Ünite 4: Gruplar Arası İlişkiler

Gruplar Arası Davranış

Gruplar arası davranış; insanların kendilerini ve diğerlerini ayrı sosyal grupların üyeleri olarak görmelerini sağlayan herhangi bir algı, biliş ya da davranıştır. Sherif ’in şu tanımı da gruplar arası davranışın nerede başladığını çok iyi göstermektedir: “Bir gruba ait olan bireylerin, bireysel ya da kollektif olarak, diğer grup ya da onun üyeleri ile grup özdeşleşmeleri temelinde etkileşimde bulundukları her durumda, biz gruplar arası davranışın bir anında bulunuyoruz” (Akt. Tajfel, 1982).

Gruplar arası davranışın ne olduğunu daha iyi anlayabilmek için belki de en iyi yol, onun kişiler arası davranışla olan farkına bakmaktır. Tüm sosyal ilişkileri, bir aşırı ucu “saf” olarak kişiler arası ve diğer aşırı ucu yine “saf” olarak gruplar arası davranış olarak adlandırılabilecek hayali bir çizgi olarak düşünün. Çizginin kişiler arası ucunda yer alan etkileşimler, iki bireyin karşılıklı olarak kendi bireysel özellikleri temelinde sürdürülen bütün etkileşimlerdir. Aslında, gerçek yaşamda bu uçta yer alan etkileşimlerin bir örneğine rastlamak zordur.

Brewer ve Miller (1996), gruplar arası ilişkilerin, grup üyelerinin fiziksel ya da sembolik olarak var olduğu yerlerde grup düzeyinde ya da ikili etkileşimleri içerdiğini ifade etmektedirler. Örneğin, Ankaragücü taraftarı Ali’nin Bursasporlu Mehmet ile takımları yüzünden ağız dalaşına girmesi, iki kişi arasında geçmesine rağmen gruplar arası bir davranıştır.

Sosyal psikolojide, kişiler arası alanda hem olumlu hem de olumsuz etkileşimler çalışılırken gruplar arası ilişkilerde odaklanılan esas alan anti-sosyal davranışlar ya da şiddeti içeren olumsuz etkileşimlerdir. Gerçekte, gruplar arası ilişkilere ait çalışmalar, gruplar arası çatışma ve gruplar arası şiddete ait çalışmalarla eşanlamlı hâle gelmiştir.

Gerçekçi Çatışma Kuramı

Hırsızlar Mağarası: Gruplar Arası İlişkiler Üzerine Klasik Bir Deney

1954 yazında ABD’de 11 yaşında 22 çocuk üç haftalık bir kamp yapmak üzere Hırsızlar Mağarası adındaki kamp yerine gelirler. Hepsi beyaz ve orta sınıf ailelere mensup olan bu çocuklar, Muzaffer Sherif tarafından gerçekleştirilen bir dizi alan deneyinin bir parçası olduklarının farkında değildirler. Birbirleriyle daha önceden hiç tanışıklığı olmayan yirmi iki çocuk, kamp (aslında deney) başlamadan önce tesadüfi bir biçimde iki gruba ayrılır. Birbirlerini görüp duyamayacakları uzaklıkta iki kamp kurulur. İlk haftada kendi içinde dayanışmacı ve diğer grubun bilincinde olan iki grup yaratılır. Hatta bu gruplara isim verilir; birine Kartallar, diğerine Akbabalar denir (Brewer ve Crano, 1994).

