Ünite 6: Hulefâ-yi Raşidîn Dönemi-II (Hz. Osman ve Hz. Ali)

Hz. Osman Dönemi

Hz. Osman, 576 yılında Tâif’te doğdu. Babası Kureyş’in en zengin tüccarlarından Affân b. Ebü’lÂs, Annesi Hz. Peygamber’in halası Beyzâ’nın kızı Ervâ bint Kureyş olan Hz. Osman’ın mensup olduğu Emevî kabilesinin soyu Abdümenâf b. Kusay’da Hz. Peygamber’in işlerini yürütmeye başladı. Güzel ahlâkı ve dürüstlüğü sayesinde ticari hayatta başları sağlayarak Mekke’nin önemli tüccarları arasına girdi. İslâmî davetin gizli olarak yürütüldüğü ilk safhasında Hz. Ebû Bekir’in aracılığıyla Müslüman oldu. Mekke’nin ileri gelenlerinden olması dolayısıyla İslam’ı kabul edişi Kureyş içinde geniş yankı uyandırdı.

Amcası Hakem b. Ebü’l-Âs onu bağlayıp dininden dönene kadar bağlarını çözmeyeceğini söyleyince şiddetle karşı koydu. Kararlılığını görüp bağlarını çözmek zorunda kalan amcasından sonra annesi de çok uğraştı, ancak onu dininden döndüremedi. Osman kısa bir süre sonra Hz. Peygamber’in kızı Rukıyye ile evlendi. 615 yılında hanımıyla birlikte Habeşistan’a hicret eden ilk kafilede yer aldı. Habeşistan’da doğan ve 625 yılında vefat eden oğlu Abdullah dolayısıyla kendisine Ebû Abdullah künyesi verildi. Bir yıl sonra Habeşistan’dan Mekke’ye döndükten sonra diğer Müslümanlarla birlikte Medine’ye hicret etti. Hz. Muhammet’in. En yakın danışmanları arasında yer aldığı Hz. Ömer’in Suriye yolculuğuna çıkmasına ve Mısır fethine izin vermesine karşı çıkarken fethedilen arazilerin savaşanlar arasında taksim edilmeyip sahiplerinin elinde bırakılması görüşünü destekledi.

Hz. Osman’ın Halife Seçilmesi ve İlk icraatları: Hz. Ömer’in, halife seçmek üzere görevlendirdiği heyet, üyelerden Talha b. Ubeydullah şehir dışında olduğundan, toplantıya beş kişi olarak başladı. Bazı tartışmalar üzerine, Abdurrahman b. Avf, üyelerden birinin halife adaylığından feragat ederek, en çok istenen üyeyi halife seçmek üzere hakemlik yapmasını teklif etti Diğer üyelerin teklifini kabul etmemeleri üzerine, razı oldukları takdirde, hakemlik görevini üstlenebileceğini söyledi. Hz. Ali, onun hakemliğini, tercih hususunda akrabalık gözetmeyeceğine ve sadece Müslümanların hayrı için çalışacağına dair söz vermesi şartıyla kabul edebileceğini söylerken, diğerleri şartsız hakemliğini kabul edeceklerini açıkladılar. Hz. Ali’nin şartını kabul ettiğini bildiren Abdurrahman b. Avf, seçeceği halifeye itaat edeceklerine dair üyelerden söz alıp çalışmalarına başladı. Şûra üyelerinin her biriyle baş başa görüşmeler yaptı. Halife seçilmek isteyip istemediklerini, istemeyenlerin hangi adayı desteklediklerini öğrendi. Görüşmelerin yapıldığı bir grup asker tarafından korunan evden dışarı çıkarak muhacirlerin ve Ensar’ın ileri gelenleriyle görüştü. Kamuoyunu temsil eden pek çok kimseyle bir araya geldi ve onların adaylardan hangisini halifeliğe daha uygun gördüklerini öğrenmeye çalıştı.

Çalışmalarını üç gün boyunca, sürdürdü. Dördüncü günün sabah namazından sonra kararını açıklamak üzere, Mescid-i Nebevî’de cemaatin huzuruna çıktı. Önce Hz. Ali’yi, ardından Hz. Osman’ı çağırıp, ikisinden de halife seçildikleri takdirde, “Allah’ın Kitabı’na ve Resulü’nün sünnetine uyma; ayrıca önceki iki halifenin siyasetlerini takip etme” hususunda söz vermelerini istedi. Hz. Ali, “gücümün ve bilgimin yettiği ölçüde bunu yaparım” şeklinde, şartlı ve çekinceli bir cevap verdi. Hz. Osman ise herhangi bir şart ve çekince göstermeden, “evet, bunları yaparım” diye cevapladı. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman’ı halife seçtiğini açıklayıp ona biat etti.

