

1534 Şubat’ında Cezayir-i Bahr-i Sefîd Beylerbeyi (Kanunî Sultan Süleyman döneminde kurulan Beylerbeylik. Kaptanıderyaların başında bulunduğu Beylerbeyliğin merkezi Gelibolu’ydu. İlk Cezayir-i Bahr-i Sefîd Beylerbeyi Barbaros Hayreddin Paşa’dır.) payesiyle kaptanıderya olarak tayin edilen Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul’a dönerek tersanedeki hazırlıklarla bizzat ilgilendi. Osmanlı donanmasını bir imparatorluk donanması hüviyetinde 35’i baştarda (Osmanlı imparatorluğu donanmasında üst düzey komutanların kullandığı kürekli büyük savaş gemisi. Sayısı 26 ile 36 arasında değişen oturaklarının her birinde beş ya da yedi kürekçi bulunurdu. Kaptanıderyaların bindiği Paşa baştardalarında ortalama 500 kürekçi, 216 savaşçı ayrıca gemici ve topçuların sayısı ile mürettebat 800’e ulaşırdı.), 52’si kadırga (Osmanlı donanmasının XVII. yüzyılın sonlarına kadar esas vurucu gücü olup Eski Yunan ve Roma’dan beri kullanılan tipik bir Akdeniz kürekli savaş gemisidir. Her birinde 25’er oturak 49 kürek olurdu. Her kürekteki dört ya da beş kürekçi ile birlikte 100 savaşçı ve diğer gemicilerle mürettebat sayısı 330-380 arasındaydı.), 6’sı kalyata (19-24 oturaklı kadırgadan küçük, hafif ve süratli, kürekli savaş gemisi.) ve 7’si kayık olmak üzere 100 gemi ve 24.400 personeliyle Akdeniz’e çıkardı. Barbaros 1534 Ağustos’unda burayı ele geçirerek bir deniz üssü haline getirdi. Tunus’un beklenmedik bir şekilde Osmanlı hâkimiyetine girişi V. Karl’ı oldukça endişelendirdi, bizzat kendisinin de bulunduğu ve Andrea Doria’nın idare ettiği 300 gemilik donanmasıyla gelerek Tunus Sultanı Mevlây Hasan’ın da yardımıyla 1535 Temmuz’unda Halkulvad (Tunus limanı girişini kontrol altında tutan kale.) ve Tunus’u aldı. Bunun üzerine Cezayir’e çekilmek zorunda kalan Barbaros, karşı atak olarak İspanya idaresindeki Mayorka adasına saldırdı ve buradan aldığı esir ve ganimetle 1535 Kasım’ında İstanbul’a döndü.

Korfu Seferi’nden sonra Mora’nın güneyindeki Çuha, Egina alınmış, akabinde yine Venedik idaresindeki Kiklad adalar grubu ele geçirilmiş, 1538’deki ikinci adalar seferinde ise adaların fethi tamamlanmıştı. Barbaros idaresindeki donanma Sporad ve Kiklad adalarına (Ege Denizi’nde Yunanistan anakarası ile Batı Anadolu kıyıları arasındaki bölgede bulunan çok sayıda irili ufaklı ada grubu.) yönelik bu faaliyet sonrasında Girit’teki bazı yerleri de vurup Preveze’ye gelmişti. Barbaros’un buraya gelme sebebi Akdeniz’deki Osmanlı ilerlemesini durdurmak için İspanya, Papalık, Portekiz, Venedik, Malta ve Ceneviz gemilerinden oluşturulan Andrea Doria komutasındaki büyük haçlı donanmasını karşılamaktı. Haçlı donanmasındaki gemi sayısı Osmanlı donanmasının sayıca üç katıydı. Osmanlı donanması 28 Eylül 1538’de tarihinin en büyük zaferini elde etti. Barbaros’un ustaca manevralarına karşılık veremeyen Andrea Doria çekilmek zorunda kalmıştı. Bu zafer sonucunda bütün Akdeniz’de Osmanlı üstünlüğü başlamıştı.

