Ünite 3: İdari Reformlar (1808-1876)

Saltanat Makamı Olarak Mabeynin Gelişimi

Mabeyn sözcüğü, iki şeyin arası demek olup haremle selâmlığı birbirine bağlayan sofa, daire veya oda için kullanılırdı. Saray teşkilâtında ise, padişahın resmi büroları nın bulunduğu, elçi, sadrazam ve diğer ziyaretçileri kabul ettiği, eğlendiği ve dinlenip yemek yediği daireyi nitelerdi. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren önem kazanmaya başladı.

Harem ve Enderun’la birlikte sarayın üç ana bölümünden biri olan Birun, 18. yüzyıl öncesinde Enderun’la beraber ülkenin asıl yönetim merkezini oluşturur ve padişahın dış dünyayla ilişkilerini sağlayan hizmetleri verirdi.

Enderun: Sarayın iç hizmetlerini ifade için kullanılan bir terim olup Topkapı Sarayı’nın üçüncü kapısı olan Bâbüssaade (Akağalar Kapısı)’den sonra başlardı. Bayramlarda, Ayak Divanı ve cülûslarda taht burada kurulur; padişah kabullerini buradaki Arz Odası’nda yapardı. Enderun’da içoğlanlarına mahsus altı oda vardı; bunlar önemlerine göre, Büyük ve Küçük Odalar, Doğancı Koğuşu, Seferli Koğuşu, Kiler Odası, Hazine Odası ve mukaddes emanetlerin bulunduğu Has Oda şeklinde sıralanırdı. Burada teorik ve pratik ciddi bir eğitimden geçirilen içoğlanları, kabiliyetlerine göre Has Oda’ya yükselir ve buradan da ülkenin değişik yerlerinde görevlendirilirdi. Enderun, devlet ricali yetiştiren bir mektepti.

Birun: Topkapı Sarayı’nın dış hizmetlere mahsus olan Bâb-ı Hümayun ile Bâbüssaade arasındaki kısmı. Padişah hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı, müneccimbaşı, hünkâr imamı, şehremini, arpa emini, matbah emini, Darphane emini, kapıcıbaşı, yeniçeri ağası, cebecibaşı, topçubaşı, arabacıbaşı gibi devletin merkez görevlileri ve büroları burada bulunurdu. Sarayın devlet işlerinin merkezi olmaktan uzaklaşıp işlerin sadrazamların ikindi divanlarına kayması üzerine Bâbıâli ön plana çıktı .

II. Mustafa döneminde saray teşkilâtında esaslı bir düzenleme yapıldı. Padişahın silahtarlığa getirmek istediği Çorlulu Ali Paşa, o zamana kadar Bâbüssaade ağaları vasıtasıyla yapılagelen telhislerin padişaha sunulması ve çıkan hatt-ı hümayunların teslim alınması görevinin silâhtarlar aracılığıyla yapılması şartıyla görevi kabul edebileceğini bildirmesi üzerine, bu görev silâhtarlara intikal etti.

Telhis: Sadrazamın padişahın emrini almak istediği konuyu kısaca özetlediği yazısına telhis; padişahın özeti okuyup üzerine yine kısa cümlelerle ve kendi el yazısıyla görüşlerini belirttiği yazıya da hatt-ı hümayun denirdi .

I. Abdülhamid döneminde Topkapı Sarayı’ndaki Hünkâr Sofası mabeyn adını aldı; ayrıca, I. Selim dairesi bazı eklerle “yeni mabeyn” adıyla düzenlendi. Padişah, çalışma, oturma, dinlenme, yemek yeme, kabul, eğlence ve musiki gibi günlük mesaisini burada geçirirdi. III. Selim, mabeyni, devlet işleriyle uğraştığı, dinlendiği, eğlendiği, musiki fasılları icra ettiği, yemek yediği, iftar açtığı, namaz kıldığı, ders verdirdiği ve tıraş olduğu bir mekân olarak kullanır; geceleri eğlenceler düzenlerdi. Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece, Cuma gününe hürmeten eğlence yapılmazdı.

II. Mahmud, saray teşkilâtını esaslı bir düzenlemeye tâbi tuttu. Silâhtar Giritli Ali Ağa’nın 1831’de vefatı üzerine gördüğü işleri hazine kethüdasına aktararak silahtarlığı ortadan kaldırdı. Yine, aynı yıl Sırkitabeti’ni Mabeyn Başkitabeti’ne dönüştürerek sarayda ciddi bir sekretarya kurdu. 1833’te Mabeyn Müşirliğini oluşturarak Enderun’un düzenini değiştirdi.