İran, Horasan ve Azerbaycan Fetihleri: Hz. Osman zamanında İran fethi büyük ölçüde tamamlandı. Bahreyn üzerinden deniz yoluyla düzenlenen seferlerle Belûcistan’ın sahil bölgesine kadar ulaşıldı. Bu arada Merv’e çekilmek zorunda kalan son Sâsânî hükümdarı III. Yezdicerd kendi adamları tarafından öldürüldü (651). Bu sırada İran’ın tamamı İslâm hâkimiyetine girmiş bulunuyordu. Bu dönemde Horasan’a etkili ve sürekli akınlar başlatıldı. 651 yılında Kirman üzerinden Horasan’a giren Ahnef b. Kays, fetihlerini Tohâristan’a kadar ulaştırdı. Basra valisi Abdullah b. Âmir de Nîşâbûr’u ele geçirerek burada Horasan’ın ilk mescidini yaptırdı. Bu iki komutanın hoşgörülü tutumları, Sâsânî valilerinin ve mahallî hükümdarların İslâm hâkimiyetini kabul etmelerine zemin hazırladı. Afganistan sınırları içinde kalan Belh, Herat, Bûşenc ve Tûs gibi önemli şehirler de fethedildi. Diğer tarafta Gürcistan, Dağıstan, Azerbaycan, Arrân bölgesi ve Tiflis İslâm hâkimiyetine girdi. Azerbeycan Erdebil merkez olarak vilayet haline getirildi.

Kuzey Afrika ve Nûbe Bölgesindeki Fetihler : Bizanslılar, 645 yılında bir çıkarma yaparak İskenderiye’yi işgal ettiler. Mısır valisi Amr b. Âs, emrindeki birliklerle İskenderiye’yi kuşatıp Bizans kuvvetlerini oradan çıkardı (646). Amr’ın yerine tayin edilen Abdullah b. Sa’d b. Ebû Serh, 647 yılında (Tunus ve civarı) fethine çıktı. Sübeytıla yakınlarında yapılan savaşta Bizans’tan bağımsızlığını ilân eden Gregorios’a karşı büyük bir zafer kazandı. Savaşta Bizans’tan bağımsızlığını ilân eden Gregorios’a karşı büyük bir zafer kazandı. Bu savaşın ardından bölge halkı İslâm hâkimiyetini tanıdı. Bugün Sûdan topraklarında kalan Dongola’da hüküm süren Hristiyan Makarra Krallığı ile bir antlaşma imzalayıp bu devleti, İslâm egemenliği altına aldı (652).

Müslümanların Akdeniz’e Açılmalar ve Kıbrıs’ın Fethi: Hz. Ömer zamanından itibaren Suriye ve Mısır valileri sahil şehirlerindeki Bizans’tan kalma tersaneleri faaliyete geçirmek ve donanma kurmak için çaba göstermeye başladılar. Dimaşk valisi Muâviye b. Ebû Süfyân, daha Hz. Ömer zamanında Kıbrıs’ın fethi için izin istemiş, ancak halife, Müslümanları tehlikeye atmamak için deniz seferine izin vermemişti. Hz. Osman, sefere sadece gönüllülerin katılması şartıyla Kıbrıs fethine çıkılmasına izin verdi. Mısır valisini de sefere çağıran Muâviye ashaptan birçok gönüllünün yanında Ubâde b. Sâmit ile hanımı Ümmü Haramın da katıldığı bir sefer düzenledi. 649 yılı ilkbaharında 1700 gemiyle Akkâ’dan denize açıldı. Kıbrıs yöneticilerinin yıllık 7200 altın vergi ödemeyi kabul etmeleriyle Kıbrıs barış yoluyla fethedildi. Vergiyle ilgili yükümlülüklerin yerine getirilmemesi üzerine, 654 yılında ikinci Kıbrıs seferi gerçekleştirildi ve savaş yoluyla fethedilen adaya 12. 000 Müslüman asker yerleştirildi.

