Ünite 7: Guillelmus De Ockham ve Nicolaus Cusanus

Guillelmus De Ockham’ın Yaşamı ve Yapıtları

On dördüncü yüzyılın en önemli mantıkçılarından biri olan Ockham, 1285 yılında Londra yakınlarındaki Surrey bölgesinde bulunan Ockham köyünde dünyaya geldi. 1309 yılında eğitim gördüğü Oxford Üniversitesi’nde Fransisken tarikatına girdi. 1315 yılında tamamladığı eğitiminin ardından, İncil ve Sententiae üzerine dersler verdi.

1323 yılında Lutterel’in Ockham’ın 56 sapkın tezinin yazılı olduğu bir dosyayı Papaya teslim etmesi ve sapkınlıkla suçlaması yüzünden, kendisini savunmak için Papa’nın bulunduğu Avignon’a gitti. Burada 51 tezi sansüre uğradı fakat hiçbiri resmi olarak hüküm giymedi. Papalık ile Fransisken tarikatı arasındaki kavgadan etkilenerek, tarikat üyeleriyle birlikte Papa tarafından hükümdarlığı tanınmayan Kutsal Roma Germen İmparatoru Bavyeralı Louis’in yanına sığındı. 1347 yılında Münih’te öldü.

Ockham, felsefi ve ilahiyat eserlerini 1317-1323 yılları arasında yaşadığı Oxford’da ve 1324-1328 yılları arasında kendini savunmak için bulunduğu Avignon’da yazmıştır. 1330-1347 yılları arasında Münih’te yazdığı eserleri ise polemik ve Papa aleyhtarı politik yazılar oluşturur. Mantık yapıtları arasında en önemlileri şunlardır: Porphyrios’un Kitabı Üzerine Açıklama, Yüklemler Kitabı Üzerine Açıklama, Bütün Mantığın Summası. Diğer yapıtları arasında Fizik Kitapları Hakkında Açıklama, Kader ve Gelecekteki Mümkün Şeyler ve Tanrı’nın Öncedenbilmesi Hakkında Araştırma, Çeşitli Sorular bulunmaktadır.

Ockham’ın Tanrı ve Varlık Anlayışı

Ockham, Duns Scotus’un Tanrı’yı “mutlak üstün, yetkin, biricik ve sonsuz, şeylerin etkin ve nihai nedeni” olarak anladığı yaklaşımına karşıt bir tavır sergilemiştir. Ockham’a göre akıl, soyutlama yaparak Tanrı’nın bilgisine ulaşamaz. İnsan aklı bu biçimde özellikleri olan bir varlığı algılamak bakımından yetersizdir.. Çünkü Tanrı maddi bir nesne değildir ve ona göre, Anselmus’un dile getirdiğinin aksine “Tanrı vardır” önermesi, fizik dünyada yaşayan bir insan için açık bir önerme değildir. İlahi özü, yani Tanrı’nın özünü değil; fakat O’nunla ilgili insandaki zihinsel temsilleri içerdiğini düşünmektedir. Bu temsiller doğrudan doğruya Tanrı’dan hareketle elde edilmedikleri için, ilahi özü yeterince yansıtmazlar.

Ockham, kendisinden önceki düşünürlerin yaptıkları gibi Tanrı’yı bir etkileyici neden olarak görmez. Ona göre insan aklının Tanrı’yı bir etkileyici ilk neden olarak kavraması ve bunu kanıtlaması neredeyse olanaksızdır. Evrendeki etkileri geriye doğru izleyip ilk etki edene, yani etkileyici olan Tanrı’ya ulaştığımızda O’nun aslında bu dizinin dışında durduğunu, çünkü yapı olarak diğer tüm etkilerden bağımsız ve öte olduğunu görürüz. Ockham’a göre böyle dışsal bir varlığın kavranması ve ispatlanması güçtür. Dünyada varolan her şey kendi varoluşunu sürdürmek için belli bir yardıma ihtiyaç duymaktadır. Onların varoluşlarını koruma altında tutan, amaçlarına yönelmeleri bakımından rahatlatan koruyucu bir neden vardır ve bu neden Tanrı’dır. Ockham’a göre üretici ya da etkileyici nedenler yerine koruyucu muhafaza edici nedenler belirlemek, insan düşüncesini daha kolay ikna edici bir yöntemdir.

