Ünite 7: Harezm-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı

Giriş: Harezm-Altın-Ordu Tarihi

Harezm adı, bugün Kara Kalpakistan, Özbekistan ve Türkmenistan sınırları içinde kalan, Amu Derya (Ceyhun) ırmağının döküldüğü Aral gölünün aşağı yatağında yer alan sağ ve sol bölgelere denir.

Harezm bölgesi, hem yolların kavşak noktasında yer almasından hem de verimli topraklara sahip olmasından dolayı her zaman komşu bölgelerde yaşayan halklar için bir cazibe merkezi olmuştur. Harezm halkı, komşu milletler ile ticarî ilişkiler geliştirmişler, bu milletler ile sürekli etkileşim içinde bulunmuşlardır. Bu anlamda Türklerin Oğuz, Peçenek, Kıpçak ve Kanglı boyları, bu bölge ile temas hâlindeydi. Erken tarihten itibaren İslâmlaşmaya başlayan Harezm bölgesi, 995 yılından sonra Samanoğulları tarafından idare edilmeye başlandı.

X-XI. yüzyıllardaki bazı bilgilerden hareketle, Harezm bölgesindeki Türk varlığından haberdar olabiliyoruz. Harezm bölgesinin Türkleşmesinin, asıl XI. yüzyılın başlarında bölgeyi ele geçiren Gazneli Mahmut ile gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Selçukluların 1040 yılındaki Dandanakan savaşında Gaznelileri bozguna uğratmasından sonra Kıpçak ve Kanglı komutanlar ile daha önce bölgeye gelip yerleşen Oğuzların yanı sıra Kıpçak ve Kanglılar da bölgeye akın ederek, bölgenin Türkleşmesini tamamlamışlardır.

Harezmşahlar tarihi esas itibariyle Atsız bin Muhammed bin Anuş Tigin ile başlar. Son Harezmşahlar Alaaddin Muhammed zamanında imparatorluk hâline gelmişken, bu devlet 1231 yılında Çengiz Han önderliğindeki Moğollar tarafından ortadan kaldırılmıştır. Çengiz Han 1220 yılında Harezm bölgesini ele geçirir. Harezmşahlar, 1231 yılında tarih sahnesinden silinmiş, bölgeye Moğollar hâkim olmuştur.

Çengiz Han hayattayken Moğol İmparatorluğunu oğulları arasında paylaştırmıştır. 1236-1240 yılları arasında Cengiz Han’ın büyük oğlu olan Cuci’nin oğlu Batu Han’ın Deşt-i Kıpçak ve Bulgar topraklarını imparatorluğa dahil etmesiyle Altın Ordu Hanlığı da kurulmuş olur. Altın Ordu Hanlığının idare merkezi, aynı zamanda kültür ve ticaret merkezi Saray şehri olmuştur. Altın Ordu Hanlığı, Batu Han’ın kardeşi Berke Han (1255-1266) zamanında İslâmiyet’i kabul etmiş; hanlık Moğol İmparatorluğundan ayrılarak müstakil bir devlet hâlini almış, böylece Kıpçak Türklerinin ağırlıklı olduğu bir Müslüman-Türk devleti ortaya çıkmıştır.

Harezm Türkçesi

Harezm Türkçesi adı ile XIII-XV. yüzyıllar arasında Harezm ve Sir Derya’nın aşağı kesimlerinde, Karahanlı Türkçesinin devamı niteliğinde, Oğuz, Kıpçak ve Kanglı yerli ağızlarının karışımıyla ortaya çıkmış Türk dilinin karışık dilli eserleri kastedilmektedir. Harezm bölgesi, daha önce buraya yerleşen Oğuzların yanı sıra Kıpçak ve Kanglı boylarının da gelmesiyle, tamamıyla Türkleşmiş, bunun sonucunda Oğuz, Kıpçak ve Kanglı diyalektlerinin karışımı ve tesiri altında Harezm Türkçesi doğmuştur.

XIII. yüzyılın ortalarında Sir Derya’nın güneyindeki bölgede eserler vermeye başlayan Harezm Türkçesi, aynı yüzyılın sonları ile XIV. yüzyılda Harezm bölgesinden birçok âlimin Saray ve civarına göç etmesiyle, sınırlarını Altın Ordu’ya kadar genişletmiştir. Altın Ordu sahasında yazılan eserlere Harezm bölgesindeki edebî dilin kaynaklık ettiğini, bu sahada yazılan eserlerin de Türk dilinin karışık dilli eserlerinden olduğunu ifade etmek mümkündür.

