Ünite 3: İdeolojiler

Giriş: İdeoloji Nedir?

Kökleri Eski Yunancadaki eidos ve logos sözcüklerine uzanan fakat geçmişi Aydınlanma ve Fransız Devrimi’ne dayanan ideoloji, gerek sosyal bilimlerin gerekse felsefenin en ele avuca gelmez kavramlarından biridir. Sosyal Bilimler El Sözlüğü’nde bu kavramın “Belirli bir grup ya da organizasyonun ilgilerini haklı bulan ve destekleyen ortak fikir ve inanışlar”; “Egemen grupların çıkarlarını haklı göstermeyi sağlayan, paylaşılan düşünce ya da inançlar” ifadeleriyle açıklandığını görebiliriz.

İdeolojiyi ilk kez kullanan Antoine Destutt de Tracy’ye göre, bu kavram felsefî-bilimsel bir disiplinin adıdır ve bu disiplin diğer bilimler için bir temel oluşturur. İdeolojinin amacı, düşüncelerin doğal kökenlerini araştırmak, düşünceye ilişkin yanılgıları ve yanlışlıkları ortaya çıkararak toplumsal reformların hizmetine sunmaktır.

Sinan Özbek, İdeoloji Kuramları adlı yapıtında, Tracy’den önce bu kavramın hazırlayıcıları olarak Francis Bacon, Adrien Helvétius ve Dietrich Holbach gibi düşünürleri anar. Rönesans ve Reform hareketlerinin sonrasında bilimsel ve felsefi bir aydınlanma yaşayan Avrupa toplumlarında, akıl ve bilim aracılığıyla doğanın gizemlerinin çözülebileceği, doğaya insan istenci doğrultusunda egemen olunabileceği görüşleri ağırlık kazanmaya başlar.

Bacon’ın Aristoteles’in Organon adlı yapıtına gönderme yaparak Aristoteles ve skolastik felsefe ile hesaplaşmaya giriştiği Novum Organum’unda karşımıza çıkar. Bacon, bu yapıtından İdoller Öğretisi olarak da adlandırılabilecek bir düşünce geliştirmiştir. Bacon’ın idoller öğretisinin dayandığı temel ön kabuller şöyle sıralanabilir: 1. İnsan, doğayı bilecek ve ona egemen olacak olanaklara ve güce sahiptir. 2. Doğaya egemen olmak için onu tüm gizemleriyle ve olduğu gibi bilmek/tanımak gerekir. 3. Doğayı olduğu gibi tanımak için, usu olabildiğince saflaştırmak, yani onu duyum ve algının çarpıtmalarından ve kendisinde yerleşip kökleşerek doğayı olduğu gibi tanımamıza engel olan önyargı kalıplarından kısacası idollerden arındırmak gerekir. Bu idolleri Bacon; soy, mağara, çarşı ve tiyatro idolleri olmak üzere dört başlık altında ele almış ve açıklamıştır.

Bacon’ın idoller öğretisini kullanan, ama sonrasında bunu hem idoller eleştirisine, hem de kapsamlı bir toplum eleştirisine dönüştüren Aydınlanma düşünürlerinden Adrien Helvétius’a ve Dietrich Holbach’a da değinmek yararlı olacaktır. Helvétius’a göre insanların düşünce biçimlerinin kaynağı çıkarlardır. Holbach ise Helvétius’la karşılaştırıldığında, egemenlerin yönlendirme araçlarına karşı daha köktenci bir tutuma sahiptir ve egemenlerin yönlendirme araçlarını parçalayıp ortadan kaldırmayı amaçlamıştır.

Tracy, bir yandan böyle bir düşünsel altyapıdan yararlanıp diğer yandan Locke ve Condillac ile hesaplaşarak kendi felsefesini oluştururken, düşünce sisteminin önemli bir unsuru olan “ideoloji” kavramını kullanır ve içeriklendirir. Tracy’ye göre ideoloji, idelerin bilimidir ve bu bilim, insanın tinsel yeteneklerini, dinsel görüşleri dikkate almaksızın araştırmakla görevlidir.

Görüldüğü gibi, Tracy’nin ideolojiye yüklediği anlam, günümüzdeki kullanımından oldukça farklı. Bu durumda, ideolojinin olumsuz, hatta suçlayıcı bir kavram hâline nasıl dönüştüğünü, daha doğrusu dönüştürüldüğünü sormak gerekiyor. İdeolojiye “gerçekten uzaklaşma”, “gerçeklikten kopma”, “gerçekliği ıskalama”, nihayet “yanlış bilinç” anlamlarının yüklenmesine ve sonrasında kavramın bu anlamlara gelecek biçimde kullanılmasına yol açan, General Napoléon Bonaparte (1769-1821) ve onun yönetim anlayışı olmuştur.