“Fizik Üzerine Sorular” eserinde Tanrı’nın koruyucu olması durumunu ortaya koymaktadır. Bir şey üretildikten sonra o şeyin üreticisinin varoluşunu devam ettirmek zorunda olmayışı, Tanrı’nın şeylerin yaratıcısı kavramına kuşkuyla yaklaşmasına sebep olmuştur. Ona göre herhangi bir şey varoluşunu koruma gereği duyuyorsa, bu varoluşu koruyan şeyin her an işbaşında olması gerekmektedir. Bu şeyi koruyan şey de başka bir şey tarafından korunuyor olabilir. Ockham’a göre bu durum sonsuz bir şekilde geriye gidemez. Kendisi korunmayan bir ilk koruyucunun olması kaçınılmazdır. Bu da Tanrı’dan başkası değildir.

Ockham’ın Bilgi ve Tümel Anlayışı

Ockham’a göre bilgi ikiye ayrılır: Bileşik bilgi ve bileşik olmayan bilgi. Bileşik bilgi, bir önermenin bilgisidir. Bileşik olmayan bilgi ise “sezgisel bilgi” ve “soyutlayıcı bilgi” olmak üzere ikiye ayrılır. Duyulanabilir nesnelerin duyular yoluyla tecrübe edilmesi neticesinde bilgi ortaya çıkmaktadır. Bu tecrübe neticesinde bir duyu sezgisi ve algı doğar. Bunu aynı nesneye ilişkin zihinsel bir sezgi izler. Sezgisel bilgi, bireysel şeylerin tecrübeye dayalı ilk bilgisidir. Herhangi birşeyin sezgisel bilgisi, o şeyin varolup olmadığına ilişkin bilgi verir. Diğer yandan soyutlayıcı bilginin nesnesi ise tümel olandır. Ockham’a göre sadece tümel olanların değil, tikel olanların da soyut bir şekilde bilindiklerine tanıklık edilebilir. Ockham, Duns Scotus’tan farklı olarak sezgisel ve soyutlayıcı bilgileri nesnelerindeki farklılıklara göre ayırmaz. Ona göre varolmayan bir şeyin de sezgisel bilgisi söz konusudur, tümeller zihinde yeralmaktayken, bireysel varoluşların tümü zihin dışında bulunmaktadır. Bu yaklaşımdaki gerekçe ilahiyat biliminin imkanı sorunuyla ilgilidir. Ockham’ın tümeller konusundaki yaklaşımı adcılık (nominalizm) şeklinde belirlenmektedir.

Ockham’a göre terimler üç farklı biçimde olabilirler: zihinsel, sözlü ve yazılı. Dil kavramlara dayanan ve insanlar arasındaki uzlaşıma dayalı imlerden oluşan bir sistemdir. Zihin ile nesne arasındaki doğal ilişki sonucu ortaya çıkan kavramları belirten kelimeler her dilde farklıdır. Ancak terimin mantıksal çerçevesi her dilde aynılık göstermektedir. Yani farklı dillerdeki farklı kelimeler aynı nesneyi işaret etmektedir. Bunun da nedeni, zihin ile nesne arasındaki ilişkiyi belirleyen yapının bir ve aynı olmasıdır. Ockham’a göre terimler iki ana kısımda değerlendirilebilir. Doğal ya da uzlaşımsal bir şekilde bir nesneyi işaret eden kategorematik terimler ve kategorematik terimlerle ilgileri bağlamında belli bir anlama sahip olabilen sünkategorematik terimler. Ockham bunların da önermenin formel özellikleri olduğunu söylemektedir.

Ockham, dil ve mantık filozofu olarak dilin işlevine ve anlatımına son derece önem vermiş birisidir. Açıklamadaki yalınlık ilkesi ile zorunlu kalmadıkça şeylerin sayısında bir artışa gitmemek gerektiğini dile getirir. Aynı konuda yalın ve karmaşık açıklamalarla karşı karşıya kaldığımızda, bunlar aynı açıklama düzeyine sahip olduğu sürece, daima yalın açıklamaları tercih etmemiz gerektiğini savunan bu yaklaşıma felsefe tarihinde “Ockham’ın Usturası” adı verilmiştir.

