Ünite 2: Husserl

Giriş

Husserl felsefenin “bilim” olduğunu kabul eder. Bu açıdan Descartes’ın takipçisi olduğunu belirtebiliriz.

Husserl temel bilim olarak fenomenoloji ile bölgesel ontolojileri birbirinden ayırt eder. Ne kadar çok özü itibariyle farklı varlık olabilirse o kadar çok bölgesel ontoloji olabilir. Psişik varlığı inceleyen bölgesel bir ontoloji (psikoloji felsefesi), fiziksel varlığı inceleyen bölgesel bir ontoloji (fizik felsefesi), matematiksel şeylerin varlığını inceleyen bölgesel bir ontoloji (matematik felsefesi) yapılabilir. Tüm bu ontolojilerin temelinde bu varlıklarla ilişki kurmamızı mümkün kılan bilinç ontolojisi olmalıdır. Bu, transandantal fenomenolojidir.

Husserl’in Hayatı ve Eserleri

Edmund Husserl (1859-1938)

Edmund Husserl 1859’da bugün Çekoslovakya Cumhuriyeti’nin içinde bulunan Moravia’da doğdu. 1876- 1878 yılları arasında Leipzig Üniversitesinde matematik, fizik ve astronomi eğitimi aldı. Bu yıllarda modern psikolojinin kurucularından birisi olan Wilhelm Wundt’un verdiği dersler onun felsefeye ilgi duymasına yol açtı.

1920’lerden itibaren Husserl Almanya’da felsefeye yön veren filozof olmuştur. 1923’te Berlin Üniversitesine geçmesi için davet alır ancak Freiburg Üniversitesini terk etmeyerek emekli olduğu 1929 tarihine kadar orada kalır.

Husserl 1933’ten itibaren Almanya’da Nazizmin yükselişi dolayısıyla sorunlarla karşılaşmaya başladı. 1934’te, Yahudi kimliği yüzünden emekli profesör olarak sahip olduğu üniversite kütüphanesini kullanma hakkını kaybetti.

1938’de Husserl hastalanıp öldükten sonra el yazmaları gizlice Belçika’ya kaçırıldı ve savaş bitene kadar da orada saklandı. 1939’da Prag’a giren Alman askerleri Deneyim ve Yargı’nın bir baskısını tamamen yakmışlardır.

Husserl’in Felsefesinin Güzergâhı

Genellikle Husserl’in felsefesi üç döneme ayrılarak düşünülür:

  1. Matematik sorunsaldan fenomenolojik yöntemin geliştirilmesine giden süreç (1887-1908)
  2. Fenomenolojinin aşkın (transandantal) bir felsefe hâline gelmesi süreci (1908-1928)
  3. Yaşam dünyası sorunsalının öne çıkması ve genetik fenomenolojiye ağırlık verilmesi (1928- 1938)

Matematik Sorunsaldan Mantığın Temellendirilmesine

1887’de savunduğu doktora tezi sayı kavramı üzerinedir. 1891’de Aritmetik Felsefesi’ni yayınlar. Husserl’in aritmetik felsefesi alanındaki çabasının hedefi aritmetiğin temellerinin psikolojide bulunduğunu reddetmek ve matematiğe ve mantığa nesnel temeller kazandırmaktır.

Mantık ve matematik de duyumsanır şeylerle değil, bu biçimsel kategorilerle ilgilenirler. Husserl’in amacı matematiğin temel terimlerini açıklığa kavuşturmaktır. Böylece matematiğin formel yapısını görüde (deneyimde) temellendirmek ister. Ona göre bir bilim olan felsefenin yapması gereken iş bu tür temellendirmelerdir. Husserl’in bu kavramların kökenini öznellikte bulması, matematiğe nesnel temeller arayan filozofların tepkisini çekmiştir.

1901 yılında yayınlanan Mantıksal Araştırmalar’da Husserl’in psikolojizme, yani matematiğin ve mantığın ampirik psikolojiden türetilebileceğini savunan görüşe getirdiği eleştiriler çok daha kapsamlıdır ve çağın felsefesi üzerinde ciddi etkileri olmuştur. Mantıksal Araştırmalar bilinci doğaya veya doğayı bilince indirgeyen, farklı ontolojik bölgeleri ayırt etmeyi ihmal eden natüralizmi, ideal nesneleri psikolojik süreçlere indirgeyen psikolojizmi ve bilinci bir doğal nesne gibi açıklamaya çalışan doğalcılığı eleştirmiş, bilinci yönelimsel bir biçimde kavramış, buna bağlı olarak bir doğruluk kuramı, bir görü kuramı geliştirmiştir.