Başlıca İdeolojiler

Marksizm-Sosyalizm-Komünizm

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (18181883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır. Marx ve Engels’in materyalist , ilerlemeci ve belirlenimci (determinist) bir tarih ve toplum anlayışı oluştururken dayandıkları temel ilke ve varsayımlar şöyle sıralanabilir:

  • Tarihi toplumların sosyoekonomik yapıları, yani maddi ilişkiler ağı belirler.
  • Maddi ilişkiler ağının en temel iki unsuru, üretim güçleri ve üretim ilişkileri arasındaki toplumsal ilişkilerdir.
  • Özel mülkiyet ortadan kaldırılmadıkça, sınıflı toplumlar son bulmaz, başka bir ifadeyle, sınıflar ekonomik temellidir ve özel mülkiyetin adaletsiz dağılımına bağlı olarak doğar.
  • Tarihte, sınıf çatışmalarının devrimle toplum yapısının değişmesine neden olduğu aşamalar belirleyicidir.
  • Proletaryanın gerçekleştireceği devrimle birlikte, sınıflar ortadan kalkacak ve gerçek özgürlük gelecektir, bu da gerçek insanlık tarihinin başlangıcı olacaktır.

Bir ideoloji olarak Marksizm’in temel amacının sınıfsız topluma ulaşmak, yani komünist aşamaya geçmek olduğunu söyleyebiliriz. Sosyalizm de, Marksist ideolojide, komünizme doğru ilerleyen tarihsel süreç içerisinde, henüz sınıfların tamamıyla yok olmadığı, fakat kapitalizme göre bolluğun olduğu bir geçiş aşaması olarak görülür.

Fakat Marksizm ekseninde daha çok komünizme bir geçiş aşması olarak değerlendirilen sosyalizmin temelini, yalnızca Marks’ın ve Engels’in felsefesinde bulan bir ideoloji olduğunu ileri sürmek doğru değildir. Platon’un Devlet ve Thomas More’un Ütopya adlı yapıtlarında sosyalizmi çağrıştıran pek çok unsur bulunmakla birlikte, “sosyalizm” sözcük olarak ilk kez Robert Owen, Saint-Simon ve Proudhon gibi eleştiri düşünürlerinin yapıtlarında kullanılmıştır. Fakat özellikle komünizmin sınıfsız topluma dayandırdığı “gerçek özgürlük” vaatleri gerçekleşmemiş, aksine, bu ideolojinin 20. yüzyılda hayata geçtiği Sovyet

Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (1917-1992) ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerde komünizm, proletarya diktatörlüğüne dayalı rejimlere dönüşmüştür.

Anarşizm

Gündelik konuşmada, halk dilinde anarşist denildiğinde “her türlü düzene başkaldıran”, “hiçbir düzeni tanımayan ve istemeyen” kişiler anlaşılır ve bu anlama biçiminin geçmişi Fransız Devrimi’ne kadar uzanır. Eski Yunancada “-in yokluğu” ya da “-in olmaması” anlamlarını veren “a-” ön eki ve “yönetici” anlamını veren ”archos” sözcüklerinin birleşiminden oluşan anarşi sözcüğü, genel olarak “güç yokluğu”, “yönetimin olmaması” anlamına gelir.

Anarşizm, devleti, özgürlükleri kısıtlayan, insanlar için gereksiz masraflar çıkaran, tüm bunlar yetmezmiş gibi yalnızca belli insanların ya da ekonomik sınıfların çıkarlarını koruyup kollayan, diğer insanları da hem sömüren hem de özgürlüklerini zor kullanıcı araçlarıyla kısıtlayan, özü itibarıyla kötü bir kurum olarak yorumlayan bir ideolojidir. Bu ideolojinin klasik temsilcilerinden biri Pyotr Alexeyeviç Kropotkin’dir.

Kropotkin’de toplumcu yönü öne çıkan anarşizmin, ilk olarak Max Stirner tarafından savunulmuş olan bireyci bir başka biçimi de bulunur. Farklı geleneklerden oluşan bireyci anarşizm, bireysel bilincin ve bireysel çıkarın, herhangi bir kollektif organ ya da kamu otoritesi tarafından engellenmemesi gerektiğine inanır.

Daha çok 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısında artan çevre sorunlarının bir ürünü olarak da görülebilecek olan yeşil anarşizm ise, özellikle doğa-insan ilişkisi üzerinde duran bir anarşist düşünce hareketi olarak karşımıza çıkar. Bu hareketin temel sorunu, endüstri öncesi toplumu, hatta bazen tarım öncesi toplumu yeniden canlandırmaktır.

Faşizm

Faşizmin sözcük kökeni, Antik Roma yöneticilerinin geniş hükümet yetkisini simgeleyen ve ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin adı olan Latince fasces sözcüğünden gelir. Aynı simge daha sonraları Fransız Devrimi sırasında Aydınlanma anlamında, halkın elindeki devlet gücünü temsil etmek üzere de kullanılmıştır.