Sadaretin Geçirdiği Değişim

Sadrazam, devlet işlerini padişah adına yürüten ve hiyerarşide ondan sonra gelen en yetkili kişiydi. Görevinin sembolü olarak padişahın altın mührünü taşırdı. Yüzyıllardan beri sürdürdüğü bu güçlü konumunu 1838 yılına kadar korudu. II. Mahmud, 30 Mart 1838’de yaptığı bir düzenlemeyle bütün vekillerin başı olmak üzere sadareti başvekâlete dönüştürdü; müstakil bir makam olma konumuna da son vererek duruma göre hangi nezaret uygun olursa ona eklenmek suretiyle idare edilmesini kararlaştırdı. Mehmed Rauf Paşa, dahiliye nazırlığıyla birlikte başvekâlete atanan ilk kişi oldu ve padişahın mührü yine kendisinde bırakıldı. Başvekâletin bu durumu uzun sürmedi. Çünkü II. Mahmud’un ölümü ve Abdülmecid’in tahta çıkışından hemen sonra, Hüsrev Paşa, 3 Temmuz 1839’da Başvekil Rauf Paşa’dan padişahın mührünü alarak ve kendisini sadrazam ilân ettirerek başvekâleti ortadan kaldırdı.

1834’te râbi, sâlis, sâni ve ûlâ, yani, dördüncü, üçüncü, ikinci ve birinci olmak üzere dört sınıf mülki rütbe oluşturuldu; ûlâ rütbesinin üzerinde ise, vezaret ve müşirlik rütbeleri vardı.

Bu dönemde devlet dairelerine memur yetiştirme ve memuriyete girme usulleri de düzenlendi. Ayrıca, memurların korkulu rüyası olan tevcihat usulü 4 Nisan 1838’de II. Mahmud tarafından ortadan kaldırılarak memurların sebepsiz yere azledilmelerine son verildi.

Tevcihat: Tayin ve atama anlamında kullanılır. Osmanlı bürokrasisinde görev alabilecek memur sayısı memuriyetten fazla olduğu için 16. Yüzyılın sonlarına doğru devlet pratik bir çözüm buldu ve her sene Şevval ayında vezir, beylerbeyi, sancakbeyi, rical, ocak ağaları ve Divan-ı Hümayun hocaları gibi, askeri, ilmi, mali ve sivil bürokrasinin üst düzey memuriyetlerine atamaları birer yıllığına yapmaya başladı. Bu sisteme tevcihat usulü denir ve atama dönemleri memurlar için sıkıntı kaynağı olurdu. Zira, tevcihatta görevinde bırakılabilir (ibka), başka bir göreve atanabilir (tahvil) veya bir sonraki tevcihata kadar boş da kalabilirdi (azil). 1826’da yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra tevcihat Şevval yerine Şaban ayında yapılmaya başlandı.

Tanzimat Fermanı’nın ilânından sonra, 8 Kasım 1839’da memurların yemin ederek göreve başlamaları kararlaştırıldı. Gülhane Hatt-ı Hümayunuyla Müslümanlarla teorik olarak eşitlenen gayrimüslimler, 1856 Islahat Fermanı’yla birlikte devlet memuru olma hakkını elde etti ve bu tarihten sonra bürokrasideki sayıları hızla arttı.

Nezaretlerinin Kurulması ve Yeni Hükümet Sistemi

II. Mahmud, Evkaf-ı Hümayun, Divan-ı Deavi, Dahiliye, Hariciye, Maliye ve Ticaret Nezaretlerini kurarak  sadrazamın yetkilerini bunlar arasında paylaştırdı. Merkez teşkilâtının önemli iş alanlarının Avrupa’da olduğu gibi nezaretlerce üstlenilmesi üzerine hükümet yapısı da ister istemez farklılaştı ve sadrazamın/başvekilin başkanlığında nazırlardan oluşan hükümet (Meclis-i Vükelâ, Meclis-i Mahsus) devletin en yüksek icra organı oldu.