Zâtü’s-savârî Savaşı: 650’de Suriye sahillerine yakın Arvad (Cyzikus) adası alındı. 652’de Sicilya ve Rodos üzerine seferler düzenlendi. İskenderiye’ye çıkartma teşebbüsünde bulunan Bizans donanması püskürtüldü. Daha da önemlisi bu yıllarda 200 gemilik İslâm donanması, Finike (bazı rivayetlere göre İskenderiye) açıklarında, 500 parçalık Bizans donanmasına karşı büyük bir zafer kazandı. Yelken direklerinin çokluğu sebebiyle “Zâtü’s-savârî” adı verilen bu zaferle Bizans’ın Doğu Akdeniz’deki hâkimiyetine son verildi. Kaynaklarda 652 veya 655 yılında yapıldığına dair bilgilerin yer aldığı bu zafer Hulefâ-yi Râşidîn döneminin en büyük deniz savaşıdır.

Kur’an-ı Kerim’in Çoğaltılması: Fethedilen bölgelerdeki Müslümanlar, Kur’an-ı Kerim’i kendi bölgelerinde meşhur olan sahabenin mushaf ve kıraatıyla öğrenip okuyorlardı. Onların okuyuşlarındaki farklılıklar, bu farklılığın sebebini bilmeyen askerler arasında tartışmalara yol açtı. Azerbaycan ve Ermenistan cephesinde birlikte savaşan Suriyeli ve Iraklı askerler, farklı okuyuş sebebiyle birbirlerini ağır bir şekilde itham ettiler. Bundan endişeye kapılan Huzeyfe b. Yemân, Hz. Osman’ın yanına Medine’ye gelerek konuya acil bir çözüm bulunmasını teklif etti. Hz. Osman, bu ihtilafları sona erdirmek için, Hz. Hafsa’nın evinde muhafaza edilen Ebû Bekir mushafını çoğaltarak büyük merkezlere göndermeye karar verdi. Zeyd b. Sâbit’in başkanlığında, dört kişilik heyeti Kur’an-ı Kerim’i istinsah ve çoğaltmakla görevlendirdi. Kıraat farklılıkları yüzünden yaşanan tartışmalara son vermek için, bir kelimenin yazılış şeklinde ihtilâfa düştüklerinde Kureyş lehçesini esas almalarını emretti. 646-651 yılları arasında gerçekleştirilen bu çalışma sonunda yazılan yedi Kur’an nüshasından biri Medine’de bırakıldı. Diğerleri, bu nüshaları okutmakla görevlendirilen birer okuyucu ile birlikte Mekke, Kûfe, Basra, Şam, Yemen ve Bahreyn’e gönderildi. Bundan sonra Kur’an öğretimi bu nüshalara göre yapıldı. Hz. Osman’ın bu faaliyeti büyük takdirle karşılandı ve bu işi onaylayanların başında Hz. Ali geliyordu.

İç Karışıklıklar ve İsyan

İlk fetihler dolayısıyla gelirlerin büyük ölçüde artması, maddi refah seviyesini çok yükseltmişti. Bu zenginleşme, halkın yeme, içme ve giyinme alışkanlıklarını da önemli şekilde değiştirdi. Ganimet gelirlerinin bol olduğu bu yıllarda, halk genelde Hz. Osman’ın yönetiminden memnundu. Hatta bu yıllarda Hz. Ömer’den daha çok sevildiği söylenir. Bu dönemde, yönetimin aleyhinde bazı şikâyetler görülmekle beraber bunlar probleme dönüşmeden halledilebiliyordu. Halk arasında ciddi bir huzursuzluk yoktu. Ancak Karışıklık Dönemi’nin başlangıcı sayılan 650 yılından itibaren, yönetim ile halk arasında ciddi anlaşmazlıklar ortaya çıkmaya başladı. Halife ve valilerinin bazı icraatları şikâyet konusu yapıldı. Bu şikâyet ve eleştiriler sonunda İslâm âlimlerinin Müslümanların içine düştüğü ilk büyük fitne olarak kabul ettiği, etkilerini hâlâ sürdüren kanlı isyan hareketine dönüştü. Müslümanların gruplara bölünmesinin temelini teşkil eden bu isyan hareketi, İslâm tarihinin çözülmesi en zor meselesi olma özelliğini devam ettirmektedir. Bunun en önemli sebebi, iç savaşları dönemini başlatan bu karışıklıkların, İslâm tarihi kaynaklarına çok çelişkili bir şekilde yansımasıdır. Rivayetler arasında, birbiriyle bağdaştırılması mümkün olmayan ciddî çelişkiler bulunmaktadır. Bu haberlerin ilk anlatıcıları çoğu kere tarafsız davranamamışlar, fikrî yapılarını, siyasi tercihlerini, kabileyi ve dünyevî temayüllerini bu anlatımlara canlı bir şekilde yansıtmışlardır. Dolayısıyla önemli bir kısmı taraflı olan bu haberler, olayların gerçek mahiyetini perdelemiştir. Gerçeklerin anlaşılmasını neredeyse imkânsız hâle getirmiştir. Hz. Osman, Kur’an-ı Kerim’i istinsah ettirmesi sırasında diğer Kur’an nüshalarını imha ettirmesi sebebiyle de bazı tenkitlere maruz kaldı. Bu icraatı genelde takdir ve övgüyle karşılanmıştır. Ancak Abdullah b. Mes’ûd ve kırâatı ondan öğrenen Kûfeliler, sonradan kanaaatlerini değiştirseler de, başta buna karşı çıktılar. Kûfe’de ki yönetim muhalifleri de, bundan istifade etmeye çalıştılar. Hz. Osman’ın Hz. Peygamber’den intikal eden hilâfet mührünü Erîs Kuyusu’na gayri ihtiyari düşürmesi de aleyhinde propaganda maksadıyla kullanıldı.