Faşizm, Mussolini’nin 1922’de İtalya’da iktidarı ele geçirmesinin ardından, onun iktidarı döneminde resmi ideoloji biçimini almıştır. Kısa süre içerisinde önce İtalya’da, sonra Almanya’da, 1945’de ortadan kalkması ve olumsuz etkilerinin anlaşılmasından sonraysa, tüm dünyada genel anlamıyla baskıcı, otoriter rejim anlayışını betimler bir nitelemeye dönüşmüştür. Faşist ideolojinin temel niteliklerini şöyle sıralayabiliriz:

  • Toplumsal yaşamın bütünü, devletin iktidarı elinde tutanın dünya görüşüne göre, yani lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir.
  • Basın ve yayın kuruluşları mevcut ideoloji paralelinde yayın yapmaya zorlanarak, egemen görüşe zıt düşünceler ve eleştirel seslerin çıkması çeşitli baskı unsurlarıyla önlenir. Aykırı yayın yapanlar sansürlenir, kapatılır veya başka türlü yollarla engellenmeye çalışılır. Böylece egemen düşüncenin karşısına farklı düşüncelerin çıkmasının önüne geçilmiş olunur ve tek tip düşünce, toplumda baskın hâle getirilir.
  • Etnisiteyi ve ırkı temel alan bir milliyetçilik ve vatanseverlik övgüsü yaygındır. Vatanı-milletidevleti uğruna ölümü göze almak yüceltilir, belli kişiler bu özellikleriyle kahramanlaştırılır.
  • Toplumun üyesi kabul edildiği ırk ya da milletin diğer ırk ve milletlere üstünlüğü savları öne sürülür ve kanıt gösterilir, bu bağlamda tarihe ve tarih yazıcılığına büyük önem verilir.
  • Komünizme, liberalizme, demokrasiye, hatta bazen kapitalizme bile kesin bir karşı çıkış söz konusudur.
  • Toplum sorunlarının çözümünde akıl ve bilim yerine, duyguya, nefrete, söylencelere (mitlere) dayanma eğilimi gösterir ve usdışıcı (irrationalist) bir felsefe anlayışından beslenilir.

Bir Siyaset Felsefesi Sorunu Olarak İdeoloji

İoanna Kuçuradi, Gelenek ve Devrim ya da Felsefe ve Dünya Politikası adlı yazısında, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dikkate değer siyasi eylem ve kararlara, yaygınlık kazanmış düşünsel, sanatsal, ahlâkî ve toplumsal akımlara bakıldığında, çağdaş kültürün en belirgin özelliği olarak insanın yüzünün unutulmasının, yani insanın değerinin sıfıra inmesinin göze çarptığını söyler.

Temel niteliği insan değerlerini sıfırlamak olan çağdaş kültür, Kuçuradi’ye göre, “her şey yapılabilir” ilkesinin eylemleri belirleyen en yaygın ilke kılınması sonucunu doğurmuştur. Bireyleri “sıfırlar toplamı” olarak görenlerin bir kısmı kendilerini de böyle bir toplama dâhil etse de, başka bir kısmı kendilerini ve kendileriyle denk gördüklerini bu toplamın dışında tutar. Kendilerini sıfırlar toplamının dışında tutan bu ikinci grubun temel özelliği, ikiyüzlülüktür; yani savundukları ahlâkî değer yargılarıyla, iyi-kötü dedikleriyle eylem ilkeleri arasındaki uyumsuzluktur. İnsanlara vaaz verdiklerinin tersi yönde eylemlerde bulunan ve “her şey yapılabilir” ilkesini pervasızca temel alan bu grubun, yapıp ettikleriyle, bugün pragmatizmi bir ideoloji konumuna getirdikleri söylenebilir.

Aslında Kuçuradi’nin ideolojileştiğini öne sürdüğü pragmatizmin ana gündemi, Endüstri Devrimi’nden bu yana kâr payını arttırmaktan başka hiçbir şeyi doğrudan fayda olarak görmeyen Avrupa burjuvazisinin, Aydınlanma döneminde ürettiği değerleri Avrupa Medeniyetinin dışında kalan ve günümüzde “az gelişmiş”, “gelişmekte olan” nitelemeleriyle andıkları toplumlara yaygınlaştırmaktan öte bir şey değildir. Bu yaygınlaştırmanın bir diğer adı da emperyalizmdir. Emperyalizm, faşizm gibi, insan değerini sıfırlar ve kendisini alternatifsiz bir sistem olarak sunar. İdeolojileri değerlendirirken, neden herhangi bir ideolojik görüş yerine, felsefi bilgiden hareket etmek durumundayız? İşte bu sorunun yanıtı, aynı zamanda ideolojinin neden bir siyaset felsefesi sorunu olarak ele alınabileceğinin de yanıtını oluşturur.