Osmanlı ordusu 1541’de Macaristan’a doğru sefere çıktığında V. Karl, Osmanlıların kara harekâtı esnasında bir donanmayla denizden harekete geçerek Cezayir’e saldırdı. Ancak başarısız oldu. 1542’de İngiltere ile anlaşan V. Karl, Fransa’yı kıskacı altına almıştı. Zor durumda kalan I. François, Sultan Süleyman’dan yardım talebinde bulundu. Buna göre Osmanlı ve Fransız donanmalarının müşterek bir harekâtta bulunması kararlaştırılmıştı. Barbaros 17 Nisan 1543’te 110 kadırgalık donanma ile İstanbul’dan Marsilya’ya doğru denize açıldı. Osmanlı ordusu da 23 Nisan’da Edirne’den Macaristan üzerine sefere çıktı. Barbaros Hayreddin Paşa, 21 Temmuz’da Marsilya’da karaya çıktı. Burada Fransız donanmasıyla birleştikten sonra İspanya’ya tabi Savoia Dükü Charles’ın malikânesi olan Nice şehri kuşatıldı. Fransızlar yeterli desteği sağlayamadığından kuşatma kesin bir başarıyla sonuçlanamadı. Sultan Süleyman’ın da uygun görmesiyle ertesi bahar harekete geçebilmek için Osmanlı donanması sekiz ay Toulon’da kışladı. Böylece Osmanlı deniz tarihinde ilk kez imparatorluk donanması kışı ana üssü olan istanbul’daki Tersane-i Âmire (İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed’in emriyle Haliç’te kurulan, sonraki dönemlerde yeni yapılar eklenerek genişletilen Osmanlı imparatorluğu donanması gemilerinin inşa ve tamir edildiği ana deniz üssü. XVI. yüzyılda her birinde kadırga inşa edilebilen yüzden fazla gözü vardı.)’den başka bir yerde geçirdi.

1545’in son aylarında İspanya ve Avusturya elçilerinin talepleri üzerine ateşkes sağlanmıştı. Barbaros Hayreddin Paşa 1546 Temmuz’unda vefat etti. 1510’da İspanyollar tarafından ele geçirilen Trablusgarp’ın fethini isteyen Sultan Süleyman, bu işle Barbaros’un yetiştirdiği usta denizci Turgut Reis’i görevlendirmişti. 1551 Ağustos’unda fethedilen Trablusgarp Kuzey Afrika’da yeni bir Osmanlı beylerbeyliği olarak teşkil edildi. 1553’te Fransa ile müşterek bir deniz harekâtının hazırlıklarına girişildi. Napoli ve Sicilya sahilleri vurulduktan sonra Ağustos ayında Korsika Adası’nın merkezi Bastia zapt edilerek Fransa’ya kazandırılmış oldu. 1555 Mart’ında Sultan Süleyman’ın fermanı üzerine kaptanıderya Piyale Paşa Akdeniz’de Fransız donanması ile ortak harekâtta bulunacak Osmanlı donanması aynı yılın Mayıs’ında denize açıldı. Bu sırada Karlıili (1460-1821 arasında Osmanlı idaresinde olan bir sancak. Batı Yunanistan’da Patras körfezinin kuzeyi ile Arta körfezinin güneyi arasında yer alır, batısında iyon denizi, doğusunda İnebahtı dağlık yöresi bulunmaktadır.) sancakbeyi olarak görev yapan Turgut Reis de donanmaya destek sağladı. Önce Pulya kıyıları vurularak Haziran ayında Mesine Boğazı’ndaki Riçe Kalesi fethedildi. Piyale Paşa komutasındaki kırk beş kadırgadan oluşan Osmanlı donanması 1556 baharında Cezayir’e gitti. İspanya idaresindeki Oran (Vahran) zapt edildi. Ertesi yıl ise İspanyol işgalinde bulunan Tunus’un Benzert (Bizerte) şehri fethedildi. Piyale Paşa, 1558’de bu kez 150 kadırgadan oluşan donanmayla Minorka Adası’nın en önemli şehri Ciudedela’yı (Siyedela) ele geçirdi.

Müttefik Hıristiyan donanması 12 Mart 1560 tarihinde Cerbe Kalesi’ni ele geçirdi. Piyale Paşa, 120 kadırgadan oluşan donanmayla 28 Mart’ta İstanbul’dan hareket etti. 30 Temmuz’da Cerbe Osmanlılar tarafından fethedildi. 18 Mayıs-8 Eylül 1565 tarihleri arasında gerçekleştirilen şiddetli hücumlarda çok sayıda kayıp veren ve lojistik destek sınırlarının ötesinde bulunan Osmanlılar müstahkem Malta surlarını aşamadılar. Osmanlıların Akdeniz’deki faaliyetlerinde mühim roller oynamış tecrübeli denizci Turgut Reis, Malta kuşatmasında hayatını kaybetti. Bununla birlikte bu başarısızlık Osmanlıların Akdeniz’deki konumunu sarsmadı. 1566 Nisan’ında, bu tarihe kadar vergi karşılığında Ceneviz idaresinde varlığını sürdüren Sakız Adası, Kaptanıderya Piyale Paşa idaresindeki Osmanlı donanması tarafından ele geçirildi.

