Ünite 5: Halk Edebiyatınd? Anlatmalık Türler: Mitler, Epik Destanlar, Efsaneler

Giriş

Halk Edebiyatı, sözlü kültür ortamında yüz yüze bir ilişki içinde birisi konuşan, söyleyen veya anlatan kişi diğeri de dinleyici veya dinleyiciler konumunda olan iki tarafın geleneksel anlatılar yoluyla kurduğu bir iletişim biçimidir.

Halk Edebiyatının çoğunlukla bir ya da birkaç kahramanın başından geçen bir olayı geleneksel tavır ve tarzda hikâye etmeye dayalı olarak icra eden türlerine, “anlatmalık türler” (narrative genres) adı verilir. Anlatmalık türlerin icracıları “destancı”, “hikâyeci âşık” ve “masalcı” gibi uzmanlaşmıştır ve çoğunlukla da profesyonel veya yarı profesyonel geleneksel sanatçı kimliğine sahiptirler. Halk Edebiyatının anonim türleri arasında anlatma eylemine dayalı olarak oluşturulan sözlü edebiyat türlerinden mitler, epik destanlar, efsaneler, masallar, halk hikâyeleri ve fıkralar en yaygın olarak bilinen ve yaşayanlarıdır.

Mit Kavramı ve Mitlerin Oluşumu

İnsan davranışları için model teşkil eden, hayata anlam ve önem kazandıran, dolayısıyla insanın kendini anlamlandırmasını sağlayan ve her zaman için bir yaratılışın öyküsünü anlatan kutsal kabul edilen metinlere “mit” (myht) adı verilir.

Mitler, hemen herzaman bir yaratılışın öyküsüdür. Bir şeyin nasıl yaratıldığını ve nasıl var olmaya başladığını anlatır. Mitlerdeki kahramanlar veya kişiler olağanüstü tanrısal varlıklardır. Mitler, onların özellikle “başlangıç” zamanında yaptıkları o olağanüstü şeylerle tanınırlar. Mitler, bu olağanüstü ve tanrısal varlıkların kâinatın başlangıç zamanında yaratıcı etkinliklerini ortaya koyar. Bu tanrısal olağanüstü güçlerin yaptıklarının kutsallığını veya doğa üstü olma özelliğini gözler önüne sererek kâinatın topyekün bir yokluk veya kaos denilen bir kargaşa hâlinden nasıl bildik ve tanıdık düzenine kavuş tuğunu anlatır.

  1. Mitlerin, yaşadıkları kültürlerde “gerçek hikâye” olduğuna inanılır. Bu tür toplumlarda mitler şu yapısal özellikleri gösterirler:
  2. Mit, tanrısal ve olağanüstü varlıkların eylemlerinin öyküsüdür.
  3. Mitlerde anlatılan bu öykü, kesinlikle gerçek ve kutsal olarak kabul edilir. Mit, her za-man için bir “yaratılış” ve “köken”le ilgilidir. Birşeyin nasıl hayata geçtiği ya da bir davranışın, bir kurumun, bir çalışma biçiminin nasıl yaratılmış olduğunu anlatır. Bu nedenle de mitler, insana özgü her anlamlı eylemin örnek tiplerini oluşturur.
  4. Hem gerçek hem de kutsal kabul edilen bir öykünün anlattıkları, onlara gerçek ve kutsal olarak inananlar tarafından bir model olarak düşünülür. Dahası gerçek ve kutsal olan bu inanış ve davranış biçimleri “sosyal bir ferman” niteliğine bürünerek o sosyal ve toplumsal yapıdaki davranış ve düşünüş biçimlerini etkile-yip yönlendirici bir konuma yükselir.
  5. İnsan, miti bil-mekle nesnelerin “köken”ini bilir, bu nedenle de, nesne-lere egemen olmayı ve onları istediği gibi yönlendirip kul-lanmayı bu bilgiyle başarabileceğine inanır. Bu bilgi, “dış-tan” ve “soyut” bir bilgi değildir. Mitlerde tören havası içinde anlatılması veya kanıtını oluşturduğu törenin (ritüelin) gerçekleştirilmesiyle, tören (rit) biçiminde yaşa-nan bir bilgi söz konusudur.
  6. İnsan, mitlerin anlattıkla-rını kanıtlayan ritüeller aracılığıyla, kendisine, yeniden anımsatılan ve yeniden gerçekleşme aşamasına getirilen olayların kutsal, coşku verici gücünün etkisine girmek amacıyla bunları yaşar.

