Ünite 5: Hegel Karşıtları: Schopenhauer ve Nietzsche

Schopenhauer

Yaşamı ve Yapıtları

Arthur Schopenhauer (1788-1860) Almanya’nın Danzig kentinde doğdu. Babası asil bir aileden gelen başarılı bir iş adamı ve Voltaire hayranı idi. Danzig 1793 yılında Prusya orduları tarafından kuşatılınca ailesi Hamburg kentine göç etmek zorunda kaldı. Annesi bir yazardı. Bu nedenle yazın dünyasından pek çok ünlü kişi ile tanışıklık kurma olasılığı buldu. Bunlar arasında Goethe’nin adını anmaya değer.

Göttingen Üniversitesine tıp eğitimi almak üzere girdi. Fizik, kimya ve botanik konularında dersler gördü. Burada ilk kez Platon ve Kant felsefeleri ile tanıştı. Bu düşünürlerin, görüşleri üzerinde güçlü ve kalıcı bir etkisi oldu ve tüm ilgisini kararlı bir biçimde felsefeye yöneltti. 1811 yılında Göttingen’den ayrılıp o zamanlar Almanya’da felsefenin başlıca merkezi olan Berlin Üniversitesine girdi. Burada iki yıl Fichte ve Schleiermacher’in derslerine devam etti. Bu derslerde aradığını bulamayıp büyük düş kırıklıklarına uğradı. Bu arada başlayan savaş nedeniyle üniversite kapatılınca kendi köşesine çekilerek doktora tezi üzerinde çalışmalarını sürdürdü ve 1813 yılında Yeterli Neden ilkesinin Dörtlü Kökü Üzerine başlıklı çalışmasını yaparak Jena Üniversitesinden doktora derecesini aldı. Bundan sonraki eseri başyapıt olan istenç ve Tasarım olarak Dünya oldu.

Schopenhauer’ın metafizik sistemi, metafizik sorunları ilgilendiren bilinen anlamındaki bir metafizik sistem olmaktan çok, yaşam ve gerçeklik üzerine kötümser bir bakışın metafiziksel bir haklı çıkarılışını açıklamak esasına dayanır.

Yeterli Neden İlkesi

Pek çok dahi gibi, Schopenhauer da erken yaşta, büyük felsefi iç görüşünü yakalamış görünüyordu. 25 yaşında sunduğu doktora tezi Yeterli Neden ilkesinin Dörtlü Temeli Üzerine başlıklı. Bu çalışmadaki görüşler genel felsefe anlayışının da temelinde yer alır. Bu nedenle ilkin bu yapıtı ele almak uygun olur. Bu çalışmada Schopenhauer “Neyi bilebilirim ve şeylerin doğası nedir?” diye sormakta ve bu sorulara yanıt aramak yoluna gitmektedir. Bunun için gerçekliğin tüm boyutlarının bir hesabını vermek istemiş, bunu gerçekleştirebilmek için de öncelikle yeterli neden ilkesini ele almanın gerekliliğine inanmaktadır. Bu ilkenin en basit formu “hiçbir şeyin nedensiz olmayacağını” öne sürer.

Schopenhauer yeterli neden ilkesinin dört temel formu olduğunu ve bunlara karışıklık olarak zihnimizde dört farklı kavram ya da tasarım türü bulunduğunu öne sürdü. Bu farklı tasarım türleri şunlardır;

  1. Fiziksel Nesneler: Bunlar uzayda ve zamanda birbirleriyle neden sel ilişkiler içinde var olurlar ve biz bunları sıradan deneyim aracılıyla biliriz ve yine bunlar madde bilimlerinin inceleme konusunu oluşturur.
  2. Matematiksel Objeler: Burada uzay ve zamanla ilişkili olan geometri ve aritmetikle karşılaşırız.
  3. Soyut Kavramlar: Bu objeleri çıkarım kurallarını uyguladığımız zaman öteki kavramlardan sonuç olarak çıkarırız kavramlar ve sonuçlar arasındaki ilişki yine yeterli neden ilkesi tarafından yönetilir, burası mantığın alanıdır ve burada yeterli neden ilkesi, bilme yollarına uygulanır.
  4. Ben Bilgisi: Ben nasıl bir obje olabilir? Benkendilik (self) isteyen, istekte bulunan, istemde bulunan öznedir.