İç Karışıklıkların Vilayetlerdeki Yansıması: Yönetime karşı ilk ciddi muhalefet, daha ziyade kabilecilik hareketi şeklinde Kûfe’de ortaya çıktı. Valilerin bazı söz ve uygulamaları da, muhalif kabile liderlerinin işini kolaylaştırdı. Vali Velid b. Ukbe, 30 (650-651) yılında bir cinayetin faillerine kısas uygulaması yüzünden katillerin yakınlarının düşmanlığına hedef oldu. Onu içki içmekle itham eden (bazı rivayetlere göre içki içtiğini gören) bu şahıslar, iddialarını şahitlerle halifenin huzurunda ispat ettiler ve onun görevden alınıp cezalandırılmasını sağladılar. Karışıklıkların diğer önemli merkezi Mısır’da da, Hz. Osman ve Mısır valisi Abdullah b. Sa’d b. Ebû Serh ağır bir şekilde eleştiriliyordu. Abdullah b. Sebe’nin gelmesiyle Mısır muhalefetin ana merkezi haline geldi. Hz. Osman zamanında Hicaz’da ortaya çıkan “el-emr bi’lma’rûf ve’n-nehy ani’l-münker” sloganını kullanarak gizli ve yıkıcı bir davet başlatan İbn Sebe, Basra, Kûfe ve Suriye’den kovulduktan sonra Mısır’a gelmişti. Muhalif grupları, buradan organize etmeye başladı. Asiler onun talimatıyla, Hz. Osman’ı ve valilerini ağır bir şekilde eleştiren mektuplar yazarak birbirlerine göndermeye başladılar. Mektuplarda Hz. Osman ve valilerinin dinin kurallarını çiğneyip zulme başvurduklarını söylüyor ve halkı yönetime karşı isyana çağırıyorlardı. Kalabalıkların huzurunda okunmasını sağladıkları bu mektuplar, başşehir Medine’ye de gönderiliyordu. Yukarıda özetlenen şikâyet konularının, haklı olunan bazı hususlar bulunmakla birlikte, bunların hiçbiri isyanı haklı gösterebilecek sebepler değildir. Zaten Hz. Osman’ın bazı hatalarını kabul ettiği ve isyancıların önünde bunlardan dolayı tövbe ettiği bilinmektedir. Buna rağmen isyancıların hareketlerini devam ettirerek onu öldürmeleri, tarihçileri, kaynaklarda sayılan bu sebeplerin isyanın gerçek sebeplerini olmadığını düşündürmüş ve gerçek sebepleri aramaya sevk etmiştir. Bazı tarihçiler, bu isyanı, daha ziyade, o yıllarda yaşanan siyasî, iktisadî ve sosyal değişikliklere bağlamışlardır.

