Ünite 4: Hegel’in Nesnel İdealizmi

Hegel’in Yaşamı ve Yapıtları

Bern ve Frankfurt kentlerinde altı yıl süreyle aile öğretmenliği yaptı. Bu dönemde büyük çalışmasıyla fazla ilişkisi olmayan bazı yazılar yayımladı. O sıralarda Alman idealizmi Fichte ve Schelling’in kişiliklerinde iki etkili temsilci bulmuş, Alman entelektüel dünyası en parlak dönemine girmişti.

İlk yayımlanan kitabı, Fichte ve Schelling’in Felsefi Sistemleri Arasındaki Ayrım başlığını taşımaktadır. Bu yapıtta Schelling’in görüşlerini savunma amacı içindeydi.

Hegel 1807’de en büyük ve etkili yapıtı Tinin Fenomenolojisi’ni (Phenomenologie des Geistes) yayımladı. 1812 yılında yine büyük bir çalışması olan Mantık Bilimi’ni (Wissenschaft der Logik) yayımladı. 1818’de Özet Olarak Felsefi Bilimler Ansiklopedisi ’ni yayımlamıştır. Bu yapıtta felsefi sisteminin üç ana bölümünü oluşturan Mantık Bilimi, Doğa Felsefesi ve Tin Felsefesi başlıklı bölümleri özetlemiştir. Bu şekilde yayımlanan yapıtları arasında Tarih Felsefesi, Din Felsefesi, Sanat Felsefesi ve Felsefe Tarihi yer alır.

Hegel Berlin Üniversitesinde çalıştığı sürece sadece Berlin’de değil, tüm Almanya’da en büyük filozof ve belki resmî filozof olarak anılmaya başlanmıştı. Yapıtlarını verirken genelde evren ve insanlık tarihinin akışına ve anlamına yönelik derin bir öngörüden esinlendiği söylenebilir, ona göre felsefe söz konusu olduğunda, gizemli-mistik sezgilere ve duygulara başvurmak kesinlikle onaylanacak bir yol değildir.

Hegel’in Nesnel İdealizmi

Kant’a göre bu dünyanın bilgisini elde etmek mümkün değildir. Alman idealistleri Kant’ın eleştirel felsefesini metafizik idealizme dönüştürdüler ve Kant’a karşı şu tezi öne sürdüler: “Varolan her ne varsa bilinebilir.”

İdealistler, maddesel şeyler de dahil her bilgi objesi zihin ürünüdür sonucunu çıkarma yoluna gittiler. Hegel de bu noktayı kabul ederek “ Her gerçeklik ussaldır, ussal olan gerçektir. ” öne sürümünde bulundu.

Bizim bilgimizin tüm objeleri zihnin ürünleri iseler bunların, bizim değil ama sınırlı bir bireyden başka bir zekânın ürünü olduklarını kabul etmeliyiz. Böylece idealist bir düşünür bundan şu sonucu çıkarmalıdır: Bilginin tüm nesneleri ve bundan dolayı tüm nesneler ve böylece tüm evren, mutlak bir öznenin, bir mutlak zihnin ürünüdürler.

Hegel, gerçek dünyanın insan zihinlerinin öznel kavramlarından daha fazla olarak bir gerçekliğe sahip olduklarını söylemek istemiştir. Örneğin bir masayı ele alalım: Hegel’e göre masa, ona ilişkin sahip olduğumuz idelerin toplamından ibaret olmalıdır.

Hegel’in uslamlamasında iki temel nokta öne çıkmaktadır: Birincisi, bilinemeyen bir kendinde-varlık düşüncesinin kabul edilmemesidir. İkincisi, gerçek liğin doğasının düşünce olduğu, ussallık olduğu ve sonul gerçekliğin mutlak İdea olduğudur.

Mutlak Varlık’ın Doğası ve Serüveni

Mutlak varlık tek evrensel gerçeklik olduğu için hem bilginin hem de felsefenin biricik konusudur. Mutlak salt bir bütünlüktür ya da bütün sonsuz yaşamdır; bir özgelişim sürecidir yani “ kendi kendisinin oluş süreci ”dir. Bu süreç çemberseldir. Böylece mutlakın gerçekte ne olduğ unu öz-açınımı bakımından geçmekte olduğu sürecin sonu ya da ulaşılan erek belirlemiş olacaktır.