İkinci haftada, iki grup arasında rekabet yaratılmaya çalışılır. Başta spor yarışmaları olmak üzere pek çok faaliyetle bu kolayca başarılır. İkinci haftanın sonunda iki grup arasında düşmanlık oluşmuştur. Üçüncü hafta, araştırmacı tarafından bütünleşme aşaması olarak düzenlenir. İki grup arasındaki çatışmayı ve düşmanlığı azaltmak için, ilk önce her iki grubun bir araya geldiği rekabetin olmadığı hoş olaylar yaşanır. Ancak iki grup arasında yalnızca temasın gerçekleşmesinin gruplar arası düşmanlığı azaltmaya yetmediği ortaya çıkar. Araştırmacı bu kez, grupların her birinin tek başına yapamayacağı, iki grubun iş birliğini gerektiren üst düzey hedefleri devreye sokar. Üst Düzey Hedefler: Gruplar arası bağlamda her bir grubun tek başına ulaşamayacağı, sadece gruplar arası iş birliği ile ulaşılabilecek türden hedeflerdir. Kampa yiyecek getiren kamyonun suya kayması, üçüncü kez iş birliği gerektiren bir durumu ortaya çıkarmıştır. Bu aşamada her bir ortak hareketin tek başına gruplar arası düşmanlığı azaltmadığı ama üç olayın üst üste gelmesinin gruplar arası düşmanlığı giderdiği gözlenmiştir. Bu deneylerden elde edilen bulguları açıklamak için Sherif gerçekçi çatışma kuramını ileri sürmüştür. Bu kurama göre, temel olarak bireyler ve gruplar arasında ortaya konan hedeflerin niteliği, bireyler ve gruplar arası ilişkilerin niteliğini belirlemektedir. Başarılması için ortak çaba gerektiren hedefler söz konusu olduğunda, bireylerin iş birliği yapacağı ve bir grup oluşturacağı öngörülmektedir. Gruplar arası düzeyde ise grupların birbirlerinin aleyhine ulaşabilecekleri hedefler, gerçekçi grup çatışması, kendi grubunu kayırma, karşıt grubu kötüleme, düşmanlık vb. ne yol açacaktır. Eğer iki grubun ortaklaşa çabayla ulaşabilecekleri hedefi olursa gruplar arası ilişkide çatışma azalacak ve uyum teşvik edilmiş olacaktır.

Sosyal Kimlik Kuramı

Gerçekçi çatışma kuramının gruplar arası çatışma ve düşmanlığı açıklamada yararlı olmasına karşın, gruplar arasında düşmanlık, saldırganlık, kendi grubunu kayırma, karşıt grubu kötüleme gibi olguların, gruplar arasında herhangi bir gerçekçi çatışma olmadan da ortaya çıktığı, hatta bunun için sadece iki grubun varlığının bile yeterli olduğu ileri sürülmektedir.

Asgari Grup Paradigması

Bu noktadan hareket eden bir grup sosyal psikolog, “Bir araya gelen bireylerin ait oldukları grubu kayırmaları ve diğer grupla rekabet etmeleri için psikolojik düzeyde gerekli ve yeterli koşullar nelerdir? sorusunu sormuşlardır. Sosyal psikolojide asgari grup paradigması adı verilen deneysel çalışmalar, bu soruya yanıt verebilmek için gerçekleştirilmiştir. Deneyleri gerçekleştirenlerin temel düşüncesi, gruplar arası ayrımcılığın ortaya çıkması için gereken asgari koşulları yaratmak ve bundan sonra bu koşullar üzerine ne gibi etmenler eklendiğinde kendi grubunu kayırma olgusunun ortaya çıkacağını görmekti. Deneklere ortada bir para olduğu söylenmiş ve bu parayı iki kişi arasında dağıtmaları istenmiştir. Deneyin bir koşulunda bu iki kişiden biri deneğin kendi grubundan, diğeri karşı gruptandır. İkinci koşulda, her iki denek de deneğin kendi grubundan ve üçüncü koşulda her iki denek öteki gruptandır (bu ikililerin hepsi hayalidir). Deneklerin çok büyük bir çoğunluğu, kendi grup üyelerine öteki grubun üyelerine verdiklerinden daha fazla miktarda para vermişlerdir. Dikkat çekici başka bir sonuç da deneklerin kendi grup üyelerine mümkün olan en yüksek miktarda parayı vermeyi düşünmek yerine, karşı grup üyesine mümkün olan en az miktarda parayı vermek üzerine kafa yormaları, yani rekabetçi davranmalarıdır.