Mitler, dünyanın, insanın, diğer varlıkların, coğrafi şartların oluşumunu, kaynağını ve niteliklerini, dinsel törenleri, törensel araçların ayrıntılarını ya da tabuların neden incelenmesi gerektiğini açıklarlar.

Dış dünyamızda, etrafımızda var olan her şeyin adlandırılışı, sınıflandırılışı, anlamlandırılışı ve yüzyıllar hatta bin yıllar boyu devam eden tecrübelerin idrak edilmesiyle ve bunların aktarılmasıyla oluşan ilkel bilim ve din, mitlerin temelini teşkil eder. Bu bağlamda, hiçbir şekilde dikkatimizden kaçmaması gereken husus, etrafımızdaki âlemi sınıflandırmadan yaşamamızın mümkün olmadığıdır.

Mitler içerdikleri simgeler nedeniyle, içinde yaratıldıkları kültürün ideolojisini oluşturan ilkel din ve bilimin ifadesidir. Her kültür sahibi topluluk veya millet kendi varlığı da dahil içinde yaşadığı yakın çevreyi ve yaşam sonrası hayatının devam edeceği tasavvurî (sanal) çevreyi anlamlandırıp oluşturduğunda, kültürel ideolojisi veya dünya görüşü anlamında mitlerini ve bunların toplam ifadesi olarak da mitolojisini meydana getiriyordu.

Türk Mitolojisi ve Bir Kam Alkışı

Türk mitleri dünyanın en zengin mitolojik geleneklerinden birisidir. Bu mitler, Türklerin tarih öncesi ve tarihsel devirlerde yaşadıkları coğrafyanın büyüklüğü ve Türk boylarının farklı coğrafyalarda bazen birbirleriyle ilişkisiz olarak değişik dinlere mensup olmaları ve farklı kültürel gelişme çizgileri takip etmeleri nedeniyle çalışılması kolay olmayan bir Türk sözlü edebiyat alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk mitolojisinin en önemli kaynağı, kültüre özel duygu, düşünce ve tecrübelerin taşıyıcısı olan bizzat Türk dilinin kendisidir.

Türkiye’de Türk mitolojisiyle ilgili çalışmalar yapanlar arasında Abdülkadir İnan, Murat Uraz, Bilge Seyidoğlu, Yaşar Çoruhlu, Fuzuli Bayat, Celal Beydilli ve Özkul Çobanoğlu sayılabilir. Meşhur Rus Türkologu, W. Radloff’un XIX. yüzyılda, Altay Dağları’nda yaşayan şamanist, Gök Tanrı inancındaki Altay Türkleri’nden derleyip Proben adlı seri eserinde yer alan kam (şaman) alkışlar vardır

Türk kültürünün de erken dönemlerinden (prehistorya/ tarih öncesi) itibaren önce kadınların hakim olduğu anaerkil bir döneme sahip oldukları ve yaratıcı gücü kadın Umay Tanrıça, (Erkek egemen yapı oluşunca eril nitelikleri olan Gök Tanrı “Kök Tenri”nin yanısıra özellikle kadın ve çocuklara yardım eden kutsal bir güç konumunda “Umay Ana” veya “Ak Ana” da denilirdi) olarak tasavvur etmişlerdir.