Hegel için mutlak bütünlüktür; olgusallığın bütünüdür ve bu bütünlük bir süreçtir. Mutlak aynı zamanda bir kendini düşünme sürecidir; bu süreçte kendini bilmeyle başlar ve bunu da insan aracılığıyla insan tininde yapar.

Hegel’e göre doğa insan tini için zorunlu bir önkoşuldur. Doğa nesnellik alanını sağlar çünkü nesnellik alanı olmadan öznellikten de söz edilemez. Ama ikisi de mutlak’ın yaşamındaki birer uğrak yeridir, birer momenttir.

Doğada Logos bir bakıma nesnelliğe, kendisinin anti-tezi olan maddesel dünyaya geçer. Tin dünyasında yani insan tini alanında logos kendini özünde olduğu gibi sergiliyor olması anlamında kendine geri döner. Bu şekilde tez, antitez ve sentez (bireşim) gerçekleşmiş olur. Hegel’e göre bu diyalektik süreçtir.

Mantık ve Diyalektik Süreç

Diyalektik süreç üç-adımlı bir devinim sergiler. Bu üçadımlı devinimin birinci adımı tezdir. İkinci adımda tezden anti-tez ’e geçilir ve son adım olarak sentez ile bu üçlü devinim tamamlanmış olur. Ancak Hegel’in belirttiğine göre sentez yeni başlayacak olan bir devinimin tezi durumuna gelir ve böylece süreç mutlak ideada son buluncaya dek devam eder.

Hegel’e göre zihin daima daha genel ve soyut olandan, daha somut olana doğru yola çıkar; şeyler üzerine oluşturabileceğimiz en genel kavram onların var olduğudur . Varlık , o hâlde zihnin formüle edebileceği en genel kavramdır. Hegel’in sistemi varlık kavramıyla başlar ve bu tezdir.

Hegel şunu söyler: “Varlık ve yokluğun aynı olduğu önermesi, imgelem ya da anlama yetisi için öylesine paradoksal ki belki de bir şaka olarak görülebilir. Onun buradaki uslamlaması salt Varlık kavramıyla sınırlıdır. Ona göre salt varlık kavramı yokluk kavramını içerir. Böylece anti-tez yokluk, varlık tezinde içerilmektedir.

Hegel’e göre oluş, varlık ile yokluk’un birliğidir ; o bir tek idedir. Oluş bundan dolayı varlık ile yokluğun sentezidir. oluş öz olarak bir sürece işaret etmektedir. Bu süreç, mutlakın oluş olarak, bir öz- gelişim süreci olarak kavramıdır.

Hegel’in varlık kategorileri nitelik, nicelik ve ölçü kategorileridir. Bu kategoriler kendinde-varlık kategorileri olarak dile getirilirler.

Varlığın anti-tezi durumundaki öz mantığında Hegel, öz ve varoluş, kuvvet ve beliriş, töz ve ilinek, neden ve sonuç, etki ve tepki gibi ilişki ya da bağıntı kategorilerini ele alır. öz mantığında asıl amaç, öz ve dış görüngüsel varoluşun birliği olarak betimlenen edimselliktir . Edimsel, ortaya çıkan iç özdür, tam belirişine ulaşmış güçtür.

Edimsellik kategorisi başlığı altında Hegel, töz ve ilinek, neden ve sonuç ve karşılıklı etkileşim kategorilerine yer verir.

Varlık mantığında her kategori aralarındaki diyalektik ilişkiye karşın bir bakıma bağımsızdır ve kendi ayakları üzerinde durur. Oysa öz mantığında töz ve ilinek, neden ve sonuç gibi kategorilerin her bir üyesi varlığını öteki üyenin varlığından alır, bir başka deyişle varlıkları dolaylıdır.

Kavram mantığının diyalektik üçlüsünün tez olarak düşüneceğimiz ilk adımı öznelliktir. İkinci aşamada öznelliğin anti-tezi olan nesnelliğe geçilir. Kavram mantığı nın üçüncü aşamasında ise öznellik ve nesnelliğin sentezi olarak karşımızda artık kavram yani idea (düşünce) vardır.