II. Mahmud, 15 Haziran 1826’da yeniçeriliği ortadan kaldırarak muhalif güçlerin önde geleni olan askeri bürokrasiyi etkisizleştirdi. 1826 Ekiminin başında yaptığı diğer bir düzenlemeyle, daha önce bağımsız olan ve mütevellilerin elinde bulunan vakıfların idaresini merkezîleştirmek amacıyla Evkaf-ı Hümayun Nezareti’ni kürara vakıfları yavaş yavaş nezaretin denetimine aldı. Böylece bir diğer alternatif güç olan ulemayı da devlete bağlayarak etkisizleştirmeyi düşündü.

II. Mahmud, 12 Mart 1836 tarihli bir emirle iç işlerinde sadrazamın yardımcısı olan sadaret kethüdalığını Mülkiye Nezareti’ne dönüştürdü; yaklaşık bir buçuk sene sonra nezaretin adını Dahiliye Nezareti olarak değiştirdi; ayrıca, merkez bürolarını oluşturdu. II. Mahmud’un ölümünden yaklaşık iki ay sonra Sadrazam Hüsrev Paşa, 2 Eylül 1839’da Dahiliye Nezareti’ni ortadan kaldırdı.

Osmanlı sivil bürokrasisi, devletin güç kaybetmesi yüzünden yabancı devletlerin iç olaylara müdahale etmesine ve böylece artan dış ilişkilere paralel olarak gelişti. Dolayısıyla, devlet, o döneme kadar fazla ihtiyacını hissetmediği diplomasiyi ve siyasi münasebetlerin önemini hatırlamak zorunda kaldı. Avrupa’yla ilişkilerin yoğunlaşması, dış ilişkileri düzenleyen eski kurumların yetersiz kalmalarına neden oldu. Bu ilişkileri yürüten reisülküttap, aynı zamanda hem iç hem de dış ilişkilerle ilgili olan merkezdeki divan kalemlerinin de başıydı. İç ve dış sorunlarla savaşların artması, yabancı dil ve çağdaş diplomasi kurallarını bilen uzman memur ve birimleri gerekli kılıyordu. Bu gerekliliğe rağmen, 1793 senesine kadar Avrupa başkentlerinde daimi elçilikler kurulmamıştı. Güçlü olduğu dönemlerde eksikliği fazla hissedilmeyen bu dışa kapalılık, devletin Avrupa karşısında zaafa uğramasıyla önemli bir sorun haline geldi. 1793’ten itibaren çeşitli Avrupa başkentlerine gönderilen daimi elçiler, yabancı dil bilmemelerinden dolayı başarılı olamadı ve bir müddet sonra geri çağrılarak yerlerine daha düşük temsil gücü olan maslahatgüzarlar atandı. Ancak, 1821 Yunan isyanı esnasında çoğunluğu Rum olan maslahatgüzarlar, devlete yanlış bilgi gönderdikleri gerekçesiyle görevden alındı; ayrıca, bu olaylarla ilgili görülen Divan-ı Hümayun tercümanı 16 Nisan 1821’de idam edildi. Aynı yıl içerisinde Müslümanlardan dil ve diplomasi bilen insan yetiştirmek amacıyla kurulan Tercüme Odası, ilk zamanlarda başarılı çalışmalar yapamadıysa da, zamanla diplomat yetiştirmede en önemli kaynak durumuna geldi. Nitekim, Osmanlı reformlarına damgasını vuracak olan Âlî Paşa, Fuad Paşa ve Safvet Paşa hep buradan yetişti. Oda hem bürokrat yetiştiren bir mektep, hem de Bâbıâli’nin dış yazışmalarını yürüten bir büroydu. II. Mahmud, 1830’da Fransızların Cezayir’i işgali, 1831’de çıkan Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyanı ve 1833’te imzalanan Hünkâr iskelesi Antlaşması gibi olaylar devleti dengeli bir dış siyaset takibine zorladığı için 1834’te Paris, Viyana ve Londra’ya yeniden büyükelçiler gönderdi; ayrıca, 12 Mart 1836’da dış işleriyle ilgilenen ve aynı zamanda Bâbıâli memurlarının da başı olan reisülküttaplığı Hariciye Nezareti’ne dönüştürdü Tanzimat döneminde yapılan reformların hemen tamamı Hariciye Nezareti ile Meclis-i Vâlâ’nın öncülüğünde gerçekleştirildi. Reform döneminde nezaretin ön plana çıkması, doğal olarak hariciye nazırını da sadrazamdan sonra hükümetin ikinci adamı yaptı.