Mantıksal Araştırmalar’da Husserl zihinsel varlığın özünün yönelimsellik olduğunu söyler. Her bilinç bir şeyin bilincidir. Burada “şey” kavramını genel olarak anlamalıyız, yani bir hayal, bir sayı, bir masa, bir anı da bu “şey” olabilir. Bir zihin yaşantısı çift kutupludur, onun bir zihinsel edimden bir de yönelinenden oluştuğunu söyleyebiliriz. O hâlde bir hatırlama edimi bir anıya, bir hayal kurma edimi bir hayale, bir arzulama edimi bir arzulanana, bir eleştiri edimi bir eleştirilene yönelir.

Yönelme anlam verme demektir, yönelinen ona verilen anlamın ışığında belirir. Bununla birlikte, bu iddia, bilinç dünyaya nasıl yöneliyorsa dünyanın da ona öyle belireceğini ileri sürmek amacını gütmez. Zira yönelimimizin hakikati görüden kaynaklanır. Eğer şeye anlam veren yönelimim, bir görü edimiyle doluyorsa şey gerçekten yöneldiğim gibidir. Eğer böyle bir görü söz konusu değilse o zaman yönelimim yine anlamlı olur fakat içi boş kalır.

Husserl iki çeşit görü olduğunu öne sürer: Duyusal görü ve duyusal olmayan a priori görü. Mantıksal Araştırmalar’da Husserl dilden yola çıkarak anlam ile nesneyi ayırt eder.

Bazen adlar tıpkı bir özellik gibi tek bir nesneyi tespit etmeye yararlar. Bir masal kahramanına işaret eden “kırmızı başlıklı kız” gibi. Bazen de farklı anlamları olduğu halde tek bir nesneye işaret ederler. “Jena galibi” ve “Waterloo mağlubu”nun Napoleon’u belirtmesi gibi. Kırmızı başlıklı kızı, Napoleon’u, masamın üzerinde duran sarı çiçekleri duyusal görü yoluyla bilirim. Ama dilimizde “ne var ki”, “ve”, “çok”, “az”, “iki”, ”önünde”, “arkasında”, “burada”, “şurada”, “şimdi” vb., gibi duyumsanır bir karşılığı olmayan ancak meramımızı anlatmak için ihtiyacımız olan “biçimsel sözcükler” de vardır.

Set, sayı, parça, bütün, ilişki vs. ise nesneleri bir arada düşünmeye yarar. İşte Husserl’e göre bu kategorileri duyusal görüyle değil, aklın “kategoriyal görü” yetisiyle biliriz. Husserl biçimsel kategorileri çalışırken kategoriyal soyutlama yoluyla duyumsanır olandan kurtulmamız gerektiğini söyler. Husserl özlerin, yani duyusal olmayan varlıkların da ne iseler o olarak, ta kendileri olarak zihinde görülebileceklerini öne sürer.

Fenomenolojik Yöntemin Keşfi

Fenomenolojik redüksiyon gündelik hayatımızda içinde bulunduğumuz doğal tavrın aşılması, düşünümsel bir tavra geçilmesi anlamına gelir.

Husserl bu bilgi türlerini askıya alan, devre dışında bırakan bir usul olmadan fenomenoloji yapamayacağımızı söyler. Bu usule de “fenomenolojik redüksiyon” veya epokhe der. Epokhe bize belli bir türde araştırma yaparken bazı bilgi türlerini kullanmamayı öğretir. Yeterince temellendirilmemiş oldukları hâlde doğru kabul edilen veya üstünde uzlaşılan açıklamaların yasaklanması kendi gözlerimizle görmenin ve gördüğümüzü ifade etmenin yolunu açar.