Olayların İsyana Dönüşmesi ve Hz. Osman’ın Katledilmesi: Hz. Osman aleyhindeki hareket güçlenmiş, isyan hazırlığı içine giren grupların iddia ve ithamları gündemin en önemli konusu haline gelmişti. Hz. Osman, önce vilayetlerdeki durumu öğrenmek için müfettişler gönderdi. Müfettişler, dönüşlerinde ortalıkta dolaşan haberlerin önemli bir kısmının asılsız olduğunu ve vilayetlerde durumun normal halinde seyrettiğini bildirdiler. Bununla birlikte müfettişlerin olumlu gözlemlerine karşılık, şikâyet ve söylentiler artarak devam ediyordu. Bu durum karşısında Hz. Osman 655 yılı hac mevsiminde valileriyle Medine’de bir toplantı yaptı. Toplantıya katılan Suriye, Kûfe, Basra ve Mısır valileri, yayılan haberlerin bir tertip olduğunu dolayısıyla endişe edilecek bir durum bulunmadığını söylediler. Bu hareketin önlenmesi için, taraftarlarının savaşa gönderilmesi, elebaşılarının idam edilmesi, onlarla mücadelenin valilere bırakılması, mal ile gözlerinin doyurulması gibi çözüm teklifleri getirdiler. Onları dinleyen Hz. Osman netice olarak fitne elebaşlarının, Hz. Osman’ı halifelikten indirmekte kararlı olan asiler, onu savunmak için toplananların dağılmasını sağlamak için bir plan yaptılar. Konakladıkları yerlerden ayrılıp, geldikleri şehirlere doğru yola çıktılar. Bazı rivayetlerde ise, onların Hz. Osman ile görüşüp Mısır valiliğine Muhammed b. Ebû Bekir’i tayin ettirdikten sonra yola çıktıkları kaydedilmektedir. Onların geri döndükleri duyulunca Hz. Osman’ın evini savunmak için toplananlar evlerine gittiler. Ancak isyancılar, farklı istikametlere gittikleri halde, hep birlikte ansızın geri geldiler. Tekbir sesleriyle Medine’ye girip Hz. Osman’ın evini kuşattılar. Dönüş yolunda Hz. Osman tarafından Mısır’ın eski valisine yazılan ve yeni vali Muhammed b. Ebû Bekir ile bazı liderlerinin ölümle cezalandırılmasını emreden bir mektup ele geçirdiklerini söylediler. Hz. Osman böyle bir mektup yazmadığını ve böyle bir mektuptan haberinin aç mevsiminin sona ermesi dolayısıyla Mekke’den gelecek kalabalıklar asileri endişelendiriyordu. Diğer taraftan halifenin talimatı üzerine eyaletlerden gönderilen askeri birliklerin yaklaştığı da duyulmuştu. Bu yüzden acele ederek kuşatmanın son gününde halifenin evinin kapısını yakarak buradaki genç saha belere saldırdılar. Akşam saatlerinde birkaç Mısırlı bitişikteki evden Hz. Osman’ın evine geçerek Kur’an okumakta olan halifeyi katletti (17 Haziran 656). Onu korumak isteyen eşi Naile’nin parmakları kesildi. Beytülmali yağmalayan asiler, Hz. Osman’ın defnedilmesini de engellediler. Bu yüzden onun cenazesi ancak akşam ile yatsı arasında çok az kişi tarafından gizlice kaldırılabildi. 82 yaşında olan halife, Cennetü’l-Baki’ mezarlığı bitişiğindeki Haşşü Kevkeb denilen yere defnedildi. Muâviye b. Ebû Süfyân, halifeliği zamanında burayı Cennetü’l Baki’ye dâhil etti.

Hz. Ali Dönemi

Hz. Peygamber’in amcası Ebû Tâlib’in oğlu olan Hz. Ali 600 yılında Mekke’de doğdu. Mekke’de yaşanan kıtlık üzerine Hz. Peygamber’in himayesine aldığı Hz. Ali beş yaşından hicrete kadar onun yanında büyüdü. Henüz on yaşlarında iken iman ederek ilk Müslümanlardan biri oldu. Hz. Peygamber’in hicret için yola çıktığı gece, müşrikleri yanıltmak için onun yatağında yattı. O geceyi Hz. Peygamber’in yatağında geçiren Ali, kendisine bırakılan emanetleri sahiplerine teslim ettikten sonra Mekke’den ayrılarak Kubâ’da Resûl-ü Ekrem’e yetişti. 624 yılında Fâtıma ile evlendi. Bu evlilikten Hasan, Hüseyin ve ölü doğan Muhsin adlı erkek, Zeyneb ve Ümmü Külsûm adlı kız çocukları oldu. Hz. Peygamber’in nesli Hz. Hasan ve Hüseyin vasıtasıyla devam etmiştir. Hz. Ali Hz. Fâtıma’nın vefatından sonra birkaç evlilik daha yapmış ve çok sayıda çocuğu dünyaya gelmiştir.