Schopenhauer’in Bilgi Öğretisi

Schopenhauer’ın felsefesine, Kant felsefesi ile ilişkisini anlama noktasından hareketle girmek en uygun yol olabilir. Yaşamını anlatırken de belirttiği gibi Schopenhauer, felsefi formasyonunu büyük ölçüde Kant’a borçludur. Ona göre Kant, modern zamanların tartışmasız en büyük düşünürüdür. Schopenhauer’a göre “Kant’ın eleştirileri ve sınırlamaları, kendinden sonra gelen ardıllarının, insan kavrayışının zorunlulukla dışında kalan doğruluklara sanki gizemli bir giriş yapmış gibi konuşmaları önleyemedi” (akt. Gardiner, 1967: 326).

Schopenhauer, ayrıca idelerin (kavramların) daha ileri bir sınıfını ayrımsallaştırılmıştır; bunlar yansıma ideleri ya da bazen ifade ettiği gibi idelerin ideleridir. Bu terimler içinde biz görüngüsel deneyimimizin içeriklerini düşünürüz ve onları iletebiliriz. Schopenhauer, sınırları sıkı bir şekilde belirlenmiş insansal araştırma alanı üzerine kalmak gerektiğini düşünmekte gibidir. Bu nedenle, salt tümdengelimsel düşünme kaynaklarına başvurarak bu sınırları aşma girişimi zorunlulukla olanaksızdır.

İstenç ve Tasarım (idea) Olarak Dünya

Schopenhauer’in felsefe anlayışı “dünya benim tasarımımdır” tümcesinde özlü bir ifade bulur.

Tasarım Olarak Dünya: Bu kavram sadece, önümüzde yer alan ya da bilincimize verilmiş her şey tasarım olarak dünyadır ya da benim tasarımımdır ve bu tasarım salt onun üzerine düşündüğüm şeydir tezini öne sürmüyor, aynı zamanda işittiğimiz, hissettiğimiz, öteki çeşitli yollarla algıladığımız şeye de göndermede bulunuyor. Bu şekilde objelerin tüm dünyası ideadır-tasarımdır ve tasarım olarak kalır.

İstenç-isteme olarak Dünya : Günlük yaşamda istenç sözcüğünü, belirli bir yolda davranmak için düşünülerek bilinçli biçimde yapılmış seçimlere işaret etmek için kullanırız. istenci zihnimizin bir yetisi olarak, yani ussal bir kişi tarafından sahip olunan bir özellik ya da yeti olarak kabul eder ve onun akıl tarafından yönetildiğini düşünürüz.

Schopenhauer için istenç, salt ussal kişilere ait değildir. İstenç her şeyde, hayvanda ve hatta ruh taşımayan şeylerde bile bulunur. Aslında, salt bir tek istenç vardır ve her bir şey istencin özel bir tezahürüdür. Schopenhauer, gerçekliğin tümü- ne istencin çalışmasını yükler. İstenç, tüm içkin ve bilinçsiz maddi işlevlerde bulunan bir etkendir. Organizma istençten başka bir şey değildir. Tüm doğal güçlerdeki etkin uyarım istenç ile özdeştir. Kendiliğinden devinim ya da herhangi bir başlatıcı güç bulduğumuz tüm örneklerde içsel özün istenç olduğunu kabul etmeliyiz. İstenç kendini milyonda bir olarak tek bir kavak ağacı olarak açımlar. O hâlde tüm doğada karşı konulmaz bir güç, enerji ya da Schopenhauer’ın deyişiyle sürekli ve kör bir itici güç vardır. Ayrıca o istençten sonu gelmez bir çabalama olarak söz eder ve bu istenç tüm doğa boyunca bilgi dışı olarak çalışır, sonul amaç yaşama isteği olarak çalışmasıdır.