Harezm bölgesinde yazılan eserlerin dil özellikleriyle Altın Ordu bölgesinde yazılan eserlerin dil özellikleri farklıdır. Harezm bölgesine ait metinlerde Karahanlı Türkçesinin özellikleri daha yoğunken, Altın Ordu sahasına ait metinlerde Kıpçak ve Oğuz Türkçelerine ait özelliklerin daha belirgin olduğu ifade edilebilir. Bu bağlamda 13-14. yüzyıllarda Harezm ve Altın Ordu bölgelerinde Orta Asya Türk edebî lehçesinin ilk halkası olan Karahanlı Türkçesinden intikal eden Kanglı, Oğuz ve Kıpçak ağızlarının da dâhil olduğu yeni bir yazı dili inkişaf etmiş, bu yazı dili daha sonra yerini Çağatay Türkçesine bırakmıştır.

Bu çevrede yazılmış eserlerin dilinin Harezm Türkçesi olarak adlandırıldığını, Ali Şir Nevaî’nin Mecâlisü’n Nefâis adlı eserindeki kayıttan anlıyoruz. Harezm ve Altın Ordu sahalarında yazılmış eserlerin hangi dönem içinde değerlendirilecegi konusunda farklı görüşleri vardır. Fuat Köprülü, Çağatay Türkçesinin erken dönem eserleri arasında ele almış; Caferoğlu Harezm Türkçesi eserlerini Karahanlı Türkçesi ve Çağatay Türkçesi ile birlikte Müşterek Orta Asya Türkçesi adını verdiği dönemin ikinci aşamasında değerlendirmiştir. Samoyloviç’e göre, Orta Asya Türk edebî dilleri üçe ayrılır: 1, Karahanlıca, 2. Oğuz-Kıpçakça, 3. Çağatayca. Samoyloviç, OğuzKıpçakça adı ile, Türk dilinin Harezm ve Altın Ordu sahalarında yazılmış eserleri kastetmiştir. Janos Eckmann, bu dönem eserlerini “Harezm ve Altın Ordu Edebiyatı” alt başlığı altında değerlendirerek bir anlamda Harezm Türkçesi eserlerinin Kıpçak edebiyatının bir parçası olduğunu iddia etmiştir.

Harezm ve Altın Ordu sahalarında yazılmış olan eserler, bazı özellikleri dolayısıyla Karahanlı dönemi metinleri, bazı özellikleriyle Çağatay dönemi eserlerine benzese de ne ilk dönemin devamı ne de son dönemin başlangıcıdır. Harezm ve Altın Ordu sahalarında yazılmış eserler, Türk dilinin karışık dilli eserleridir. Harezm Türkçesi, Timurlular zamanında sona ermiş, yerini Çağatay Türkçesine bırakmıştır.

Harezm Türkçesi Eserleri

Harezm Türkçesi eserleri, Harezm bölgesi ve Altın Ordu Hanlığının merkezi Saray’da yazılmıştır. Harezm Türkçesi ile yazılmış eserler şunlardır:

Dâsitân-ı Cümcüme, Hüsrev ü Sirin, Kısâsü’l-Enbiyâ, Kur’an Tercümesi, Mi’rac-nâme, Mu’înü’l-mürîd, Muhabbet-nâme, Mukaddimetü’l-edeb, Nehcü’l-ferâdis, Yarlık ve Bitikler .

Mukaddimetü’l-Edeb

Arapça öğretmek maksadıyla, Arapça kelime ve kısa cümleler esas alınarak satır aralarına Türkçe, Farsça ve bazı nüshalarda ise Moğolca ya da bir İran dili olan Harezmce anlamları yazılarak lügat tarzında hazırlanmış bir eserdir. Eser, devrin bilinen tefsir ve lügat âlimlerinden Mahmud bin Ömer ez-Zemahşarî tarafından yazılmıştır.