1826’da Yeniçeriliğin kaldırılarak yerine Asâkir-i Mansure-i Muhammediyye ordusunun kurulması üzerine, bazı mukataa gelirleri yeni orduya tahsis edildi. Hazine-i

Âmire’nin bir şubesi olarak oluşturulan ve yeni gelir kaynaklarının aktarılmasıyla önem kazanan Mukataat Hazinesi, 1827’de Mukataat Nezareti’ne dönüştürüldü. Nezaret, iş hacminin giderek büyümesi üzerine, Aralık 1829’da biri orduya tahsis edilen gelirleri toplamakla görevli Mukataat ve diğeri giderlerle ilgilenen Masarıfat Nezaretleri olmak üzere ikiye ayrıldı.

II. Mahmud, çoklu hazine sisteminin oluşturduğu bu karmaşık yapıyı Maliye Nezareti’ni kurarak çözdüVakıflarla Darphane’nin bütün gelirlerini nezarete devretti; buna karşılık giderlerini karşılamaları için maliye hazinesinden aylık bir tahsisat bağladı. Ayrıca, zaman zaman halka salınan angarya ile devlet adamlarıyla tüccarın korkulu rüyası olan müsadere uygulamalarını kaldırdı; Mart ayı mali yılbaşı oldu.

Müsadere: Ölen veya idam edilen devlet adamlarının veya tüccarların mallarına devletin el koyması anlamında kullanılan bir terimdi. Müsaderenin bazen kişilerin sağlığında, bazen de zengin bir devlet adamı veya tüccarın servetine el koymak amacıyla yapıldığı da olurdu. Fatih Sultan Mehmed döneminden beri uygulanagelen müsadereye özellikle 18. yüzyılda yaygın bir biçimde başvurulmuştur.

Angarya: Devletin, her hangi bir ücret ödemeden halkı kendi adına çalıştırması anlamında kullanılır. Çalışma, belirli bir süreliğine yapılırdı.

9 Eylül 1840’ta nezarete bağlı olarak mali konuları görüşmekle görevli Meclis-i Muhasebe-i Maliyye adlı daimi bir meclis oluşturuldu. Mali sıkıntı yüzünden Ağustos 1858’de yapılan personel azaltma operasyonu sırasında Meclis-i Maliyye ve Meclis-i Muhasebe olarak ikiye ayrıldı. Mali anlaşmazlıklar Maliye Meclisi’nin; eyalet ve sancakların yıllık gelir, gider ve bekayalarını incelemek de Muhasebe Meclisi’nin göreviydi. 7 Şubat 1860’ta Meclis-i Maliyye ortadan kaldırılarak görevleri Meclis-i Muhasebe tarafından üstlenildi. Nezarete bağlı olarak oluşturulan birimlerden biri de Meclis-i Ziraat’ti. Tarım ve ticareti yaygınlaştırmak, ithalat, ihracat ve bayındırlık konularıyla ilgilenmek amacıyla 4 Şubat 1843’te kurulan bu meclisin üyeleri arasında tüccar temsilcileri de vardı. 1845’te Ticaret Nezareti’ne; daha sonra Ziraat Nezareti’ne ve nihayet, ismi Nafıa Meclisi olarak değiştirilerek Nafıa Nezareti’ne bağlandı.

Bu dönemde yapılan yeniliklerden birisi de Ticaret Nezareti’nin kurulmasıdır. Nezaretten önce İstanbul’un zahire ihtiyacı, Akdeniz ve Karadeniz’deki iskelelerde mübayaacı denilen memurlar tarafından devletçe belirlenen fiyat üzerinden satın alınırdı. Zahireyi dışarıya satmak yasaktı. II. Mahmud, devletin ihtiyacı karşılandıktan sonra kalan zahirenin satılmasına izin vererek zahire üzerindeki tekeli kaldırdı.

Devletin bu uygulamadan göreceği zararı hafifletmek amacıyla halktan senedebir kere “mübayaat affı bedeli” adıyla bir ücretin alınmasına karar verdi. Bu işlemleri Zahire Nezareti yürütürdü.

24 Mayıs 1839’da ülkede ticaret, sanayi ve tarımı geliştirip yaygınlaştırmak amacı yla çalışmalar yapmak üzere, Zahire Nezareti’nin yerine Ticaret Nezareti kuruldu.