Algı bir dizi belirişin birliğidir. Algıladığım sürece bu belirişler çoğalmaya devam eder. Aslında onları tüketemediğim hâlde birliklerini bir özdeşleştirme sentezi sayesinde kurabilirim fakat bu sentez, tam da beliriş tüketilemez olduğu için uygun olmayacaktır (inadequate).

Sonraki bir belirişin bu sentezin meydana getirdiği nesneye aykırı düşmesi imkânı vardır. Bu yüzden Husserl’e göre algıdan her zaman şüphe edilebilir. Buna karşın, bilincimdeki yaşantıların varlığından şüphe edemem. Fenomenolojinin temel kavramlarından biri olan “kurma” (constitution) şeylerin bilince kendilerini göstermelerini gerçekleştiren sürecin adıdır.

Husserl’in Zamanın İçsel Bilinci Üzerine Dersler’i 1905’te asistanı Martin Heidegger tarafından yayınlanır.

Her yaşantının (cogitatio) özüne ait bir zaman vardır; bu devre dışı bırakılmış olan nesnel zaman değil, yaşantının kendisine ait zamandır. Husserl’in yola çıktığı fenomenolojik veri, içinde nesnel zamanın da ortaya çıktığı zaman yaşantıları, bunların anları, özgül içerikleridir. Yaşanan şimdi, kendinde ele alındığında, nesnel zamanın bir noktası değildir. Nesnel zamanı fark edebilmek için deneyimlenen nesnelerin birbirini takip etmesi gerekir.

Nesnel zamanın bizim için varolabilmesinin şartı, öncelikle şeylerin bize belirmesi, başka bir deyişle, yaşanan içeriklerden kurulmasıdır.

Bilincin birliği nasıl kurulur? Husserl’in bu soruya verdiği nihai yanıt, bilincin birliğinin zamansallaşmayla kurulduğudur. O hâlde bilinç en derin katmanında bir zamansallaşma hareketidir.

İçsel zaman yönelimsellik sayesinde kurulur. Zamanı kuran iki yönelimsellik daha vardır: Geri yönelim (retention) ve ileri yönelim (protention). Husserl bir andaki ilksel bir izlenimden yola çıkmış, fakat düz bir çizgi gibi aktığını düşündüğümüz zamanın aslında ne kadar karmaşık bir harekete sahip olduğunu göstermiştir. Bu ilksel izlenim diyelim ki bir notanın çıkardığı bir ses olsun. Diyelim ki her anda farklı bir nota bir ses çıkarıyor.

Aslında Husserl’in Bergson’la aşağı yukarı aynı zamanlarda fiziğin ölçülebilir zamanından farklı, daha temel “orijinal” bir zamanı, bilincin zamanını düşündüğünü görmekteyiz. Bu düşünceler arasındaki birinci fark, Husserl’in çözümlemesinin yönelimsellik fikrine dayanıyor olmasıdır. Ideen bilincin ideal, özsel yapılarıyla ilgilenir, bunlara “transandantal” bir statü verir. Husserl fiziksel ve maddi bir gerçekliğin varolduğunu ispatlamak veya göstermekle hiç ilgilenmemesi onun Ideen’deki konumunun “aşkın idealizm” olarak düşünülmesine yol açmıştır. Doğal tavır dış dünyanın gerçekten var olduğu inancıyla hareket eder, fenomenoloji ise belirişlerin dünyasına odaklanır; şeylerin nasıl değişmez bazı yapılarıyla algılandığını açımlar. Bunlar bilinç tarafından kurulduklarına göre “gerçeklik” de bizim belirişlerin bir kısmıyla kurduğumuz ilişkinin bir karakteristiği hâline gelir.