Mukaddimetü’l-edeb , XII. yüzyılda yazılmıştır. Eserin dil özellikleri bakımından Harezm Türkçesiyle yazılmış diğer eserlerden daha eskicil özellikler göstermesi, eserin Harezm Türkçesi ile yazılmış ilk eser olduğunu göstermektedir. Mukaddimetü’l-Edeb ’de Arapça kelimelerin ve kısa cümlelerin satır altı tercümeleri, Farsça, Harezmce, Moğolca gibi diller ile Harezm Türkçesi, Çağatay Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi gibi Türk yazı dillerine yapılmıştır. Mukaddimetü’l-Edeb , tarihsel Türk dilinin Dîvânu Lügâti’t-Türk ’ten sonra kaleme alınmış ikinci büyük sözlüğüdür. Dîvânu Lügâti’tTürk 8000 sözcüğe sahipken, Harezm Türkçesi ile yazılmit Şuşter nüshasında 3506 sözcük vardır.

Sözlük 1. İsimler, 2. Fiiller, 3. Harfler (Edatlar), 4. İsim çekimi, 5. Fiil çekimi bölümlerinden oluşmaktadır. Eserin 20’ye yakın nüshası vardır. Yozgat, Berlin, Paris, Şuşter, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi nüshası bunlardan bazılarıdır. Nuri Yüce tarafından çalışılmış olan Şuşter nüshası, her Arapça ibarenin Türkçe karşılığının verilmiş olması, öteki nüshalar ile belli başlı sözlüklerde geçmeyen bazı Orta Türkçe kelimelerin bulunması bakımından diğer nüshalardan daha değerlidir.

Kısasü’l-Enbiyâ

Kısasü’l-Enbiyâ , Harezm Türkçesi ile yazılmış ilk edebî eserdir. Peygamber kıssalarının bir araya getirildiği siyer-i nebî türünden bir eser olan Kısasü’l- Enbiyâ , 1310 yılında Nâsırü’d-dîn bin Burhânü’d-dîn Rabguzî ya da kısa adıyla Ribât-ı Rabguzî tarafından yazılmış ve dönemin Moğol hükümdarlarından Nâsırüddîn Tok Buğa’ya sunulmuştur. Eser insanın yaratılışından başlayarak Hz. Hasan ve Hüseyin’e kadar bütün Peygamberlerin hayat hikâyeleri ve mucizelerini, sahabenin ve dört halifenin hikâyelerini anlatır. Kısas-ı Rabgûzî olarak da bilinen eser 710 (=1310) yılında tamamlanmıştır.

Kısasü’l-Enbiyâ , Arapçadan tercüme edilmiş Farsça aslından Türkçeye aktarılmıştır. Eser, nesir türünde yazılmıştır; ancak içinde Arapça ve Türkçe manzum parçalar da vardır. Eserde toplam 484 dizeden oluşan 43 Türkçe şiir bulunur. Kısasü’l-Enbiyâ ’daki manzum parçalar, çoğunlukla ilk İslamî Türkçe metinlerden olan Kutadgu Bilig ve Atebetü’l-Hakâyık ’ta da rastlanan dörtlük tarzında kaleme alınmıştır. Eserde aruz vezniyle yazılmış şiirler de bulunmaktadır. Çoğunlukla Hz. Muhammed ve diğer din büyükleri için yazılmış kaside türünde olan şiirler içerisinde aşk ve tabiatla ilgili gazel türünden olanlar da vardır. Eserde, dil ve üslûp oldukça sade ve akıcıdır. Nesir halindeki kısımlarda sıklıkla secili ifadelere başvurulur.

Eserin Londra, Leningrad (6 tane), İsveç, Paris ve Bakü’de toplam 10 adet nüshası vardır. Londra nüshası, eserin dil özelliklerini en iyi yansıtan nüshadır.

Mu’înü’l-Mürîd

713 (=1313) yılında Harezm’de yazılmış, dinî-tasavvufî konuları didaktik tarzda işleyen manzum bir eserdir. Eserin dili, geniş halk kitlelerini dinen bilgilendirmek maksadıyla kaleme alındığı için sadedir. Yaklaşık 900 beyittir. Aruzun fe’ûlün fe’ûlün fe’ûlün fe’ûl kalıbıyla yazılmıştır.

Eserin tek nüshası, Bursa Orhan Kütüphanesinde bir mecmuanın içinde bulunmaktadır. Sayfa kenarlarında Cevâhirü’l-Esrâr (Sırların Cevherleri) adlı eserden alınmış toplam altı dörtlük bulunmaktadır.