Abdülkadir İnan’ın (1986) W. Radloff’tan naklettiği “Açları Doyuran Üşümüşleri Isıtan Ateş Ana’ya Alkış (Dua)” Şeklinde adlandırılabilecek bu dua şu şekildedir:

“Otuz dişli ateş (od) anam, kırk dişli kayın anam, gündüzleri bizim için çalışıp çabalıyorsun, karanlık gecelerde bizi kötü ruhlardan koruyorsun; gelenlerin başındasın, gidenlerin arkasındasın!… (…) Önünde Abakan ırmağı, arkanda Yenisey ırmağı kıvrıla kıvrıla akıyor. Eteklerinde sıra dağlar uzanıyor, damarlarında büyük ırmaklar akıyor. Yandığın yerde ot bitmez! Ülker yıldızı arkadaşın, bir tanrıdan fermanlısın! Göklere doğru sivrilen dağların ilk defa yaratıldığı, kanatlı kuşlar uçmak için ilk defa kanatlarını açtığı, sert kayalar ilk defa meydana çıktığı, katı kara çelik ilk defa dövülmeğe başladığı zaman altı dallı otların başları yanmağa başladı, altı hemşire dünyayı dolaşmağa başladı. (…) Akar suyun yanında biten altın yapraklı mübarek kayın ağacını (senin şerefine) diktik, altı ayaklı altın masayı (kurban sunmak için) kuruyoruz; mübarek kayın ağacını dolaşıyor, kara yanaklı beyaz koçu kurban ediyoruz.” Bu alkış metni yukarıda işaret ettiklerimizin çok ötesinde geniş ve Türk kültür tarihi için son derece önemli ve derin anlamlar taşımaktadır.

Anadolu’da ve en az bin yıldan beri müslüman olan Oğuz Türkleri arasındaki “al karısı”, “al ruhu” veya “albastı” inancı bulunmaktadır. Özellikle yeni doğum yapmış ve kırklanmamış kadınlara musallat olan al karısının kendisi ve çocuklarını beslemek için bu kadın ve çocukları ciğerlerini sökerek öldürdüğüne inanılır. Bu nedenle lohusa kadınların ve yeni doğmuş çocukların korunması için, lohusa kadına gelincik ve meyan kökü şerbeti gibi kırmızı renkli bir şeyler içirmeye, kırmızı atlas kaplanmış yorgan örtmeye, başına kırmızı renkli şal veya kurdele bağlamaya, lohusa kadını yalnız bırakmamaya ve odasında mutlaka demir bulundurmaya çalışılır. Geleneğe göre al karısı erkeğin bulunduğu yere giremez. Ayrıca, al karısının lohusa kadını basarak eziyet etmeye başladığına hükmedildiği zaman silah atma vasıtasıyla da hastanın korunacağına olan inanç yaygındır.

Halkbiliminde bu tür olağanüstü güçlerle olan iletişim ve ilişkiye dair anlatılan kişisel hatıralar “memorat” olarak adlandırılır.

Anadolu’da günümüzde de lohusaları al karısından korumak için yatağının veya yastığının altına bıçak veya kama gibi demirden nesnelerin konulması da vardır. Hiç şüphesiz bu uygulamaların bazıları zaman içinde eski anlamlarını yitirerek yeni anlamlar üstlenmektedir. Ancak konunun ve bu uygulamaların kökeni Türk kültür tarihinin tarih öncesi dönemlerine kadar yaklaşık on bin yıllık bir geçmişin derinliklerinde yatmaktadır.

Epik Destan

Sözlü edebiyat›n en eski türlerinden birisi olan epik destan (epics), toplumlarını çoğunlukla dış düşmanlara ve felaketlere karşı koruyan olağanüstü özelliklere de sahip kahramanların hayatını ve kahramanlıklarını anlatan uzun ve çoğunlukla manzum veya manzum-mensur karışık anlatılardır.

Kahramanlık destanlarını Türk edebiyatında “destan” olarak adlandırılan diğer türlerden ayırmak için “epik destan” ifadesini kullanıyoruz.