Kötümserliğin Metafizik Nedeni

Evrendeki her şey istenç tarafından sürüklenir ve insan aklı da hayvanların içgüdüleriyle aynı düzeyde olacak şeklide, evrensel istenç tarafından biçimlendirilmiştir. Schopenhauer’a göre doğadaki birincil ilki yaşamın üretilmesidir. Doğa dünyası yaşama istencinin sürekli çatışmalar doğurduğu acımasız bir savaşımı alanıdır. Bu da Schopenhauer’i kötümser bir belirlenimciliğe iter. Fakat istencin her şeyden üstün olan gücünden kaçışın iki yolu vardır, estetik ve ahlak.

Estetik Kaçış Yolu: Önce estetik seyredişin genel özelliğine değinmekte yarar vardır. Estetik seyirde kişi seyrettiği estetik objeye bir yarar ya da çıkar sağlamak için yönelmez, tersine tümüyle yarardan ve çıkardan arınmış olarak yönelir.

Ahlaksal Kaçış Yolu : Schopenhauer istencin tiranlığından çok daha uzun süreli bir kaçışın yolunu yaşama istencinden vazgeçme formülünde bulmuştur. Zira bir insanın yaşamını komplike hale getiren ve acı çekmeye neden olan şey, sonu gelmeyen arzular biçiminde kendisini ifade eden ve süreklilik gösteren yaşama istencidir. İnsanda birtakım şeylere karşı duyulan istek ya da uyanan arzu saldırganlık, savaşım, yok etme ve benmerkezcilik gibi yıkıcı duyguları üretmektedir. Kısacası yaşama istenci her türlü kötülüğün kaynağıdır.

Nietzsche

Yaşamı ve Yapıtları

Hegel’in en köktenci karşıtlarından biri de modern felsefenin en ilgi çekici ve etkili filozofları arasında yer alan Alman Friedrich Nietzsche’dir (1844-1900). Felsefi görüşlerinden çok yaşamıyla pek çok yazar, psikolog ve psikiyatr için ilgi çekici olmuş ve dikkatleri üzerine toplamıştır.

1881’de Günün Şafağı’nı, 1882’de Sevincin Bilimi’ni kaleme almıştır. Bu yapıtta Hıristiyanlığın yaşama düşman olduğu düşüncesi işlenirken “Tanrı öldü.” bildirimi pek çok kişiyi şoke etmiştir. 1883-1885 arası yıllarda Zerdüşt Böyle Buyurdu isimli eserini bölümler hâlinde yayımlamıştır. Yapıtın son bölümünde öncesiz-sonrasız yineleniş kuramı açıklanır. Bu yapıtta Nietzsche, vermek istediği düşüncelerini İranlı bilge kişi Zerdüşt’e söyletir. Bu yapıtta işlenen üst-insan ve değerlerin yeniden değerlendirilmesi düşünceleri, Nietzsche’nin düşünsel gelişimindeki üçüncü evreyi betimlemektedir. Bu evrede Nietzsche, felsefi görüşlerini ön-plana çıkaran iyinin ve Kötünün Ötesinde (1886) ve Ahlakın Soy Kütüğü (1887) isimli eserlerini yayımladı. İyinin ve Kötünün Ötesinde’nin alt başlığı, Geleceğin Bir Felsefesine Giriş şeklindedir. Bu yapıtta güç istenci ve değerlerin yeniden değerlendirilmesi düşünceleri işlenmektedir. Nietzsche, bundan sonra Wagner Davası ve Nietzsche Wagner’e Karşı (1888) isimli Wagner karşıtı yazılarını yayımladı. Aynı yıl Putların Alacakaranlığı, Antichrist (Deccal) ve bir tür otobiyografi olan Ecce Homo adlı yapıtları birbirini izledi. Özellikle bir tür otobiyografi olan Ecce Homo’da eleştirmenlere göre zihin sağlığını yitirmeye başlamasının belirtileri açıkça görülebilmektedir, aşırı bir biçimde kendisini yüceltme yoluna gitmiştir. Bundan sonraki süreçte zihinsel dengesini yitirerek son on yılını yarı bilinçsiz bir biçimde geçirmiş, 1900 yılında yaşamını yitirmiştir.