Hegel, diyalektik yöntemi adım adım uygulamıştır. Her adımda O, antitezi kendisinden türetilen bir tez öne sürmüştür. Sonra bu tez ve anti-tezin birliğini daha yüksek bir sentezde bulmuştur. Bu sürecin sonunda Hegel mutlak idea’ya ulaşır. Hegel’in mantığının tüm eğilimi, şu halde başlangıçtaki varlık kavramından devinime geçerek, sonunda idea (kavram- düşünce) fikrine ulaşmaktır.

Doğa Felsefesi

Hegel’e göre mutlak, kendini zorunlulukla doğada açığa çıkarır. Bunu yapmak için kendisine bir şey tarafından zorlama yapılmaz. Hegel’e göre doğa birinin ötekini zorunlulukla izlediği aşamaların bir sistemi olarak görülebilir.

Mekanik: Bu bölümde Hegel öncelikle astronomi kuramlarını açımlamaktadır. Bu aritmetik, geometri ve felsefi bir matematiğin olasılığından söz eder.

Fizik: Doğa Felsefesi’nin ikinci bölümünde Hegel, ışık, ses, sıcaklık, elektrik, elementler ve kimyasal tepkimeler gibi fizik ve kimya konularını ele alır. Bu konulara felsefi bakış açısıyla birtakım yorumlar getirmeye çalıştığı görülmektedir.

Organik Doğa: Bu basamakta Hegel, jeolojik doğadan bitki dünyasına basamak yaparak hayvan organizmaları doğasına geçer. Hayvanlar için şiddete dayalı ölüm bir kaderdir. Dolayısıyla hayvan yaşamı endişeli ve mutsuzdur.

Hegel’in Tin Felsefesi

Hegel’in Tin Felsefesi “ Öznel Tin ,” “ Nesnel Tin ,” “ Mutlak Tin ” şeklinde ayrılmıştır. Öznel tinin anti-tezi nesnel tindir ve mutlak tin de ikisinin sentezidir. Burada mutlak tinselliğe geçiş anlatılmaktadır. Mutlak tinsellik bilginin doruğudur ve sanat, felsefe vb. şeklinde ortaya çıkar.

Öznel Tin : Hegel burada ruh kavramıyla ilgilenmektedir. Ruh, mutlak’ın doğadan özgürleşip tin halinde kendine geldiği ilk basamaktır.

Hegel öznel tinin bundan sonraki aşamasını Tinin Fenomenolojisi başlığı altında inceler. Bu alanda ele aldığı kavramlar duyu deneyimi, algı, anlama yetisi, arzu, öz-bilinç, efendi-köle diyalektiği ve akıl gibi kavramlardır.

Antropoloji bölümünde ele alınan ruh, en alt düzeyde henüz ayrımlaşmamış bir birlik olarak düşünülen öznel tindi. Tinin Fenomenolojisi bölümünde ise bilinçlilik kazanmış ruhsal varlık söz konusudur. Tinin Fenomenolojisi, duyu algısının diyalektik bir tartışması ile başlar.

Öz-bilinçliliği çözümlediğimizde, insanın gerçek anlamda bir öz-bilinçten başka bir şey olmadığını görürüz. İnsan, kendi varlığının bilincinde olan tek varlıktır. İnsanın bireysel isteklerinin farkında olması, ona kendi varlığının bilincinde olma yolunu açmıştır.

Efendi ve Köle Diyalektiği : Hiçbir birey, öteki insanlar tarafından onaylanmayı sağlamaktaki başarısızlıktan mutlu olmaz. Hegel’e göre gerçek öz-bilincin yolu, kendimizi öteki öz-bilinçlere kabul ettirmek ya da onaylatmaktan geçtiği için benler arasında tanınma ve güç bakımından kıyasıya bir savaşım ortaya konacaktır.

Nesnel Tin

Bu aşamada insan istenci düşünce ve dürtü (akıl ve yürek), özgürlükte birleşirler. Böylece etkin bir duruma gelirler. Bu olgusallık sözcüğünün arkasındaki ideadır. Kamusal dünyada, insanların edimde bulundukları dünyada düşünceleri, yaptıkları işler kurallara, kurumlara ve örgütlenmelere neden olurlar.