Guillelmus De Ockham’ın Ahlak Anlayışı

Ockham’a göre ahlak, aklın ve başka zihinsel koşulların dikte etmesi sonucunda belirlenen iradenin gücüne uygun düşen insani eylem biçimidir. Bu eylem tarzlarının tek amacı iyiliktir. İyilik, herhangi bir şeyin olması gerektiği gibi olmasıdır. Olması gerekeni belirleyen de iradenin kendisidir. Fizik dünyadaki varolan her şey Tanrı’nın iradesine uygun olarak varolduklarından, hem iyidir hem de iyiyi arzulamaktadır. Tanrı’nın tanımı gereği kötü bir şeyi yaratması olanaksızdır. Yaratılanlar O’nun iradesinden kaynaklanan etkiyle bu iradeye koşulsuzca itaat etmek zorundadırlar. Tanrı’da biriken Bilgelik, Sevgi, İktidar ve Merhamet gibi kavramlar, bütün insanların uyması gereken kuralların tümünü içeren en yüksek ahlak kuralı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kurala itaat onun varoluşsal zorunluluğudur. Ockham’a göre iyiye yönelmek Tanrı’nın iradesini cisimsel hale getirmektir.

Nicolaus Cusanus’un Yaşamı ve Yapıtları

Nicolaus Cusanus Almanya’nın Kues şehrinde 1401 yılında dünyaya geldi. Babasının adı Johan Krebs olduğundan Nicholas Krebs olarak da tanınmaktadır. 1416 yılında Heidelberg Üniversitesine girdi. Daha sonra Köln ve Padua üniversitelerinde eğitimine devam etti. 1426 yılında rahip olarak tayin edildi. Bundan sonraki birkaç yıl sadece pastoral yapıtlar kaleme aldı. Bir süre İstanbul’da bulundu ve Kiliselerin birleşmesi için çaba harcadı. 1450’de kardinal seçildi ve İtalyan tirollerinde yer alan Brixen’e piskopos tayin edildi. Almanya içinde uzun seyahatlere çıktı. Pek azının yürürlüğe girebildiği birçok reformcu girişime önayak oldu. 1464 yılında öldü.

Bazıları onu ortaçağın son filozofu olarak tanıtırken bazıları da adcılık ile Yeniplatonculuğu denenmemiş bir tarzda birbirine bağlayan bir dahi olarak kabul etmektedir. Onunla ilgili antiklerin sonuncusu mu, yoksa modernlerin ilki mi olduğu bir çok defa dile getirilmiştir. Sadece filozof olarak değil, Kilise devlet adamı, matematikçi, kanun yapıcı ve diplomat olarak da öne çıkan bir isim olan Cusanus’un başlıca eserleri olarak: De Concordantia Catholica (Katolikliğin Uyumu Hakkında), De Docta Ignorantia (Öğrenilmiş Cehalet Hakkında) ve De Visione Dei (Tanrı’nın Görünüşü) göze çarpmaktadır.

Nicolaus Cusanus’un Tanrı ve İnsan Anlayışı

Cusanus, Öğrenilmiş Cehalet Hakkında adlı eserinde, hakikat, Tanrı ve insan arasındaki ilişkiyi değerlendirmektedir. Yapıtındaki ana konu Tanrı’nın evrendeki varoluş ile ilgisini ve bu ilginin bilinip bilinemeyeceği sorunudur. Cusanus’a göre, ilk iş olarak cehaletimizi bilmemiz gerekir. Diğer bir dille sıranın, bilmediğimizi bilmeye geldiğini söylemektedir. Cehaletimize ilişkin bilgimizi bütünüyle elde edebilirsek, o zaman öğrenilmiş cehalet denilen duruma yükselebileceğizdir. Böylelikle insanlar bilgisizliklerini ne kadar fazla bilirlerse, o kadar fazla öğrenecekleri şey olduğunu da farkedeceklerdir.