Sosyal Kategorizasyon

Sosyal dünyanın belirli özellikler (cinsiyet, yaş, ırk, din, milliyet vb.) temelinde gruplara bölünmesidir. Toplum, birbirleri arasında statü ve güç ilişkileri olan sosyal kategorilerden oluşmuştur (Hogg ve Abrams, 1988). Sosyal kategorizasyon, sosyal çevreyi, bireye anlamlı gelecek tarzda gruplara bölerek düzenlemektir (Tajfel, 1982). Bilişsel bir süreç olan sosyal kategorizasyon, bireyin ait olduğu grubu içgrup ve ait olmadığı grubu dışgrup olarak otomatik bir biçimde sınıflandırması demektir. Nesneleri belirli özelliklerine göre ayırdığımız kategorizasyon işlemi, çevreye uyum göstermemiz ve yaşamımızı sürdürmemizin zorunlu bir koşuludur. Ancak, kategorizasyondan farklı olarak sosyal kategorizasyon, nesneleri değil insanları sınıflandırma işlemidir ve bu yüzden daha karmaşıktır. Türk toplumunda tesadüfi olarak seçilmiş bir örneklemde yer alan kişilere, kendilerine verilen 32 kategorilik bir listede hangi kategorileri daha önemli ve önemsiz gördükleri sorulmuş ve şu sonuçlar bulunmuştur:

En önemli bulunan kategoriler önem sırasına göre şöyledir:

  • Dürüst olanlar-dürüst olmayanlar
  • Kültürlüler- kültürsüzler
  • Yalan söyleyenler-yalan söylemeyenler
  • Yurtsever olanlar-yurtsever olmayanlar

En önemsiz bulunan kategoriler ise şöyledir:

  • Şişmanlar-zayıflar
  • Müslümanlar- Müslüman olmayanlar
  • Zenginler- fakirler
  • Şanslılar- şanssızlar

Sosyal Kimlik

Asgari grup deneylerinden elde edilen sonuçların, sosyal kategorizasyonun gruplar arası davranışta önemli bir rol oynadığını göstermesi, araştırmacıların sosyal kimlik kuramını geliştirmesine yol açmıştır. Sosyal Kimlik Kuramı, sosyal değişmeye aracılık eden psikolojik süreçleri sosyal kimlik kavramı çerçevesinde işe koşan bir gruplar arası ilişkiler kuramıdır. Sosyal Kimlik “bireyin, ilgili grubun üyeliğine duygusal bir önem ve değer atfının eşlik ettiği, belirli sosyal gruplara ait olma bilgisi” (Tajfel, 1978, s.63) olarak tanımlanmıştır. Sosyal kimliklerimiz sadece kim olduğumuzu söylemekle kalmaz, belirli bir durumda nasıl davranmamız gerektiğini de söylemektedir.

Sosyal kategorizasyon insanları ayırma işlemidir ve bu işlem sadece bilişsel olarak tarif edilir, yani duyguya yer verilmez. Ancak sosyal kimlik hem bilişsel bir süreç olarak sosyal kategorizasyonu hem de kendimizi koyduğumuz kategoriye (içgrup) ve koymadığımız kategoriye (dışgrup) ait duygularımızı kapsar. Bu nedenle, üyesi olunan kategorinin olumlu olarak algılanması gerekir ki birey kendi benlik değerini ve benlik saygısını kazanabilsin ya da koruyabilsin. Sosyal kimlik yaklaşımına göre, bireyler olumlu sosyal kimlikler edinmek ya da var olanı koruyabilmek yönünde güdülenmektedirler.