Erken Yazıları ve Modern Kültüre Yönelik Eleştirisi

Nietzsche’nin ilk eserlerinden olan Trajedinin Doğuşu’ndaki temel savları şunlardır: Yunanlılar yaşamın korkunç, tehlikeli ve açıklanamaz olduğunu kabul etmelerine karşın, kötümserliğe teslim olmayıp yüzlerini daima yaşama dönmüşler, bunu da sanat ortamı yoluyla dünyayı ve insan yaşamını dönüştürerek başarmışlardır. Trajedinin doğuşu’nda Nietzsche, doğrudan doğruya Yunan trajedisinin kökenleri ve gelişimi ile ilgilenir.

Nietzsche’nin Ahlak Eleştirisi Nietzsche’nin ahlakı ayrıntılı olarak ele almaya başladığı yapıt, insanca, Pek insanca adlı yapıtıdır. Çalışma sistemli bir inceleme olmaktan çok aforizmalardan oluşan bir yapı sergiler. Yine de Nietzsche’nin ahlakla ilgili sözleri derlenip aralarında ilişki kurulduğu zaman az çok tutarlı bir kuram ortaya çıkmaktadır. Öncelikle, “ahlak, birincil olarak genelde topluluğu korumanın ve yıkımdan uzak tutmanın aracıdır” denilmektedir.

Ahlaksal terimler eylemlerden çok bunları gerçekleştirenlerin niyetlerine yaygınlaştırılır ve böylece erdem ve erdemli insan kavramları ortaya çıkar. Ciddi bir arılaştırma süreci içinden geçilerek ahlak giderek içselleştirilir. Bu şekilde, iyinin ve Kötünün Ötesinde adlı yapıtında da geniş bir biçimde ele aldığı gibi, bir köle ahlakı ve buna karşıt olarak bir efendi ahlakı ayrımlaştırması ortaya çıkar.

Nietzsche’ye göre Hıristiyanlık, köle ahlakının dayandığı değerlerin evrensellik düzeyine yükseltilmesi amacına hizmet etmiştir.

Nietzsche evrensellik ve mutlaklık iddiası taşıyan ahlaksal sistemleri yadsır ve ayrı ahlak tipleri arasında bir rütbe derecelendirmesi önerir.

Ateizm ve Sonuçları

Nietzsche, Şen Bilim’de “Yakın zamanların en büyük olayı Tanrı’nın ölmesidir.” bildiriminde bulunur. Bunun anlamı, Hıristiyan Tanrı’ya inancın inanmaya değmez olması düşüncesidir. Nietzsche demokrasiyi ve sosyalizmi Hıristiyan ahlak sistemini laik düzlemde devam ettirmekle suçlamakta, mutlak değerlere dayalı nesnel ve evrensel ahlak yasası düşüncesinin daha üst bir aşama olan nihilizm aşaması uğruna terk edileceğini öngörmekteydi.