Cehaleti öğrenme işi derece derecedir ve en yüksek aşaması sınırsızın kavranışı ile ilgili olduğundan ona “Maksimus” adını verir. Maksimus (Tanrı), “kendisinden daha büyüğü olmayan” demektir. Sıradan akıl, bilinenden bilinmeyene hareket etmektedir. Bilinen, yani öncül ile bilinmeyen, yani sonuç arasındaki mesafe az ise çıkarımı gerçekleştirmek kolaydır. Aradaki mesafe büyüdükçe işin mahiyeti de zorlaşmaktadır. İnsan ile sınırsız arasındaki mesafede ise, atılan adımların sayısı ne olursa olsun hiçbir zaman sınırsıza ulaşılmaz. Çünkü sınırsız olan ile bizim başlangıç noktamız arasındaki mesafe sınırsızdır. Bu durumda, akılsal çabanın insanı sınırsız olana götürmesi olanaksızlaşır. Olanaksızlık sadece sınırsız olana erişmekte değil, aynı zamanda şeylerdeki hakikatin açığa çıkartılması durumunda da ortaya çıkar. Hakikat bölünmez bir yapıdır; ama akıl hakikati elde etmek adına öncüller ile sonuçlar arasında bağıntılar kurarak sınırsızı bölmeye çalışır. Mutlak sınırsız olan Tanrı, bizim anlama yetimizi aşar. Buradaki yetersizlik, bizim bilme yöntemimizle ilgilidir. Cusanus’a göre aklımız bir nesneden ötekine giderek bilgiyi elde etmeye çalışan bir yapıdır ve çelişmezlik ilkesine göre işler. Bu ilke, Tanrı’nın bazı sıfatlarını onaylarken bazılarını reddetmektedir. Bu sebeple Tanrı, birliği içinde aklımızca kavranılmaz bir Varlık olarak kalmaktadır. Bunun için bizde akıl dışında başka bir yeti daha bulunmaktadır. Bu yetiye Cusanus zihin adını verir. Cusanus, zihnin gücü sayesinde ortaya çıkan ve karşıtların çakışması anlamında biçimlenen ilahiyata birleştirici ve bağlayıcı ilahiyat adını vermektedir. Cusanus, Tanrı’nın kendisini yaratılışta gösterdiğini ve bundan dolayı da O’nun hakkında, en azından bir Yaratıcı olarak olumlu bir şeyler bilmemiz gerektiğini ve ancak bu olumlu şey aracılığıyla Tanrı’ya doğru giden kapıyı aralayabileceğimizi düşünmektedir.

İnsan, neredeyse bütün Ortaçağ filozofları tarafından maddi olanla tinsel olan arasındaki ilgiyi kuran bir canlı olarak anlaşılmıştır. Cusanus’a göre insanın en önemli özelliği, hem maddeyi, hem organik ve hayvani hayatı, hem de akılsallığı kendinde barındırabilmesidir. Bu yüzden insanı mikrokosmosa benzetir. Herhangi bir insanın Tanrı’ya dönmesi, yaratılışın bizzat kendisinin Tanrı’ya dönmesi anlamına gelecektir. Dolayısıyla insan, evrenin yansımasından başka bir şey değildir. İnsan Tanrı’nın imgesinde yaratılmıştır. Cusanus’a göre insanın Tanrı’yı tanıması ne zihinselleştirme, ne de felsefileştirme vasıtasıyla oluşmaktadır. İnsanın aynı zamanda nihai amacı da olan Tanrı’yı tanıması İsa’nın vahyi aracılığıyla gerçekleşmektedir.

Cusanus’un, evrende çelişkiler birliğinden gelen bir uyum içinde olduğunu dile getirmesi Aristotelesçi evren anlayışının baştan aşağıya reddedilmesi anlamına gelmekteydi. Cusanus’un en çarpıcı yargısı evrenin bir sınır çevresi olmamakla birlikte sınırsız olmadığı, sınırlayıcı çevresi bulunmadığı için merkezinin de bulunamayacağıdır. İnsanın varlığı nedeniyle dünyanın merkeziliği böylelikle sorgulanan bir durum oluşturur. Cusanus’a göre dünya diğer gök cisimleri gibi hareket etmekte ve hareketi öteki hareketlere göre saptanmaktadır. Johannes Kepler, ilk yapıtında Cusanus’un kendisine ilahi bir şekilde ilham verdiğini dile getirmiş ve Copernicus, Bruno ve Galilei gibi önemli astronomlar da onun çalışmalarından haberdar olmuşlardır. Bu tarz bir evren anlayışı, insanın bu evreni hiç bir zaman tam anlamıyla bilemeyeceği düşüncesiyle bağlantılandırılmıştır. İnsan pek çok farklı nokta ve zamandan gerçekliğe bakarak elde ettiği bakış açılarını biraraya getirir. Ancak ortaya çıkan şey hakikatin bütünü değil, bir fikir oluşturma eylemidir. Tıpkı Tanrı’nın bilgisi gibi evrenin bilgisi de bizde parçalı olarak mevcuttur. Hakikatin yakın bilgisine razı olmalı ve asla mutlak bütünlüklü bilgiyi beklentilerimiz içine koymamalıyız. Öğrenilmiş cehalet burada da işbaşında olmalıdır.