Hz. Ali ilk üç halife döneminde ne bir idari görevde bulunmuş, ne de yapılan savaşlara katılmıştır. Medine’de ikamet edip dinî ilimlerle uğraşmayı diğer görevlere tercih etmiştir. Hz.Ebû Bekir ile Hz. Ömer özellikle fıkıh konularında sıkça fikrine başvurmuşlardır. Hz. Ömer’in 644 yılında azatlı bir köle tarafından hançerlenmesi üzerine, halife seçimi işini havale ettiği şûranın bir üyesi olan Hz. Ali, rivayetlere göre bu toplantıda halife seçileceğini düşünüyordu. Ancak Hz. Osman seçilince, bir tepki göstermeden ona biat etti. Ashabın diğer büyükleri gibi Hz. Osman’ın bazı icraatlarını tenkit etmekle birlikte, sonuna kadar ona yardımcı olmaya çalıştı. Hz. Osman’a karşı girişilen hareketleri hiçbir şekilde desteklemedi. Nitekim olayların şiddetlenmesi üzerine oğulları Hasan ile Hüseyin’i halifenin evinin önünde nöbetçi olarak bırakmış ve ona karşı baştan beri sürdürdüğü yardımlarını esirgememiştir.

Hz. Ali’nin Halife Seçilmesi ve İlk İcraatları: Müslümanlar, Hz. Osman’ın öldürülmesi sebebiyle büyük bir sıkıntıyla yüz yüze geldiler. Medine’de hâkimiyet bütünüyle Hz. Osman’ı öldüren isyancıların eline geçmişti. İsyancılar, ortaya çıkan otorite boşluğundan istifade ederek, ashabın büyüklerinden birini halifeliğe getirmek istediler. Hz. Ali, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah, ardından Sa’d b. Ebû Vakkâs ve Abdullah b. Ömer’e halifelik teklifin de bulundular. Ancak hiç biri halkı temsil etmeyen isyancıların halifelik teklifini kabul etmedi. Bazı rivayetlerde, Hz. Ali’nin seçilmesinde isyancıların etkili olduğuna bazı sahabelerin onların tehdidiyle biat ettiğine dair bilgiler yer alır. Neticede muhacirlerin ve ensarın büyük bir kısmı doğal ve en uygun aday konumunda olan Hz. Ali’ye biat ettiler. Ali’ye gelerek halifelik görevini üstlenmesini istediler. Hz. Ali, önce bunu kabul et Hz. Ali’nin Hz. Osman döneminde oluşan tepkileri azaltmaya yönelik önemli bir icraatı da, Hz. Ömer tarafından başlatılan ve Hz. Osman döneminde de sürdürülen, atıyyelerin hak sahiplerinin İslâm’a giriş önceliği ve hizmetlerine göre derecelendirilmesi sistemini değiştirerek eşit bir şekilde dağıtmaya başladı. Ayrıca Hz. Osman’ın bazı şahıslara tahsis ettiği arazileri geri aldı.