Aşkın (Transandantal) Fenomenoloji

Göttingen Üniversitesi’nde fenomenolojik yöntemin ne olduğunu düşünürken Husserl Kant ve Kant sonrası Alman felsefesini okumaya başlamıştır. Husserl kendisinin icadı olan transandantal fenomenolojinin Kant’ın transandantal felsefesinden nasıl farklı olduğunu uzun uzun düşünmüştür. Husserl “Şeylerin kendisine gidelim.” der. Fenomenolojinin sloganı budur. Bunun anlamı Husserl’in Kant’ın yaptığı “kendinde şey” ile fenomen arasındaki ayrı-mı reddettiğidir. Fenomenlerin gerisinde kendisini bilincin tecrübesine vermeyen kendinde şeyler yoktur öyleyse duyusal görü ve akli görü yoluyla biz bizzat şeylerin kendisini bilebiliriz. Husserl’le Kant arasındaki en önemli farklardan biri de Husserl’in bilinci yönelimsellik olarak düşünmesidir. Husserl Ideen’de transandantal bir indirgemeyle aşkın egoya ulaşılabileceğini söyler. Husserl daha sonra, Ideen I’de noematik çözümleme dediği yöntemi keşfedecektir. Bu çözümleme şeyi bana nasıl (im Wie) beliriyorsa öyle betimlemeye dayanır. Noematik analiz bizi “yaşam dünyası” kavramına götürecektir.

Yaşam Dünyası

Ideen II’de şeylerin “maddi” ve “kültürel” katmanlarını ayırmak yerine, kültürel şeyleri en “doğal” gibi görünen özelliklerine kadar kültürel anlamlar tarafından nüfuz edilmiş olarak betimler Bu dönemde “yaşayan beden” (Leib) ile “nesne olarak beden” (Körper) arasında bir ayrım yapar. Bu dönemde beden üzerine bu düşünüme eş zamanlı olarak özneler-arasılık üstüne bir düşünüm eşlik eder. Bir şeyin nesnel bir biçimde geçerli olduğunu söylemek başka zihinlerin de onun doğruluğunu tespit edebileceğini öne sürmektir. Husserl’e göre yaşayan bedenim ile başkasının algı alanımda bana verili olan bedeni arasında bir eşleşme meydana gelir. Bu eşleşme sayesinde başkasını yalnızca benimki gibi yaşayan, algılayan bir beden olarak değil, aynı zamanda da bir alter ego olarak kendi bilincime sunarım. Buna Husserl eşsunum (apprezentation) der. Böylece onu da bir ego, bir bilinç olarak düşünürüm. Husserl böylece tekbenciliği (solipsizm) aştığını düşünmektedir. Onun bedeni fenomenolojik bir tarzda yeniden düşünmeye girişmesi ve salt bir nesne olarak beden kavrayışını aşması, öznelerarasılığı temellendirmesinde önemli bir rol oynamıştır. Solipsizm (tekbencilik) yalnızca benim bilincimin ve onun içeriklerinin mevcut olduğunu, başka zihinlerin var olduğunun kanıtlanamayacağını ileri sürer. Başka insanların bedenleri, jestleri, söyledikleri, onlarla yaşadığım ilişkiler vs., benim zihnimin seraplarından, kurgularından, hayallerinden ibaret olabilir.

Husserl solipsizmi aştığı iddiasındadır. Yaşam dünyamız bizim birinci tekil şahıs olarak deneyimlediğimiz şeylerin dünyasıdır. Bilim ise nesneleri üçüncü tekil şahıs perspektifinden açıklamaya çalışır. Birincil olan yaşam dünyasıysa, yaşam dünyasından bilimin nesneler dünyası nasıl oluşmuştur? Söz gelimi Eski çağlarda insanlar dünyanın düz olduğuna ve evrenin merkezinde bulunduğuna inanıyorlardı. Ancak Husserl’e göre, Eski Çağların bu insancı bilimsel açıdan yanlış olsa bile deneyimimizle ilgili temel bir hakikat barındırıyordu çünkü tecrübemiz açısından yaşadığımız dünya düz, sabit ve merkezidir. Statik fenomenoloji deneyimi nesneyi rehber edinerek yapısal bir biçimde betimler. Buna karşın genetik fenomenoloji bu yapısallığın öznel anlam verme süreçleri içindeki oluşumunu inceler. Deneyim ve Yargı Husserl’in en baştan beri uğraştığı mantık problemine yaşam dünyası kavramı temelinde ve genetik fenomenolojin sorgulama biçimini kullanarak yeniden geri döndüğü eserdir.