Hind Okyanus’unda Osmanlılar

1538’te Osmanlı donanması Hind Okyanusu’na açılmıştı. Bu durum Osmanlı İmparatorluğu’nun ulaştığı operasyonel askerî gücün göstergesiydi. İmparatorluk coğrafyasının güneyindeki bu harekât baharatın kaynağına ulaşıp eski yolları kesen ve ticareti uzak denizlere yönlendiren Portekizlilere karşı düzenlenmişti.

Osmanlılar, Kızıldeniz’e girerek İslam’ın kutsal yerlerini tehdit eden Portekiz gemilerine karşı 1525’te Süveyş’te Mısır kaptanlığını kurdular. Buradaki 19 gemilik donanma Selman Reis’in idaresinde Yemen’e gönderildi. Selman Reis, Kamaran’ı merkez yapmak üzere hazırlıklara giriştiği sırada bir iç çekişme sonucu öldürüldü. Bunun üzerine yeğeni Emir Mustafa Yemen’e hâkim olduktan sonra kendi başına Hindistan’a giderek Diu’ya yerleşmiş ve Portekiz saldırısını püskürtmeyi başarmıştı (1531). 22 Haziran 1538’de, Mısır beylerbeyi tayin edilen Süleyman Paşa Kızıldeniz çıkışında stratejik konumdaki Aden’i ele geçirdi ve19 gün sonra Hindistan sahillerine ulaşıp Gogala ve Kat kalelerini de aldı. 1546’da Taiz de ele geçirilerek Yemen’deki hâkimiyet sahası genişletildi. 1547’de ise Özdemir Paşa Yemen’in merkezi olan San’a Kalesi’ni zapt etti. Mısır’a dönünce Savakin’e, oradan Massava’ya gelip 1557’de burayı aldı. Bu doğrultuda 1550’de Katif, 1554’te ise Bahreyn’i ele geçiren Osmanlılar, körfezde önemli bir askerî üs olan Hürmüz’ü de zapt etmeye çalıştılar. Süveyş’ten 1552 Nisan’ında hareket edip Aden’den Maskat’a gelen donanma altı günlük kuşatmadan sonra burayı ele geçirdi. Ardından 19 Eylül 1552’de Hürmüz kuşatıldıysa da Portekizlilerin büyük bir donanma ile geldiklerinin haber alınması üzerine kuşatma kaldırıldı. Osmanlılar baharatın kaynağına ulaşmak için Hind Okyanusu’na gelen Portekizlilere karşı Süveyş’te olduğu gibi Basra’da da bir tersane kurdular. Osmanlıların Portekizlileri Hind Okyanusu’ndan uzaklaştırmak için giriştikleri çabalar tam olarak amacına ulaşamadı. Bununla birlikte mücadeleyi devam ettirmeleri bölgedeki Portekiz etkinliğine darbe vurdu ve onların rahat hareket etmelerini önledi. Ayrıca tarihî ticaret yolları Osmanlıların Kızıldeniz ve Basra’da önemli noktalara hâkim olmalarından sonra eski canlılığına kavuştu. Böylece yeniden hareketlenen Akdeniz ticaretinin Bağdat, Halep, Trablusşam, İskenderiye, Kahire gibi liman ve şehirlerin gelişmesine büyük katkısı oldu. Portekizlilerin İslam’ın kutsal beldelerine yönelik planlarının da önüne geçilmişti. Osmanlılar ayrıca bu sırada Basra, Yemen ve Habeşistan’ın kuzeybatı kesiminde beylerbeylikler kurarak Basra Körfezi ve Kızıldeniz’e girişi emniyet altına aldılar.