Güç istenci ve Üst-insan Kuramı

Güç istenci kavramı Nietzsche felsefesinin merkezinde yer alır. Kavram, aforizmatik yapıtlarında yer alan insan davranışının tüm çeşitlerine ilişkin değerlendirmelerinde karşımıza çıkmaktadır. Zerdüşt Böyle Buyurdu’da, güç istencinin insanın temel güdüsü olduğu ve tüm canlı varlıklarda etkili olduğu söylenir. Örneğin hayvan içgüdüleri arasında birinci sırada yer alanı güç istencidir. Sonraki yapıtlarında inorganik doğada bile güç istencinin etkili olduğu öne sürülür. Kısacası Nietzsche’ye göre dünya ve tüm içindekiler güç-istencinden başka bir şey değildir. Nietzsche’ye 132 Modern Felsefe-II Nietzsche demokrasiyi ve sosyalizmi Hıristiyan ahlak sistemini laik düzlemde devam ettirmekle suçlamakta, mutlak değerlere dayalı nesnel ve evrensel ahlak yasası düşüncesinin daha üst bir aşama olan nihilizm aşaması uğruna terk edileceğini öngörmekteydi. göre “Bilim, doğaya egemen olmak amacıyla doğanın kavramlara dönüştürülerek betimlenmesidir.” Bilgi, canlılık gereksinimleri temeli üzerinde yükselen bir yorumlama sürecidir ve oluşun akışına egemen olma istencini anlatır. Örneğin bir töz olarak “ben” ya da “kendilik-self” kavramı oluşun akışına dayatılmış bir yorumdur. Yine pratik amaçlarla gerçekleştirilmiş bir edimdir ama Nietzsche’ye göre bir yorumun yararlılığından çıkarımda bulunarak onun nesnelliğini çıkarsama hakkımız yoktur. Nesnel gerçeklik ya da mutlak gerçeklik diye bir şey yoktur. Mutlak gerçeklik kavramı oluş dünyasından tatmin olmayan ve kalıcı bir varlık dünyası arayan felsefecilerin icadıdır.

Aşama Düzeni ve Üst-insan

Nietzsche’ye göre yaşama biçiminde aşama yapmak güç istenci tarafından belirlenir. Bu açıdan yükselen yaşamı temsil eden insan tipi ile yozlaşma (decadence), zayıflık ve çürümeyi temsil eden insan tipi arasında sıkı bir ayrım yapar. Buna göre sıradan çoğunluk bir araya geldiğinde güçlü olsa bile, Nietzsche için yükselen yaşamı temsil etmez.

Nietzsche’ye göre hedef insanlık değil üst-insandır. insan aşılması gereken bir şey, hedefe vardıran köprüdür. insan kaçınılmaz bir süreçle üst insana evrilmez, üst insan istenç için ulaşılmak istenen bir amaçtır.

Sonsuz Yineleniş Kuramı

Zerdüşt Böyle Buyurdu’da ve Şen Bilim’de Nietzsche, sonsuz yineleniş (döngü) düşüncesine yer verir. Nietzsche’ye göre dünyamız sona erdikten sonra, onu oluşturan parçacıkların gücü sayesinde yeniden yapılaşacak, dünyada olup biten her şey yeni baştan ve aynen yinelenecektir. Bu öğretiye sonsuz yineleniş kuramı denir.

Nietzsche, bu düşünceyi, birey açısından gördüğümüzde yaşama evet deme yeteneğinin bir sınavı olarak görür. Şen Bilim’de yaşamının en küçük ayrıntılarına dek sayısız kez yineleneceğini kendisine söyleyen bir Tin’i imgeler. Bu durumda üzülmesi mi yoksa durumu güler yüzle mi karşılaması gerektiğini kendisine sorar. Çıkan anlam şudur ki yaşamı olduğu gibi kabul etme ya da güler yüzle doğrulama tutumu güç istencinin de bir anlatımı olacaktır. İyinin ve Kötünün Ötesinde adlı yapıtında, ise “Nietzsche oyunun sayısız kez yeniden oynanmasını isteyen ve oyuna değil ama oyunculara da yeniden diye seslenen bir dünya doğrulayıcı insandan söz eder” (Copleston, 1998: 174).