Türk dünyasında güncel ve tarihsel bağlamlarda, “destan” sözcüğünün yanında, Türk boylarınca “alıptığ nımah”, “comok”, “cır”, “jır”, “batırlar cırı”, “maadırlıg tool”, “kahramandık epos”, “kay çörçök”, “olongho”, “ölöng”, “boy”, “epos”, “epostık jırlar”, “köne epos” hatta “irtegi” veya “batırlık ertegi” gibi pek çok kelime de, “epik destan” terimi karşılığında kullanılmaktadır. Sözlü edebiyatın türleri arasında kronolojik olarak sıralamada en eski olduğu kabul edilen mitlerden sonra veya daha yakın zamanlar açısından da eş zamanlı olduğu düşünülen epik destanlar gelmektedir. Mitlerin kutsal anlatılar olmasına karşılık epik destanlar kutsal anlatılar değildir. Mitlerin kahramanları tanrılar, tanrıçalar ve yar tanrılar gibi tanrısal varlıklar olmasına karşılık epik destanların kahramanları insanlardır. Bu insanlar arasında olağanüstü özelliklere sahip olanlar olsa bile bunlar yine insandırlar.

Epik destan geleneğinde, destanlar belli bir tarihî dönemi birçok yönüyle oldukça geniş bir çerçevede ele alır. Bu tarihî olayların halk hafızasındaki görünüşlerini uygun bir dille, estetik açıdan kendine has “destan mantığı” içinde işleyerek ortaya koyarlar. Destanlarda, milletin dış düşmanlarına karşı savaşı ve bu savaşlarda gösterdiği kahramanlıkları, devletin iç meseleleri, sosyal çatışmalar ve benzeri unsurlar bir bütünlük içinde anlatılır.

Türk epik destan geleneğinde Manas, Semetey, Seytek örneğinde görüldüğü gibi babadan oğula geçen destan daireleri oluşur. Anlatımı günler hatta aylar süren uzun destanlarda bu gibi bir çok durak noktaları gereklidir. Kısa bir destan anlatısı için sadece bir durak noktası yeterlidir. Destanın icrasında takip edilen anlatım tutumu bir olay çizgisini bir başka olay çizgisiyle karıştırmaz. Destan anlatımları her zaman tek çizgilidir. Bu anlatımda eksik kalan kısımları tamamlamak için anlatıcı geriye dönüş yapmaz.

Destanlar, olaylar zinciri (vak’a) bakımından belli bir tarihî döneme dayansa da, onları hiçbir zaman tek katlı ve yalın tarihî gerçeğin tekrarı olarak ele almaz, daima çok katlı bir biçimde ele alış esastır. Bir başka ifadeyle destan, çoğu kez, çeşitli zaman dilimlerinde meydana gelmiş bazen birbiri ile hiçbir ilişkisi olmayan olayları bile bir araya toplayıp hepsini baş kahraman etrafında gerçekleşen olaylar olarak kurgular ve sunar.

Epik destanlar sözlü kültür ortamı ürünü ve bir sözlü edebiyat türüdür. Epik destanların yazılı kültür ortamı anlayışına göre yazılarak oluşturulmuş değişmez, sabit, kuru ve ölü yazılı metinler olmadıklarının bilincinde olunmalıdır. Epik destanların, destancısı ve dinleyicisi arasında kurulan yüz yüze iletişim ortamında, geleneksel icra töresine göre destancı tarafından teatral olarak icra edilen, sözlü kültürde değişmeye ve dönüşmeye açık, canlı verimler ve gösterimler bütünü olması son derece önemlidir.

Epik destan geleneğ özellikleri ve işlevleriyle anlaşılmadıkça, Türklerin binlerce y›l boyunca 20 milyon kilometre karelik bir alanda dillerini ve kültürlerini yaşatarak günümüze ulaşabilme mucizesini anlayabilmek mümkün değildir. Aynı sosyal ve kültürel değerlere dayalı ve gerçek olduğuna inanılan olağanüstü bir kültürel kahraman simgeciliğinde tematik olarak gerçekleşen ortak değerler manzumesinin kazandırdığı toplumsallığın ifadesini bulacağı “biz” kabulü ise, Türk ulusal kimliğinin son derece önemli bir var oluş zeminidir.