Sosyal Karşılaştırma

Kişi ya da kişilerin kendi gruplarını çeşitli değerlendirme boyutları (doğruluk ve dürüstlük, çalışkanlık-tembellik, zenginlik-yoksulluk, vatanseverlik-vatansever olmama vb.) üzerine diğer gruplarla kıyaslamasıdır. Yani, söz konusu süreçte her bir grup, kendi grubunu, karşılaştırma boyutunun olumlu ucunda değerlendirmekte ve diğer grubu olumsuz uçta görme eğilimindedir. Örneğin İstanbul’da gecekondulu ve şehirli grupların, gruplar arası davranış ortamında birbirleri ile ilgili algı ve değerlendirmelerinin incelendiği bir araştırmada, grupların kendilerini üstün gördükleri karşılaştırma boyutlarını ön plana getirdikleri görülmüştür (Akt. Bilgin, 1994). Her bir grubun eylemi, sadece diğer grupların eylemlerine göre olumlu ya da olumsuz bir değer kazanabildiği için, olumlu bir kimlik için gruplar arasında rekabet olduğu ileri sürülmektedir. Gruplar arası rekabetin çok kolay ortaya çıkabileceği, gruplar arasında zorunlu olarak maddi ödüle dayalı çıkar çatışmasının ya da düşmanlığın olmasının gerekmediği belirtilmektedir (Turner, 1975).

Sosyal Kimlik ve Sosyal Değişme

Sosyal kimlik kuramı asıl olarak gruplar arası davranışı analiz ederek sosyal değişme sürecinin sosyal psikolojik düzeyde anlaşılmasına katkı yapmak üzere geliştirilmiştir. Toplumların, birbirleriyle eşit statüde gruplardan ya da sosyal kategorilerden oluşmadığı göz önüne alınırsa alt statüde bulunan grupların, pek çok değerlendirme boyutunda (zenginlik, başarı vb.) “aşağı” olmaları dolayısıyla, kendileri lehine olumlu farklılık yaratacak karşılaştırma yapmaları oldukça zor görünmektedir. Sonuç olarak alt statülü gruplarda yer alan kişilerin, daha olumlu bir sosyal kimliğe sahip olabilmek için statülerini yükseltmeye güdülenecekleri beklenebilir (Tajfel, 1978).

Sosyal kimlik kuramına göre, bu durumda olan insanların, yani statülerini yükseltmek isteyen grup üyeleri için iki temel strateji vardır:

  • Birisi, düşük statülü gruptan ayrılarak yüksek statülü gruba bireysel geçiş olanağının aranması. Bu, aşağıdan yukarı bireysel hareketlilik ya da sosyal hareketlilik stratejisidir . Sosyal Hareketlilik: Sosyal kimlik kuramı bağlamında alt statüdeki grup üyelerinin kolektif olarak değil kişisel olarak üst statülü gruba geçişlerini ifade eder.
  • Düşük statülü grubun göreli statüsünü grup olarak yükseltmeye çalışmasını içeren grup hareketliliği ya da Tajfel’in deyimiyle sosyal değişme stratejisidir (Tajfel, 1978). Sosyal Değişme : Sosyal kimlik kuramı bağlamında, alt statüdeki grubun kolektif biçimde üst statüye geçmesini ifade eder.

Sosyal kimlik kuramına göre, düşük statülü bir grubun yukarıdaki iki stratejiden hangisini seçeceği, gruplar arası yapıyı nasıl algıladığına bağlıdır. Eğer gruplar arasındaki sınır geçirgense başka bir deyişle sınırlar kapalı değilse büyük olasılıkla üst statülü bir gruba bireysel olarak geçiş yolu aranacaktır. Bir kişinin kendi yerel takımını bırakıp başarılı takımlardan birini desteklemeye başlaması, bu stratejiye bir örnek olabilir.