Hz. Ali’ye Karşı Oluşan Muhalefet ve Cemel Vakası: Hz. Ali’nin karşılaştığı ilk problem Hz. Osman’ın katilleri meselesiydi. Ancak ortada belirli bir veya birkaç katil yerine, katillerin içinde bulunduğu, o sırada Medine’ye hâkim olan isyancı bir topluluk söz konusuydu. Dolayısıyla isyancılarla hemen başa çıkılamayacağı açıktı. Hz. Ali bu durumda ortalığın yatışmasını beklemeyi uygun gördü. Kendisine gelerek katillerin derhal ortaya çıkarılıp cezalandırılmalarını isteyen Zübeyr b. Avvâm ve Talha b. Ubeydullah’a bunu kendisinin daha fazla istediğini, ancak şartların müsait olmadığını bunun için ortalığın yatışmasını ve istikrarın sağlanmasını beklemek gerektiğini söyledi. Talha ve Zübeyr aralıklarla gelerek tekliflerini tekrarladılar. Hz. Ali halife seçildikten kısa süre sonra, bu mesele yüzünden iki güçlü muhalefetle karşılaştı. Adını Hz. Âişe’nin bindiği deveden (cemel) alan Cemel Vakası kısa sürede Hz.Ali’nin galibiyetiyle sonuçlandı (Aralık 656). Talha ve Zübeyr dâhil olmak üzere pek çok Müslüman hayatını kaybetti. Hz. Peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan ilk iç savaş olan Cemel Vakası, etkilerini günümüze kadar devam ettirmiştir Bu savaşta karşı taraftan ölenlere de çok üzülen Hz. Ali, defin işlerini bizzat yürüttü. Hem Hz. Âişe’ye hem de onun yanında savaşa katılanlara son derece iyi davrandı. Savaşta ölenler arasında ayırım yapmadan bizzat gömdürdü. Askerlerine yağmadan sakınmalarını ve kimseye dokunmamalarını emretti. Ebû Hanîfe’nin de belirttiği gibi Hz. Ali, muhaliflerini kendisine karşı isyan eden kardeşleri olarak görerek onlara mürted muamelesi yapmadı. Hz. Ali, Medine’ye dönmek üzere yola çıkan Hz. Âişe’yi bizzat uğurladı. Kendisine refakat edecek heyete ileri gelen Basralılardan kırk kadın, kırk kadar da erkek memur edildi. Bu sırada Hz. Âişe, yaşanan olaylardan dolayı müminlerin birbirlerini incitmemelerini, kendisiyle Ali arasında şahsi herhangi bir kırgınlık bulunmadığını, onun iyi ve seçkin bir kişi olduğunu söyledi. Hz. Âişe bu olaydan sonra siyasetten uzak bir hayat yaşadı. Onun Cemel Vakası’ndan duyduğu pişmanlık ve üzüntüyü sıkça ifade ettiği anlatılır.

Sıffîn Savaşı ve Hakem Olayı: Cemel Savaşı’ndan sonra Kûfe’ye dönen Hz. Ali, Muâviye b. Ebû Süfyân’a tekrar elçi gönderip kendisine itaat etmesini istedi. Ancak Muâviye, ona biat etmeyi reddetti. Daha sonra iki taraf arasında Rakka ile Balis arasında Fırat nehrinin sağ kıyısında yer alan Sıffîn ovasında çatışmalar başladı. Küçük birlikler arasında yaşanan kısmî çatışmalar, Safer ayının ilk günü (19 Temmuz 657) toplu çatışmalara dönüştü.

Çatışmaların durmasının ardından Muâviye’nin savaşa son verip tarafları temsil eden birer hakemin seçilmesi (tahkim) ve halifelik meselesinin çözümünün bunlara bırakılması teklifi kabul edildi. Buna göre Muâviye hakem olarak Amr b. Âs’ı seçti. Hz. Ali ise, kendisini Abdullah b. Abbâs veya Eşter’in temsil etmesini istiyordu. Baştan beri insanları bu çatışmaların dışında kalmaya çağıran Ebû Mûsâ el-Eş’ari hakem tayin edildi. Ardından iki taraf arasında hakemlerin uyacağı kuralların belirlendiği metin demek olan tahkimnâme hazırlandı. Sonra Hz. Ali ordusuna Kûfe’ye, Muâviye de Suriye’ye dönüş emrini verdi. Hakem olayı, hilâfet meselesini bir çıkmaza götürmekten başka bir işe yaramamıştır.

Hâricîliğin Ortaya Çıkışı ve Nehrevan Savaşı: Hâricîler, hakem tayinini kabul etmesinden dolayı Ali b. Ebû Tâlib’den ayrılanların meydana getirdiği gruptur. Hz. Osman’ın hilâfetinin son yıllarındaki ihtilalci unsurların devamı olduklarını düşünenler de vardır ve grup olarak ortaya çıkışları da Sıffîn Savaşı sonrasına rastlar. Hz. Ali’nin işin hakeme bırakılmasını kabul etmek suretiyle işlediği hatadan tövbe etmesini ve Kur’an-ı Kerim’in buyruğuna (el-Hucurât 49/9) uyarak isyancıları Allah’ın emrine itaat ettirinceye kadar savaşmasını istediler.

Hz. Ali, Suriye üzerine gitmek için askeri hazırlıklara başlamıştı. Ancak Nehrevan’daki Hâricîler, tutumlarını gittikçe sertleştirdiler ve sırf kendi görüşlerini paylaşmadığı için ashaptan Abdullah b. Habbâb b. Eret’i ve hamile eşini öldürdüler. Hz. Osman ve Hz. Ali’yi tekfir etmeyenin kâfir olduğunu ve bu sebeple öldürülmesi gerektiğini ilân ederek,

Haricî olmayan Müslümanları öldürmeye başladılar. Bunun üzerine Hz. Ali, onların üzerine yürümek zorunda kaldı. İki taraf arasında yaşanan şiddetli çatışmada Hâricîlerin tamamına yakını öldürüldü (17 Temmuz 658).