Hak ya da Yasa : Nesnel tinin ilk evresinde, özgürlüğünün bilincindeki bireysel özne, özgür tin olarak kendisine bir dışsal özgürlük alanı oluşturmak gereksinimini duyar. Böylece mülkiyet ve kişilik haklarını kullanım alanına sokar.

Öznel Ahlak : Hegel aile ya da devletin ödevlerini bu konunun dışında tutarak salt bireysel istencin bir belirlenimi olarak kavramı sınırlama yoluna gider. Ahlaksal istenç özgür istençtir ve kendisinin özgür olarak bilincindedir ve eylemlerin yetkili kaynağı olarak hiçbir dışsal yetkeyi değil salt kendisini tanır.

Toplumsal Ahlak: Bu alt başlık altında Hegel, toplumsal töz den söz eder ve özgür istenç sahibi kişilerin toplumsal ödevleri üzerinde açıkça durmaz. Burada genelde aile, sivil toplum ve devletin özsel doğalarını incelemek ve bir kavramın nasıl ötekine dolayımlandığını göstermek gibi bir kaygı içine girdiği görülür.

Hegel’in ana ilgisi, kendisinin belirttiğine göre, devleti çözümlemektir. Devlet kendi üyelerinin karşısında duran soyut bir tümel değildir; onlarda ve onlar yoluyla varolur. Devlet yaşamına katılarak üyeler salt tikelliklerinin üzerine yükselirler.

Devletler zorunlulukla bağımsız varlıklardır. Her devlet bir bireydir ve bireyler kendi varoluşlarını onları tanıyan ve onların da tanıdığı öteki bireylere karşı korumak isterler.

Genel olarak savaş, devletler sisteminin bir parçası olarak görülebilir. Savaş, bireysel insanlar arasında değil, devletler arasında bir ilişki olduğuna göre, savaşçı olmayanların hakları ve çıkarları en üst düzeyden korunmalıdır.

Hegel’in Tarih Felsefesi: Ona göre tarih yazımcılığı üç şekilde olabilir. İlk olarak dolaysız tarih yazımından söz eder. İkinci olarak ‘düşünsel tarih’ ten söz eder. Üçüncü olarak felsefi tarih ya da tarih felsefesi gelir.

Hegel’e göre dünya tarihi özgürlük bilincinde bir ilerlemeyi anlatır. Tarih, dünya tininin bilincini kazanma yoluyla adım adım özgürleşmesinin bir tarihidir. Dünyatini açısından, özgürlük ideasının gelişimi de kuşkusuz diyalektik bir süreç içinde gerçekleşir.

Dünya tarihinde birincil önemi olanlar ulusal devletlerdir. Ancak ulus tinini ileriye taşımada öncü görevi gören kişilerin varlığı da bir gerçektir. Büyük İskender, Jül Sezar ve Napoleon gibi insanlar Hegel tarafından dünya tarihsel bireyler olarak adlandırılır.

Mutlak Tin

Hegel’in sistemini tamamlayan temel üçlünün sonuncu aşaması, mutlak tin sanat, açınlanmış din ve felsefeden oluşur. sanat, dinin uygun olmayan bir formu olarak. Din ise sanatın daha uygun bir formu olarak gösterilmektedir. Felsefe ise usallaştırılmış bir şey olarak özgür bir konumdadır. Hegel’e göre bu üçü de mutlak tinin görünümleridir.

Sanat, sanatçının eliyle mutlak tinin maddesel şeyler içinde cisimleşmesidir. Klasik sanatta cisimleştirme ve cisimleştiren zihin arasında bir anti-tez yoktur.

Hegel’in Sanat, Din ve Felsefe Anlayışı

Hegel’e göre ise güzellik duyusaldan ödünç alınan bir ussaldır. Ussalın duyusal cisimleşmesi üç ilkesel yolda gerçekleşir; bunlar sembolik sanat, klasik sanat ve romantik sanat biçimleridir.

Sembolik Sanat: Burada duyulur biçim, ussal içeriği onun içine nüfuz etmeksizin ya da onu dönüştürmeksizin tümüyle sembolize etmekte eş deyişle simgelemektedir.

Klasik Sanat: Hegel’e göre klasik sanat ürünleri, bağımsızlığa ve bütünlüğe sahiptir. Öyle ki onlar yaratıldığı zaman, geride daha fazla yapılması gereken hiçbir şey bırakmamış olarak görünürler.