Kuzey Steplerinde Osmanlılar

Sultan Süleyman’ın saltanatının ilk yirmi yılı dolmadan önce 1538’de çıktığı Kara Boğdan Seferi Karadeniz’in ticarî önemi büyük kuzeybatı limanlarını koruma altına almak gayesini gütmekteydi. Günümüz Moldavya’sına yönelik bu askerî harekâtın hedefinde Voyvoda (Savaş lordu anlamına gelen Slavca asıllı bir kelimedir. Osmanlı Devleti tarafından Eşak ve Boğdan idaresinde bulunanlar bu unvan ile anılırdı.) Petro Rareş vardı. Eylül 1538’de Boğdan voyvodasının merkezi Suceva zapt edilerek Prut ve Özü Nehri arasındaki bölge ele geçirildi. Osmanlıların Kuzey taraşarına gösterdikleri ilgi himayeleri altındaki Kırım Hanlığı’ nı ve onun ezelî düşmanı Moskova Knezliği (Slavca asıllı olan Knez kelimesi Prens ya da Dük anlamına gelmektedir. Moskova Knezliği, Altın Orda Hanlığı’na bağlıydı. Bu hanlığın XVI. yüzyılın hemen başında yıkılmasından sonra kazanılan topraklarla knezlik çarlığa dönüşmüştür.)’ni dolaylı da olsa etkilemeye başlamıştı. Kırım üzerindeki kontrolü yitirmek istemeyen Osmanlılar Boğdan Seferi sonrasında buraya yakın bölgeleri ele geçirip doğrudan merkezî idareye bağlayarak himaye siyasetini daha da sıkı hale getirdiler. Diğer taraftan Moskova Knezli-ği’nin gücü de giderek artmaktaydı. Çar unvanını alan IV. İvan (Korkunç İvan) 1552’de Kazan’a, 1554-1556 arasında ise Astarhan’a hâkim olarak Hazar’ın kuzeyinden geçen ve Kırım’a inen yolların kontrolünü ele geçirmiş oldu. 1559’da ilk defa Rus Kazakları Azak’a ve Kırım sahillerine saldırdılar. Kafkasya’da Rus tehlikesi açıkça hissediliyordu.

İç Gelişmeler

Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleştirilen fetihlerle XVI. yüzyılın ortalarına doğru imparatorluk sınırları içerisinde padişahın şahsında hak ve adaletin yaygınlaştırıldığı yeni bir düzenin başladığı inancı kuvvetlenmişti. Genel olarak sosyal tabakalar yüzyıl ortalarında öncekilere göre daha sakin bir dönem geçirmişler, üretim ve nüfus oranlarında çok önemli bir değişme meydana gelmemişti. Fakat yüzyılın yirmili yıllarında düzenlenecek Batı seferleri için kaynak sağlamaya yönelik genel tahrirlerin yapılması, bazı bölgelerde yer yer sorunlara da sebebiyet verdi. Özellikle Orta Anadolu, Dulkadır-Maraş kesimlerindeki Türkmen toplulukları gerçekleştirilen tahrir ve vergi tespitlerini tepkiyle karşıladılar. Ferhad Paşa’nın rolüyle idam edilen Şehsuvaroğlu Ali Bey’in adamlarının tımarları hazineye aktarılmış ve bu durum bölgede genel bir huzursuzluğa sebep olmuştu. Bunların bir bölümü Mısır dönüşünde İbrahim Paşa’nın aldığı tedbirler sayesinde yatıştırılmıştı. Fakat bir kısmı Dulkadir etkisini taşıyan Bozok (Osmanlılar döneminde bugünkü Yozgat ilini kapsayan sancak.) bölgesinde Mohaç Seferi sırasında ortaya çıkan isyanlara katıldılar.