Eserin kim tarafından yazıldığı tam olarak belli olmamakla birlikte; müellif, eserde kendisini İslâm olarak adlandırmaktadır. Mu’înü’l-Mürîd üzerine ilk yayım 1988 yılında Recep Toparlı tarafından yapılmıştır. Ali Fehmi Karamanlıoğlu’nun hazırladığı; ancak vefatından dolayı yayımlayamadığı Mu’înü’l-Mürîd çalışması, 2006 yılında Osman Fikri Sertkaya tarafından yayımlanmıştır. Eser, son olarak 2008 yılında Recep Toparlı ve Mustafa Argunşah tarafından Türk Dil Kurumu yayınları arasından çıkmıştır.

Nehcü’l-Ferâdîs

Harezm Türkçesi’nin ses ve şekil özelliklerini en iyi yansıtan eserlerinin başında gelen Nehcü’l-Ferâdîs’in Türkçe adı, yine eserde Uştmahlarnı? Açuú Yolı olarak zikredilmittir. Buna göre eserin adı, “Cennetin Açık Yolu” ya da “Cennete Giden Yol” anlamına gelmektedir. Nehcü’l-Ferâdîs , her iki dünyada da mutlu olmak isteyenlerin bilmesi gereken İslâmî bilgileri, hikâyeler içinde sade bir dille ve akıcı bir üslupla anlatan dinî karakterde bir eserdir.

Nehcü’l-Ferâdîs , didaktik bir eser olduğu için, sanat gayesi gütmeksizin açık bir dille yazılmıştır. Bununla birlikte eser kuru ve sıkıcı değildir. Eserin 1360 yılından önce Kerderli Mahmud bin Ali tarafından Saray’da yazıldığı kabul edilmektedir.

Eser, dört bölümden (bâb) ve her bir bölüm (bâb) on fasıldan oluşmaktadır. Bölümlerde ilgili olan hadisler bir araya getirilerek onar ara bölümler hâlinde ele alınmıştır. Fasıllar bir hadisle başlamış, ardından hadislerin Türkçe çevirileri verilmiş, sonra da İslâm âlimlerinin hadislerle ilgili görüşleri ve anlattıkları hikâyeler aktarılmıştır. Bu anlamda Nehcü’l-Ferâdîs, kırk hadis türünde yazılmış bir eser olarak değerlendirilir. Yazar, dört babda bir araya getirdiği kırk faslın her birinde bir hadisten söz ederek toplam kırk hadis aktarmıştır. Müellif de eserini kırk hadis tercümesi türünde yazdığını ifade etmiştir.

Eserin şu ana kadar tespit edilebilen nüshaları Yeni Cami, Mercani, Kazan, Leningrad, Paris, Yalta nüshalarıdır. Yeni Cami nüshası harekeli olup eser üzerine yapılan çalışmalarda bu nüsha esas alınmıştır.

Hüsrev ü Şîrîn

Altın Ordu sahasında yazılmış bilinen en eski Türkçe eser olan Hüsrev ü Şîrîn mesnevisi, Fars edebiyatının ünlü şairlerinden Nizamî’nin 12. yüzyılda yazdığı aynı adı taşıyan eserinin Harezm Türkçesine tercüme edilmiş hâlidir. Eser, Kutb mahlaslı bir şair tarafından tercüme edilmiştir. Mefâîlün mefâîlün feûlün veznindedir. Eserin 1341 ya da 1342 yıllarında tamamlandığı düşünülür.

Hüsrev ü Şîrîn , Türk edebiyatında bugüne kadar yazılmış olan 21 Hüsrev ü Şîrîn ya da Ferhad u Şirin mesnevilerinin ilkidir. Eserin konusu, İran kralı Hürmüz’ün oğlu Hüsrev ile Ermeni kraliçesi Mihin Banu’nun yeğeni Şirin arasındaki aşk öyküsüdür. Hüsrev ü Şirin konusu bakımından, Harezm sahasında yazılmış dinî içerikli eserlerden ayrılır.

Nizamî’nin Hüsrev ü Şîrîn ’i 5700 beyit civarında iken, Kutb’un Harezm Türkçesi ile tercüme ettiği eser, 4370 beyittir. İki eser arasındaki beyit farkı ya müstensihlerin ihmaline ya da Kutb’un eseri aslına uygun olarak kısaltmış olmasına bağlanmıştır. Hüsrev ü Şîrîn ’de halk diline ait pek çok ibare yer almıştır.