Türk Epik Destan Geleneği

Derlenmiş yazıya geçirilmiş destanların sayısı, geleneğin eskiliği, yaygınlığı ve hâlâ yaşamakta oluşu bakımlarından dünyanın en zengin epik destan geleneği Türk epik destan geleneğidir. Bugüne kadar Türk milletini oluşturan Türk boylarından yüzlerce epik destan derlenmiş ve bunların çok büyük bir kısmı son yıllarda Türkiye Türkçesine aktarılmıştır. . Yeryüzündeki milletlerin çok büyük bir kısmının epik destanı yoktur. Epik destanı var olanlarınsa bir ya da iki tanedir. Türk epik destan geleneğinde yer alan destanların, taşıdıkları özellikler dikkate alınarak, şu şekilde genel bir sınıflandırmasını yapmak mümkündür:

Eski Türk Destanları

Bu destanlar arasında Alp Er Tunga Destanı, Şu Destanı, Atilla Destanı, Bozkurt Destanı, Göç Destanı, Ergenekon Destanı, Mani Dininin Kabulü Destanı, Türeyiş Destanı ve Oğuz Kağan Destanı yer almaktadır. Bu destanların en yenisi bile bin yıldan daha eskidir. Bu destanlardan elimize küçük parçalar veya haklarında bilgi veren küçük kayıtlar geçmiştir.

Yeni Türk Destanları

Son yüzyıllarda sözlü kaynaklardan derlenerek yazıya geçirilmiş bu destanlar, sahip oldukları tematik ve yapısal özellikler bakımından kendi aralarında arkaik, kahramanlık ve tarihî destanlar olarak üçe ayrılırlar.

1) Arkaik Destanlar: Daha ziyade Altay, Hakas, Tıva, Saha (Yakut), Teleüt, Şor gibi İslâmiyeti kabul etmemiş ve ağırlıklı olarak Şamanist dünya görüşüne sahip Sibirya’da yaşayan Türk boyları arasından derlenmiş, içerisinde yaygın olarak mitolojik motifler yer alan tematik destanlar bu gruba girmektedir. Bu destanlar, içlerinde birçok eski veya arkaik temalar ve motifler nedeniyle arkaik destanlar olarak adlandırılmaktadır. Bu tür destanlara, Altın Arığ Destanı, Alıp Manaş Destanı, Maaday Kara Destanı, Ural Batır, Er Töştük, Yaratılış Destanı, Ucocoş Destanı, Olonhoy Destanı, Altın Cüs Destanı, Kula Mergen Destanı, Abat Destanı, Koğutay Destanı, Duha Kocaoğlu Deli Dumrul Destanı, Basat ve Tepegöz Destanı, Ay Manıs Destanı, Akbuzat Destanı, Altın Taycı Destanı, Er Samır Destanı ve Oğol Han Destanı örnek olarak verilebilir.

2) Kahramanlık Destanları: Kahramanın yerini, yurdunu düşmanlara karşı koruduğu ve âşık olduğu kızı elde ederek evlendiği çoğunlukla çok epizotlu bu destanlar asıl kahramanlık destanları olarak bilinir. Türk epik destan geleneğinde en yaygın olan bu tür destanlardır. Kahramanlık destanlarına, Manas Destanı, Köroğlu Destanı, Alpamış Destanı, Kambar Batır Destanı, Bozoğlan Destanı, Kobılandı Batır Destanı, Kurmanbek Destanı, Çora Batır Destanı gibi örnekler verilebilir.

3) Tarihî Destanlar: Konu ve kahramanlarını tarihî şahsiyetler ve tarihî olayların oluşturduğu kahramalık destanlarına tarihî destanlar adı verilir. Tarihî destanlara, Battal Gazi Destanı, Danişmend Gazi Destanı, Sarı Saltuk Destanı, Edigey Destanı, Karasay Kazi Destanı, Orak Mamay Destanı, Nözüğüm Destanı, Abdurrahman Han Destanı, Timur Destanı, Osman Batır Destanı ve Genç Osman Destanı örnek olarak verilebilir. Türk epik destan geleneğindeki başlıca tipler ve taşıdıkları tipolojik özellikleri şu şekilde sınıflandırılabilir:

polojik özellikleri şu şekilde sınıflandırılabilir:

  1. Alperen Tipi
  2. Bilge Devlet Adamı Tipi
  3. Kadın Tipleri
  4. Kahramanın Atı Tipi Türk destanlarında binlerce motif yer alır.