Romantik Sanat: Hıristiyan dönemin sanat ürünleri ve Hegel’in kendi gününe dek gelen her tür sanatsal yaratmaya Hegel bu kategoride yer vermektedir.

Hegel sanat ürünlerini, mimari, heykel, resim, müzik ve şiir olarak sınıflamıştır. Hegel’e göre en temel sanat türü mimaridir ve insanların ilk denediği sanat türü de budur. Çünkü onun materyali tinsiz-zihinsizdir ve onun formu bu tinsiz aracın fiziksel özelliklerine ve ağırlığına bağlıdır.

Resim, müzik ve şiir ideale daha yakın olmalarıyla mimarî ve heykelden ayrılır. Aralarındaki en büyük fark, bu sanatların ürünlerinin heykelciliğin ve mimarinin ürünleri gibi üç boyutlu olmamalarıdır.

Hegel’e göre doğal güzellik sanatsal güzelliğe göre daha düşük düzeyde kalmaktadır. Bitkiler ve hayvanlar tin taşımayan doğal cisimlere göre kuşkusuz daha güzeldirler.

Din Felsefesi

Hegel’in sisteminde in, sanat ve felsefenin yanı sıra mutlak tinin bir formudur; bu nedenle tinin en üst düzeyden bir anlatımı olmaktadır. Hegel’e göre din mutlak’ı betimler ya da resmeder, buna karşılık felsefe onu kavrar ya da düşünür.

Din, mutlak tinin, Hegel’in deyimiyle imgesel ve resimsel düşünme biçimidir. Bu düşünme tarzı ise dinsel bilince özgüdür.

Hegel tanrının varoluşunu kanıtlamaya gerek duymaz. Tanrı, varlıktır; varlığın doğası ise mantıkta ya da soyut metafizikte kanıtlanır.

Dinsel bilinç üç ana evreden geçmiştir. Birincisi tümellik, İkincisi tikellik, üçüncü evre bireysellik evresidir.Tümellik evresinde tanrı biricik gerçektir. Tikellik evresinde kişi tanrıyla arasına bir ayrım koyar. Bireysellik, tikelin tümele döndüğü evredir.

Hegel din terimini sadece dinsel deneyimi inancı değil tanrıbilimi de içine alacak biçimde kullanır. O zaman felsefe dinin öteki yanlarına ters düşer denebilir. Hegel bunu kabul etmez: ona göre Hıristiyanlığın özü bilgidir, o kendi inancını anlamaya çabalar. Spekülatif felsefe ise bu girişimin bir sürdürülmesidir.

Hıristiyanlık mutlak dindir ve mutlak idealizm mutlak felsefedir. Kavrayış ve anlatım biçimleri farklı bile olsa her ikisinin de gerçeklikleri aynıdır.

Felsefe tarihinden çıkan sonul anlam şudur; tüm zamanlar boyunca tek bir felsefe olmuştur ve bunun çağdaş görünümleri aynı bir ilkenin zorunlu yanlarını temsil ederler. Felsefi sistemlerin ardışıklığı bir olumsallık değil bir zorunluluğun ürünüdür.

Hegel’in felsefe tarihi yorumu, daha çok felsefi ürünlerin nasıl ve hangi diyalektik koşullarda oluşturulduğunun bir açıklaması olma çabası içindedir.

Hegel’in etkisi Almanya ve Avrupa’da oldukça yaygın olmuştur. Daha sonra sağ ve sol Hegelciler ayrışması olmuştur. Karl Friedrich Göschel dinsel bilinci betimleyen düşünce biçimi ile felsefi düşünme biçimini bağdaştırmaya çalışmıştır. Karl Ludwig Michele Hegel’in diyalektik üçlüsünü Kutsal üçlünün kişileri ile özdeşleştirmeye çalışmıştır.

Sağ kanat Hegel’i az çok Hıristiyanlık ile bağdaşabilir olarak yorumladı. Buna göre tanrı kişisel ve özbilinçli bir varlık olarak tasarımlanıyordu. Marx ve Engelsin öğretileri nedeniyle sol Hegelcilik daha büyük bir tarihsel önem kazanmıştır.