Eğitim, reformların başarısı için önemliydi; çünkü, uygulayacak olan insanların yetiştirilmesi, başarıya ulaşmada yenilikler kadar mühimdi. 1838’de eğitim konusunu gündeme getiren Meclis-i Umur-ı Nafıa, yaptığı çalışmada mektepleri sıbyan, rüşdiye ve mekâtib-i âliyye, yani, ilk, orta ve yüksek okullar olmak üzere üç seviyede ele aldı. Ayrıca, bu hususta çalışmalar yapmak üzere Evkaf Nezareti’ne bağlı bir müdürlük seviyesinde olan Mekâtib-i Rüşdiyye Nezareti kuruldu. Ancak, nezaret, eğitim alanında fazla bir varlık gösteremedi. Aşağıda açıklanacağı gibi, önce meclis- i muvakkat, ardından da Meclis-i Maarif-i Umumiyye kurulup eğitim yeniden ele alındığı sırada Meclis-i Maarif’in kararlarını uygulamakla görevli Mekâtib-i Umumiyye Nezareti kuruldu. Müdürlük düzeyinde olan bu birim, daha ziyade sıbyan okulları dışındaki eğitim müesseseleriyle ilgiliydi.

1 Eylül 1869’da çıkarılan Maarif-i Umumiyye Nizamnamesi’nin nezaretin merkez teşkilâtı açısından da büyük bir önemi vardır. Nizamnameyle, nazırın başkanlığında biri kitap telif ve tercümesiyle uğraşacak olan Daire-i ilmiyye; diğeri okul, müze, kütüphane, matbaaların idaresiyle görevli Daire-i idare adlı iki şubeden oluşan Meclis-i Kebir-i Maarif kuruldu. Yeni okullar yavaş yavaş taşraya yaygınlaştırıldığı için vilâyetlerde bir icra organı olmak ve maarif müdürünün nezaretinde bulunmak üzere maarif meclisleri oluşturuldu.

II. Mahmud döneminde yapılan düzenlemelerden biri de, Aralık 1836’da Çavuşbaşı lığın Divan-ı Deavi Nezareti’ne dönüştürülmesidir1868’de Meclis-i Ahkâm-ı Adliyye’nin ikiye bölünmesiyle oluşturulan Divan-ı Ahkâm-ı Adliyye, şer’i, cemaat ve ticaret mahkemelerinin dışındaki nizamiye mahkemelerinin temyiz makamı olarak görev yapmaktaydı.

1869’da nizamiye mahkemelerinin ayrıntılı bir içtüzüğü hazırlandı. Neticede 30 Kasım 1875’te Ahmed Cevdet Paşa’nın atanmasıyla birlikte Adliye Nezareti kurularak hükümette bir nazırla temsil edilmeye başlandı.

Meşveretin Yaygınlaştırılması: Meclisler

II. Mahmud döneminde gerçekleştirilen bir yenilik de daimi meclislerin kurulup yaygınlaştırılmasıydı. Padişahın, nezaretleri kurup sadareti başvekâlete dönüştürmesi, şeklen de olsa Avrupa kabine sistemine doğru atılmış bir adımdı. Bu amaçla, muhtemelen 1838’de Meşveret Meclisi’nden yumuşak bir geçişle, nazır ve yüksek rütbeli memurlardan Meclis-i Hâss-ı Vükelâ veya Meclis-i Mahsus-i Vükelâ’yı, yani, hükümeti oluşturdu. Devletin en yüksek yürütme organı olan bu meclis, sadrazamı n başkanlığında haftada iki gün toplanır ve nezaretler arasında koordinasyonu sağlardı. Çağdaş hükümetlerde olduğu gibi üyeler alınan karardan hep birlikte sorumlu değildi; padişah tarafından atanan nazırlar sadece nezaretinin görev alanına giren işlerden sorumluydu. Meclis, gerekli gördüğü veya alt kademelerdeki meclislerin hazırladığı yasa tasarılarını ve meseleleri müzakere edip gerekli düzeltmeleri yapardı. Tasarı daha sonra sadrazamın yazısıyla padişahın onayına sunulurdu. Hükümet, Bâbıâli’de, sadrazam, şeyhülislâm veya vükelâdan birisinin konağında toplanabilirdi.