Altın Ordu sahasında yazılmış ilk eser olan Hüsrev ü Şîrîn ’in bugüne kadar tek nüshası bulunabilmiştir. Paris Bibliotheque Nationale’de bulunan bu nüsha, 1383 yılında İskenderiye’de Kıpçak Türklerinden Berke Fakih tarafından istinsah edilerek dönemin hükümdarı Altın Boğa’ya ithaf edilmiştir. Eserin tek nüshasının sonuna Berke Fakih tarafından eklenmiş olan 66 beyitlik metin, dil özellikleri bakımından eserin diliyle aynıdır.

Muhabbet-Nâme

Harezmî mahlaslı biri tarafından yazılmıştır. Nâme adı verilen on bir bölümden oluşan Muhabbet-nâme, mefâîlün mefâîlün feûlün vezniyle mesnevi tarzında yazılmış manzum bir eserdir. On bir bâbdan oluşan eserin 4, 8 ve 11. bâbları Farsça yazılmıştır. Eserde sevgilinin güzelliği tasvir edilmiş ve methiyeler dile getirilmiştir. Eser Muhammed Hoca Big için yazılmıştır.

Eserin biri Uygur alfabesiyle, diğerleri Arap alfabesiyle olmak üzere toplam dört nüshası tespit edilmiştir. British Museum’da eserin iki nüshası bulunmaktadır. Bunlardan biri Uygur, diğeri Arap harflidir. Arap alfabesiyle yazılmış iki nüsha daha Osman Fikri Sertkaya tarafından bulunarak yayınlanmıştır.

Cümcüme-Nâme (Dâsitân-ı Cümcüme)

Altın Ordu’da 1368-1369 yıllarında Hüsam Kâtip tarafından yazılmış manzum bir eserdir. Eser Harezm Türkçesine Feridüddin Attar’ın Farsça Cümcüme-nâme adlı eserinden tercüme edilmiştir. Mesnevi tarzında yazılmış bu eserde, Hz. İsa ile Kesikbaş menkıbesi anlatılmaktadır. İlyas peygambere iman etmediği için çok eziyet çeken, bununla birlikte kendi adamlarına iyi davrandığı için Hz. Isa tarafından diriltilen Kesikbaş adlı dinî menkıbenin manzum bir çevirisidir. Eserin Harezm Türkçesine çevirisi, cehennem tasvirleri bakımından Attar’ın eserinden ayrılır. Böylece eser, daha dinî-öğretici karakter kazanmıştır. Cümcüme-nâme , Altın Ordu sahasında çok okunan bir eser olduğu gibi, Türk dilinin diğer sahalarına da tercüme edilmiştir. Harezm Türkçesi ile yazılmış eser, 1548 yılında, Kırım Hanı Sahib Giray bin Hacı Giray’ın emri ile Anadolu Türkçesine, XVIII. yüzyılda Çağatay Türkçesine tercüme edilmiştir. Leningrad Asya Müzesinde eserin iki nüshası daha vardır.

Mi’râc-Nâme

Harezm Türkçesi ile Altın Ordu sahasında yazılmış olan Mi’râc-nâme ’de, Hz. Muhammed’in miraç hadisesi anlatılmaktadır. Eser; dil, üslup ve konuların sıralanışı gibi pek çok bakımdan Nehcü’l-ferâdîs ile benzer özellikler göstermektedir. Eser, sadece gögün tasvir edildiği kısımda Nehcü’l-ferâdîs ’ten ayrılmaktadır.

Mi’râc-nâme’nin bugüne kadar tek nüshası bulunmuştur. Paris’teki Bibliotheque National’de bulunan bu nüsha Herat’ta Uygur harfleriyle istinsah edilmiştir. Eserin istinsah tarihi 15. yüzyıl olmakla birlikte, asıl nüshanın 14. yüzyıla ait olduğu düşünülmektedir. Bunun dışında, Mi’râc-nâme ’nin 1511 yılında, Mısır’da Nureddin Ali bin Kiçkine Seyyid Ali et-Talikanî tarafından istinsah edilmiş Çağatayca nüshası da bulunmaktadır.