Husserl’in tezi yargının predikasyon (yükleme) öncesi deneyimde temellendiği, bir yargıyı vermeyi mümkün kılan şeyin bir mantıksal yapının deneyimde önşekillenmesi olduğudur. Başka deyişle Husserl’e göre deneyimiz yargıya varmadan önce başka türden sentezler, yapılar içerir. Yargı bunları dile getirir. Avrupa Bilimlerinin Krizi, Avrupa uygarlığının yaşadığı büyük krizi ki Nazizm ve faşizm de bu krizin bir sonucudur, felsefi olarak açıklama girişimidir Avrupa uygarlığının başına geleni anlamak için felsefenin nasıl on dokuzuncu yüzyılda gitgide daha deneyci (ampirisist) ve natüralist bir yön kazandığını, nasıl yaşam dünyasının unutulduğunu yeniden düşünmek gerekir. Husserl bu teşhisi koyduktan sonra bu yönü transandantal fenomenolojiyle değiştirmek ister. Avrupa Bilimlerinin Krizi’nde zihinsel ve tinsel olanın fiziksel olana indirgenemeyen kendisine özgü bir gerçekliği olduğunu vurgulanır.

Husserl’in Etiği

Husserl’in etik üzerine çalışmalarının 1990’lara dek yayınlanmamıştır. 20. yy’ın etiğinde çok etkili olan “değer kuramı”nı Brentano ve Husserl’in çalışmalarına borçluyuz. Husserl’in fenomenolojik etik fikrini ve değer kuramını takip etmişlerdir.

Husserl aksiyoloji ile etik arasında bir ayrım yapar. Aksiyoloji, değerler bilgisi anlamına gelir. Husserl’in etiğinin aksiyolojisine dayandığını söyleyebiliriz. Husserl tüm zihinsel fenomenleri üçe ayırır: doksik (bilişsel zihinsel fenomenler), duygulanımsal fenomenler (zihinde hissedilen heyecanlar), konatif fenomenler (istekler). Husserl’in başlıca tezi duygular ve heyecanların değerlendirmeleri içerdiğidir. Aksiyolojinin Husserl’in duygular kuramının bir parçası olduğunu görmekteyiz. Etik aksiyolojiden daha fazlasıdır, zira etik yalnızca doğru değerlendirmelerle ilgilenmez, temsilin doğruluğunu (doksik öge) ve istemi (eylem yönünde çabalama) de hesaba katmak zorundadır. Husserl etik tarihini deneyci geleneğin duyguculuğuyla rasyonalist geleneğin entelektüalizmi arasında süregiden bir tartışma olarak görür. Husserl bir şeyin değerli olduğunun hissedilmesinin o şeyin özüne ilişkin yasalara dayandığını öne sürerek nesnel kıstaslara başvuruda bulunur. Duygular bize bir şeyi değerli olarak sundu-20. yüzyılda Husserl’in değer kuramını takip eden pek çok düşünür bu kuramı Kantçılığa ciddi bir alternatif olarak görmüşlerdir. Ama bu kuram çeşitli sebeplerle gözden düşürülmüştür: Pozitivistlerin etik önermelerin anlamsız olduğu tezi, Heidegger’in değer kuramının özne nesne karşıtlığına dayandığı gibi felsefi eleştiriler yüzünden gözden düştüğü iddia edilebilir. Fakat siyasi bir açıdan baktığımızda da değerlere dayalı ahlâkın hiyerarşik bir dünya yarattığı saptanabilir.

Fenomenoloji ve Post Fenomenolojiler

Sartre, Merleau-Ponty, Levinas, Derrida, Ricoeur, Michel Henry ve daha birçokları hem Husserl’le beraber hem de ona karşı düşünmeye girişirler. Fenomenoloji birçok postfenomenoloji doğurur. Bu filozofların her birinin Husserl’i farklı bir biçimde eleştirdiğini ve bu eleştiri sayesinde kendi yollarını bulduklarını görürüz. Husserl’e göre konumlandırdığımızda Heidegger’in düşüncesinin de bir post-fenomenoloji olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Heidegger fenomenolojiyi bir bilinç felsefesi olmaktan çıkarır, Varlık ve Zaman ’da fenomenoloji varoluşsal bir zemine oturtulur. Böylece fenomenolojiyi Kartezyen varsayımlarından kurtardığını ileri sürmektedir. Hâlbuki Husserl’e göre Heidegger’in yaptığı şey olsa olsa bir “felsefi antropoloji” olabilir.