Bunlar arasından göreceli olarak çok karşılaştığımız motifleri şu şekilde sınıflandırmak mümkündür:

  • Bozkurt (Gökbörü) Motifi
  • Kutsal Işık Motifi
  • Kutsal Dağ Motifi
  • Düş Motifi
  • Düğün Motifi
  • Düğüne Son Anda Yetişme Motifi
  • Kırklar Motifi
  • Kutsal Su
  • Kutsal Ağaç Motifi
  • At Motifi
  • Ok-yay Motifi
  • Mağara Motifi
  • Pir Motifi
  • Sihir-Büyü Motifi
  • Canlı Kılıç Motifi
  • Demir ve Demircilik

Efsane Kavramı ve Efsanenin Özellikleri

Evrensel olarak yeryüzündeki bütün Halk Edebiyatı geleneklerinde yer alan türlerden birisi de efsane (legend) türüdür. Efsane terimi, dilimize Farsçadan girmiştir. Efsane kavramı İslâm medeniyeti dairesine girmezden önce Eski Türkçede “sab”, “saw”, “kep” ve “irtegi” kelimeleriyle ifade edilmiştir. ürkiye Türkçesinde efsanenin yanı sıra Arapça menşeli “ustûre”, “menkabe” ve “esatir”le, “mitoloji” kelimelerinin de kullanımı yaygındır. Türk lehçe ve şivelerinde ise, Azerilerde “esâtir”, “mif”, “efsane”; Özbeklerde “efsane”, “rivayat”; Karakalpaklarda “epsane”, “legenda”, Kazaklarda “anız”, “epsanehikayet”; Başkurtlarda “rivayat”, “legenda”; Kırım Tatarlarında “efsane”; Kazan Tatarlarında “rivayat”, “legenda”, “ekiyet”, “beyt”; Altay Türklerinde “kuuçın”, “legenda-kuuçın”; Tıva Türklerinde “tool-çugaa”, “töögü çuga”, “toolçurgu bolgafl”; Uygurlarda “rivayet”, “epsene”; Yakutlarda “kepseen”, “sehen”, “kepsel”; Kırgızlarda “ulamış”, “mif”, “ılakap”, “comok” gibi terimler efsane karşılığında kullanılmaktadır. Sözlü kültür ortamında yaratılan ve sözlü edebiyat geleneğinin bir türü olan efsanenin en yaygın olarak kabul gören tanımı “gerçek veya hayalî muayyen şahıs, hâdise veya yer hakkında gerçek olduğuna inanılarak anlatılan hikâye” şeklindedir. Bu kısa ve özlü tanımında yer alan üç ana unsurdan hareketle sistematik bir biçimde tanımlanışı şu şekildedir:

1. Efsane, anlatıcının tarihî zaman kavramı içinde uygundur.

  • Efsane, muayyen bir tarihî (gerçek veya hayalî) bir hadise ile birleştirilmiştir.
  • Efsane, muayyen bir şahısla, yani, bir ad verilen tarihî (gerçek veya hayalî) bir şahsiyet ile birleştirilmiştir.

2. Efsane, anlatanın coğrafî alan kavramına uygundur; yani, o, belirli bir yerle birleştirilmiştir; 3. Efsane gerçek olduğuna inanılan bir hikâyedir. Yapı bakımından masal gibi sabit veya yarı sabit bir forma sahip olmayan efsaneler icra edildikleri konuşma durumuna uygun bir biçim alarak hacimleri ilk, ikinci defa veya daha fazla anlatılmakta olduklarına bağlı olarak değişebilen konuşmalık türlerin (conversional genres) özelliklerini gösterirler ancak kendi başlarına bağımsız bir anlatı olarak anlatıldıkları için anlatmalık türler arasında yer alırlar. Efsaneler genel olarak bir veya birkaç motif içeren k›sa bir anlatım türüdür.