Hz. Ali’nin Vefatı ve Şahsiyeti: Nehrevan ve Nuhayle savaşları, Haricîlerde Hz. Ali’ye karşı büyük bir intikam arzusu doğurmuştu. Haricîlerden üçü Mekke’de toplanarak Müslümanların içine düştüğü ihtilafı, bu yüzden çekilen sıkıntıları ve bunlardan kurtulmanın çaresini konuştular. Neticede bu fitnenin sebebi olarak gördükleri, Hz. Ali, Muâviye ve Amr b. Âs’ı öldürmeye karar verdiler. Üçüne de aynı gün ve saatte suikast düzenlemekte anlaştılar. Bu arada Hz. Ali, Muâviye’ye karşı yeni bir sefer için hazırlıklara başlamayı savaştan bıkmış askerleri toplamakta zorluklarla karşılaşsa da, 40.000 kişilik bir ordu kurmuştu. Ancak Hz. Ali’yi öldürme görevini üstlenen Abdurrahman b. Mülcem, Kûfe’ye giderek, kararlaştırdıkları günün sabah namazında Hz. Ali’ye saldırdı. Zehirli bir hançerle onu ağır bir şekilde yaraladı. Hz. Ali, iki gün sonra vefat etti ve Kûfe’de (bugünkü Necef) defnedildi (26 veya 28 Ocak 661). Hz. Ali küçük yaştan itibaren Hz. Peygamber’in yanında ve terbiyesinde yetişti. Onun ahlâkıyla ahlâklanma şerefine ulaştı. İlim, takva, ihlâs, samimiyet, özveri, şefkat, merhamet ve kahramanlık gibi yüksek ahlâk değerlerine sahip müstesna bir şahsiyettir. Hak ve adalet sahibi, insan haklarına son derece riayet eden bir idareciydi. Güzel konuşması ve üstün hitabetiyle ünlüydü. Hutbeleri, mektupları, güzel ve hikmetli sözleri günümüzde de dilden dile dolaşmaktadır. Hz. Ali sahabe arasında Kur’an, hadis ve özellikle fıkıh alanındaki bilgileriyle kendini kabul ettirmiş bir otoriteydi. Rivayet ettiği hadislerin tamamı 586’dır. Hz. Peygamber ile çoğu zaman beraber bulunması sebebiyle rivayet ettiği hadisler içinde onun ibadet ve dualarına dair olanlar daha çoktur. Kur’an ve sünnete bağlı olup Müslümanlara da bunu öğütlerdi. Zühdü, takvası, üstün ahlakı ve Hz. Peygamber’e ya kınlığı sebebiyle bütün mutasavvıflar ve tarikatların tamamına yakını kendilerini kültüründe ayrı bir anlam ve önemle ele alınmıştır. Hz. Ali’nin Hz. Peygamber tarafından verilen “Ebû Türâb” lakabından başka “el-Murtazâ” ve “Esedullâhi’l-gâlib”gibi lakapları da vardır. Çocukluğunda puta tapmadığı için daha sonraları “Kerremallahu vechehü” dua cümlesiyle anılmıştır

Hz. Hasan Dönemi

Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’nin büyük oğlu olan Hz. Hasan 1 Mart 625’te Medine’de doğdu. Hz. Osman’ın hilâfeti sırasında kardeşiyle birlikte Horasan seferine katıldı. Babası tarafından Hz. Osman’ı isyancılara karşı korumak ve evine su taşımakla görevlendirilmişti. Babası hilâfete geldikten sonra Kûfelileri babasının yanında yer almaya ikna etmek için Ammâr b. Yâsir ile birlikte Kûfe’ye gitti. Cemel Vakası ve Sıffîn Savaşı’nda babasının yanında bulundu. Zehirli bir hançerle yaralanan Hz. Ali, oğlu Hasan’a biat edilmesi konusunda sorulan bir soruya, “Bunu ne emreder ne de karşı çıkarım” diye cevap vermişti. Hz. Ali’nin ölümünün ardından, aynı gün veya iki gün sonra Kûfe’de Hz. Hasan’a biat edildi. Hz. Hasan’ın, kendisinin savaş yaptığı kişilerle savaş, barış yaptığı kişilerle barış yapmaları şartıyla biat aldığı bildirilmektedir.