Meclis, zamana ve bürokratik düzenlemelere göre değişmekle beraber genel olarak şu üyelerden oluşurdu: sadrazam, şeyhülislâm, serasker, Meclis-i Vâlâ baş kanı (daha sonra Meclis-i Tanzimat başkanı), maliye, ticaret, hariciye, evkaf-ı hümayun nazırları, sadaret müsteşarı, Darphane nazırı (daha sonra hazine-i hassa nazırı), zaptiye müşiri, tophane müşiri, kapudan-ı derya, divan-ı deavi nazırı, valide kethüdası.

II. Mahmud, 1838’de, Topkapı Sarayı’nda Meclis-i Vâlâyı Ahkâm-ı Adliyye ve Bâbıâli’de de Dâr-ı fiûra-yı Bâbıâli adıyla iki daimi meclis kurdu. Diğer bir yüksek meclis de, Bâbıâli’de Meclis-i Vâlâ’nın biraz daha geniş bir katılımıyla toplanan Meclis-i Umumi idi. 1854’te Meclis-i Tanzimat’ın kurulmasından sonra Meclis-i Umumî’nin görev alanı da düzenlendi.

Sultan Abdülmecid, 1845’te gidişatından memnun olmadığı reformların hızlandırılması için mekteplerin yaygınlaştırılması gerektiği yönünde bir emir yayımlayarak reformların başarısıyla eğitim arasındaki ilişkiye dikkat çekti. Bunun üzerine Meclis-i Muvakkat adlı bir komisyon kuruldu. Bu geçici meclis, biri sıbyan mekteplerine; biri rüşdiyelere ve diğeri de bir Dârülfünûn, yani üniversite açılmasına dair üç tasarı hazırladı. 1846’da Meclis-i Maarif-i Umumiyye’nin kurulmasıyla birlikte geçici meclisin görevi sona erdi. Meclis- i Maarif’in, Meclis-i Vâlâ ile Hariciye Nezareti’nin denetimi altında olması, eğitimin lâikleşmesi açısından son derece önemlidir; zira, o ana kadar şeyhülislâmlığın kontrolü altında bulunan eğitim işleri, artık hükümetin denetimine giriyordu.

Islahat Fermanı’nın ilânından sonra, 20 Haziran 1857’de, halkın din ve mezhep farkı gözetilmeden eğitimden yararlanabilmesi için gerekli çalışmaları yapmak üzere Meclis-i Muhtelit-i Maarif’in (Karma Maarif Meclisi) kurulmasıyla eğitimle ilgilenen yüksek meclislerin sayısı ikiye çıktı. 1864’te bu iki meclisin yerine Daire-i Mekâtibi Mahsusa ve Daire-i Mekâtib-i Umumiyye adlı iki şubeden oluşan Maarif-i Umumiyye Heyeti kuruldu. Meclis-i Vâlâ ile başlayıp Meclis-i Tanzimat ve Meclis-i Ahkâm-ı Adliyye ile devam eden gelenek üzerine oturan fiûra-yı Devlet, Danıştay’ın temelini oluşturur. 1864 Vilâyet Nizamnamesi, vilâyet, sancak ve kazalarda kurulan meclislerde, idarecilerin yanında, yöre halkının seçimle belirlenen müslim ve gayrimüslim temsilcilerinin de bulunmasını ve karma mahkemelerin teşkilini öngörüyordu.

Taşra Teşkilâtında Yapılan Yenilikler

Merkez yönetiminde yapılan reformlardan hedeflenen başarı, bunların taşrada uygulanmasına bağlı olduğu için Tanzimat’la beraber taşra idaresinde de önemli düzenlemeler yapıldı.

“Memleket meclisi” adıyla faaliyetlerini sürdüren muhassıllık meclisleri, Ocak 1849 düzenlemesinde “eyalet meclisi” veya “büyük meclis” ismini aldı; sancaklarda ise “küçük meclis”ler kuruldu. II. Mahmud, Yeniçeriliği kaldırdıktan sonra İstanbul’un güvenliğini sağlamak için taşradan gelip işsiz-güçsüz bir şekilde şehrin huzurunu bozan kişilere karşı önlemler aldı. Bu gibi şahıslar tespit edildiklerinde hemen şehir dışına çıkarılırdı; ancak, bu, her zaman mümkün olmazdı. Soruna köklü bir çare bulmak için 1829’da yapılan bir düzenlemeyle İstanbul mahallelerinde muhtarlık örgütünü kurdu.