1520’de Bozoklu Celal (Şah Veli), 1526-1527’de Şah Kalender daha önceki Şah Kulu gibi dinî ve mistik karizmaları sayesinde huzursuz kitleri arkalarından sürükleyebilmişlerdir. Bu isyanlara Şiî temayüllü olanların yanı sıra Sünnî köylüler ve tımarlı sipahiler de katılmışlardı. Bu durum Anadolu’da ortaya çıkan isyanları aslında giderek daha da merkezîleşen sosyo-ekonomik yapıya ve ağırlaşan vergi sistemine karşı bir tepki olarak değerlendirmenin daha doğru olacağını göstermektedir. XVI. yüzyılda benzer tepkilerin ateist eğilimli sufî çevrelerde de ortaya çıkması ilgi çekicidir. Sultan Süleyman döneminde alınan siyasî ve ekonomik tedbirlerin sertliği merkezî idareye karşı geliştirilen muhalefette sufî çevreleri ön plana çıkarmış olmalıdır. Özellikle Bayramî Melamî lerin (Hacı Bayramı Velî’nin vefatından (1430) sonra mensuplarından bazıları onun ilâhî aşk, cezbe ve melâmet yanını temsil eden Emîr Sikkînî’ye tâbi olup bu isimle anılır. ) sosyal sisteme ciddî ölçüde muhalif bir tavır takınmaları ve bunun halk arasında destek bulması dikkate değer gelişmelere yol açmıştır. 1560’larda Bosna’da yaşayan Hamza Bâlî, Osmanlı idaresine karşı siyasî bir kimlikle ortaya çıkmıştı. Bunlar daha sonra yakalanarak Ebussuud Efendi fetvasıyla idam edildiler. Hamzavî ((Hamzaviyye) Hamza Bâlî’den sonra Bayramî Melamîliğine verilen ad. )hareketi uzun süre Rumeli’de etkili olmuştur. İbrahim Gülşenî, Muhyiddin Karamanî gibi şeyhler de ilhad-zındık lıkla (ilhad, dinden çıkma sonucunu doğuracak inanç ve görüşleri savunma; zındıklık ise tekfir edilmesi gereken İslam dışı inançlar taşıdığı halde Müslüman görünme anlamındadır.) suçlanarak takibata uğramışlardı.

Sultan Süleyman’ın tahtta geçirdiği uzun yılların halk ve devlet kademeleri arasında tekdüzelikten kaynaklanan fakat dışarıya vurulmayan bir bıkkınlığa yol açtığı aşikârdır. Şehzâdelik zamanından beri yanında olan ve geniş yetkilerle veziriazam tayin ettiği arkadaşı İbrahim Paşa’yı birden bire idam ettirmesi hanedan içinde yaşanan ailevî problemlerin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Hürrem Sultan’ın oğullarına taht yolunu açmak için giriştiği gizli çabalar büyük bir iktidar mücadelesinin sebeplerinin başında gelir. Hürrem Sultan damadı Rüstem Paşa ile birlikte hareket ederek büyük şehzâde Mustafa’nın idamını sağladı. Şehzâdenin idamına duyulan tepkiler bir isyan olayıyla halk tabanında da etkisini gösterdi. Şehzâde Mustafa olduğu iddiasıyla Selanik ve Yenişehir taraflarında ortaya çıkan bir şahıs, özellikle Silistre ve Niğbolu bölgelerinde Simavna (Günümüzde Yunanistan sınırları içerisinde Kyprinos olarak anılan yer.) softa ve dervişlerinden de taraftar bulmuştu. 1550’li yıllardan itibaren taşrada bilhassa medrese talebelerinin de hareketlendikleri ve birlikler oluşturup asayişi bozdukları görülmektedir. Batı Anadolu’daki bu suhte (Softa olarak da anılan medrese talebesi.) hareketinin taşrada giderek ağırlaşan sosyal ve ekonomik baskıların bir sonucu olduğu kadar genç ve işsiz nüfustaki artıştan da beslendiği ileri sürülür.

Şehzâdeler arasındaki gizli iktidar çekişmesi sancak yerlerinin değiştirilmesine yol açtı. Sultan Süleyman ikisine de eşit mesafede bulunmak için Selim’i Konya’ya, Bayezid’i Amasya’ya gönderdi. Bayezid, babasına ağır ve tehdit dolu bir mektup gönderdi. Bayezid, bazı sancakbeylerinin de yanında yer almasıyla 14 Nisan 1559’da Ankara’ya doğru harekete geçti, sonra da Konya’ya yöneldi. 30 Mayıs’ta Konya yakınlarında meydana gelen çarpışmada bozguna uğrayınca önce Amasya’ya çekilip sonra da İran’a iltica etti. Burada iki buçuk yıl kadar oğullarıyla birlikte kaldı. Sonunda onları teslim almaya gelen Osmanlı elçilik heyetine verildiler. Bayezid ve oğulları teslim alınır alınmaz 23 Temmuz 1562’de idam edildiler. Taht vârisi olarak sadece Selim ve oğulları kalmıştı. Sultan Süleyman ilerlemiş yaşına rağmen tahtı terk etmek yerine hâlâ cihangir bir padişah olduğunu göstermek niyetindeydi. 1553’ten beri on altı yıldır çıkmadığı yeni ve uzun bir sefere ordusunun başında hareket etmekten çekinmedi.