Altın Ordu Yarlık ve Bitikleri

Altın Ordu sahasında, Altın Ordu hanlarına ait yarlık ve bitikler Harezm yazı dilinin eserleri arasında kabul edilebilir. Bunlar 14. yüzyılın sonları ile 15. yüzyılın başlarında yazılmıştır. Yarlık ve bitiklerin Uygur lehçesiyle Çağatay Türkçesiyle ya da Yeni Uygur Türkçesiyle yazıldığını iddia eden araştırmacılar olmuştur.

Kırım ve Kazan ile Altın Ordu sahalarına ait yarlık ve bitikleri dil ve üslûp açısından inceleyen Melek Özyetgin ise, iki yarlık ve üç bitiğin “ Harezm-Kıpçak edebi Türk dilinin ürünleri ” olarak değerlendirmiş, bu belgelerde özellikle Kıpçak Türkçesinin tesirinin fazla olduğunu ifade etmiştir. Özyetgin’e göre Altın Ordu hanlarına ait, Harezm Türkçesi ile yazılmit yarlık ve bitikler şunlardır:

Toktamış Han yarlığı: Toktamış Han’ın 1393 yılında Lehistan-Litvanya kralı Yağayla’ya gönderdiği yarlık, Uygur alfabesiyle yazılmıştır. Yirmi beş satırdan oluşan yarlıkta Altın Ordu sahasına ait bir de tamga vardır.

Temir Kutluk yarlığı: Temir Kutluk Han’ın 1397 yılında Muhammed adlı birini Tarhan yapmak üzere verdiği Temir Kutluk Yarlığı, iki alfabeyle yazılmıştır. Uygur alfabesiyle yazılmış olan metnin altına Arap alfabesiyle karşılığı verilmiştir. Elli beş satırdan ibaret olan yarlığın yine Uygur matbu harfleriyle yazılmış ikinci bir nüshası daha bulunmuştur ve iki nüshanın dil özellikleri arasında bir fark yoktur.

Harezm Türkçesi ile Altın Ordu sahasında yazılmış bu iki yarlığın dışında, yine Toktamış Han tarafından Bik-Hacı adlı kişiye verilmiş olan bir başka yarlık daha vardır.

Harezm Türkçesi ile yazılmış üç de bitik bulunur:

Ulug Muhammed Han bitiği: Altın Ordu hanı Ulug Muhammed Han tarafından 1428 yılında Osmanlı padişahlarından II. Murad’a gönderilen, Arap alfabesiyle yazılmış olan bitik, toplam on dokuz satırdır ve Topkapı Sarayı Müzesi’nde korunmaktadır.

Mahmud Han bitiği: Yine Altın Ordu hanlarından Mahmud Han’ın 1466 yılında, Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği bitik, Topkapı Sarayı Müzesi’ndedir.

Ahmed Han bitiği: Bu bitik de Altın Ordu hanlarından Ahmed Han tarafından Fatih Sultan Mehmed’e gönderilmiştir. Bitiğin tarihi ise 1477’dir. Son iki bitiğin dilinin, ilk bitikten daha ağdalı olduğu söylenebilir. Özellikle geç dönemlerde yazılmış olan bitiklerde, Osmanlı yazı dilinin tesirleri daha fazladır. Bunda, büyük bir ihtimalle bitiklerin Osmanlı padişahlarına gönderilmiş olmasının tesiri fazladır.

Satır-Altı Kur’an Tercümesi

Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra, bu dine ait öğretileri kendi dillerinde ifade ederek halkı bilgilendirmek için, Kur’an ’ın Karahanlılar zamanından itibaren Türk diline tercüme edildiği bilinmektedir. Kur’an ’ın Türk diline, Karahanlı sahasının dışında gerek Orta-Asya’da gerekse Anadolu sahasında satır-altı ya da tefsirli pek çok tercümesi yapılmıştır.

Bu çerçevede, Kur’an , Harezm ve Altın Ordu sahasında da Türkçeye çevrilmiştir. Süleymaniye Kütüphanesi Hekimoğlu Ali Paşa kısmında kayıtlı bulunan satır-altı Kur’an tercümesi, Harezm Türkçesi ile yapılmıştır. Bu çevirinin transkripsiyonu, sözlüğü ve tıpkıbasımı, Gülden Sağol tarafından yayınlamıştır.