1842’de Tanzimat’ın uygulandığı bölgelerde birkaç köyün idaresi birleştirilerek ilk defa idari bir birim olarak kazalar oluşturuldu. Bu tarihe kadar mahkemelerin bulunduğu adlî birimler için kullanılan kaza terimi, böylece idari bir birim olarak taşra teşkilâtındaki yerini aldı. Kaza müdürü, mahalli ileri gelenlerce seçilir ve hükümetin onayıyla göreve başlardı. 1871 düzenlemesiyle kazaların yönetimi müdürlerden alınarak kaymakamlara verildi.

1842 düzenlemesiyle sancak yönetimi merkezi hükümetin atadığı kaymakama bırakıldı. Kaymakam valiye karşı sorumlu olmasına rağmen, vali tarafından görevden Alınamazdı. Maiyetinde malmüdürü, hakim, tahrirat başkâtibi, mal başkâtibi, müslim ve gayrimüslim halkın temsilcilerinden oluşan bir sancak meclisi vardı. Sancak meclisleri Ocak 1849 tarihine kadar muhassıllık meclisleri için çıkarılan yönetmeliğe göre görev yaptı; bu tarihte çıkarılan Eyalet Meclisleri Talimatnamesi, iç karışıklıklar ve Kırım Savaşı yüzünden gereği gibi uygulanamadı. 1864 düzenlemesiyle sancağın en yüksek idarecisi olan kaymakamın yerini mutasarrıf aldı; ayrıca, sancak meclisleri de liva idare meclisi olarak isimlendirildi.

Valilerin yetkileri Tanzimat’la beraber sınırlandırıldı ve mali yetkileri ellerinden alınarak 1840’tan itibaren atanan muhassıllara verildi. Eyaletteki en yetkili kişi olan vali, kanunların uygulanması, güvenliğin sağlanması, eyaletin imar edilmesi, özetle her şeyden sorumluydu. Kendisine yardımcı olmak üzere defterdar, kadı, müftü, müslümanları temsilen dört kişi ve gayrimüslimleri temsilen de iki kişiden oluşan bir büyük meclis vardı. Bu meclis sancak meclislerinin gönderdiği raporları değerlendirmek, eyaletin idare, maliye, güvenlik, imar, adli bütün sorunlarını görüşmek ve çözüm bulmakla görevliydi.

Ocak 1849 düzenlemesinde bu meclisler de ele alındı ve büyük meclislerin yanında Eyalet Meclisleri oluşturuldu. Eyalet Meclisi, hükümet tarafından atanan bir başkan, vali, defterdar, hâkim (kadı veya nâip), müftü, kâtip ve halk tarafından seçilecek dört müslim temsilci ile gayrimüslimlerin her cemaatini temsilen birer kişiden oluşurdu. Cuma günleri dışında her gün toplanır; önemli konuların görüşüldüğü oturumlara üyelerin tamamı zorunlu olarak katılırdı. 1849 düzenlemesiyle meclislerin görev ve tartışma usulleri belirlendi. 1864 Vilâyet Nizamnamesi’yle eyalet sisteminden vilâyet sistemine geçildi; ayrıca, eyalet meclisi, vilâyet idare meclisi adını aldı. 1871 düzenlemesiyle vali yardımcılığı birimi oluşturuldu.

Osmanlı Devleti’nde modern belediyeciliğin doğuşu 185356 Kırım Savaşı sırasında oldu. Rusya’ya karşı savaşmak için İstanbul’a gelen müttefik İngiltere, Fransa ve Sardunya ordularının oluşturduğu büyük nüfus yoğunluğunun meydana getirdiği problemlerle altyapı sorunlarına çözüm bulmak amacıyla çıkan 25 Temmuz 1855 tarihli bir iradeyle ihtisap Nezareti lağvedilerek İstanbul’un beledî işleriyle ilgilenmek üzere Şehremaneti’nin kurulması kararlaştırıldı. Şehremini hükümet tarafından atanır; maiyetinde iki yardımcı ile halk, esnaf ve hükümet temsilcilerinden oluşan Şehremaneti Meclisi bulunurdu. 1864 düzenlemesiyle birlikte, taşranın önemli merkezlerinde de modern belediyeler kurulmaya başlandı.