Eğer gruplar arasındaki sınır kapalı ise yani bireysel geçişe hiçbir şekilde izin verilmiyorsa devreye ilk önce sosyal değişmeye ilişkin inançlar girmektedir. Örneğin Hindistan’daki kast sistemi, kastlar arasında geçişe kesinlikle izin vermez. Eğer statüko (yani varolan statü ve güç hiyerarşisi) meşru, istikrarlı ve güvenli olarak algılanıyorsa sosyal değişme için bir yol yoktur çünkü bu durum, sistemin bilişsel düzeyde bir alternatifini oluşturmaya izin vermez. Yukarıda verilen futbol örneği üzerinden gidilirse bu, taraftarlarca, kendi şehir takımının ligde daha yukarılara çıkamayacağının kabul edilmesi ve bunun haksız bir durum olmadığının benimsenmesi anlamına gelir. Statükonun değiştirilemediği böyle durumlarda, grup üyeleri sosyal yaratıcılık stratejilerini uygulayacaklardır. Üç sosyal yaratıcılık stratejisinden söz edilebilir. (Sosyal Yaratıcılık: Sosyal kimlik kuramı bağlamında alt statüdeki grup üyelerinin statükoyu değiştiremedikleri durumda, olumsuz olan sosyal kimliklerini olumluya çevirmek için bulduğu yolları ifade eder.)

  • Düşük statülü grup, gruplar arası karşılaştırmada kendi lehine olacak yeni karşılaştırma boyutu bulur. Diğer bir deyişle, kendinde “olumlu” bir özellik “keşfeder”.
  • Daha önceden olumsuz olarak algılanan içgrup özelliklerine bu kez olumlu anlamlar yükleme girişimlerinde bulunma diğer bir stratejidir.
  • Son bir strateji, grubun kendini daha alt statüdeki gruplarla karşılaştırarak olumlu sosyal kimliğe ulaşmasıdır. Ligde daha alt sıralarda bir takımla kıyaslama yapmak, görece başarısız bir takımın taraftarlarını rahatlatacaktır.

Eğer statüko gayrimeşru, istikrarsız ve güvenliksiz olarak algılanırsa ve kurulu düzenin yerine bir başka düzen getirilebileceğine ilişkin bir inanç varsa direkt olarak statüsü yüksek grup ya da gruplarla çatışmaya girilir, yani gruplar arası rekabet başlar. Bu politik eylem, terörizm, devrim ya da savaş biçiminde olabilir. Gruplar Arası Rekabet: Sosyal kimlik kuramı bağlamında alt statüdeki değiştirmek üzere üst statüdeki grup ya da gruplarla direkt olarak çatışmaya girmesini ifade eder.

Gruplar Arası İlişkilerin Geliştirilmesi

Propaganda ve Eğitim

İnsanların önyargılı olmamaları konusunda hazırlanan resmî uyarılar, birtakım mutlak ahlak standartlarına uymaktadır. Bu tür propaganda mesajlarının en azından bu ahlaki standartlara duyarlı olanlar için etkili olacağı düşünülmektedir. Önyargı bilgisizlikten kaynaklandığı için, eğitimin, özellikle de çocukların formel eğitiminin bağnazlığı azaltabileceği düşünülmektedir. Böyle bir eğitim, ayrımcılığın ahlaki yönlerinin ya da farklı gruplar hakkındaki gerçeklerin öğretilmesiyle gerçekleştirilebilir.

Bir araştırmada, çocuklar diğer insanları düşünme konusunda eğitilmişler ve daha sonra bu çocukların engellilere yönelik tutumlarında bir değişme olup olmadığına bakılmıştır. Çocukların engellilere yönelik tutumlarında belirgin bir iyileşme görülmüştür (Akt. Hogg ve Vaughan, 1995).

Gruplar Arası Temas

Temas konusunda çeşitli denenceler geliştirilmiş olmakla birlikte, genel olarak temas denencesi, düşman grupların birbirleri hakkında gerçekçi olmayan bir şekilde olumsuz beklentiler oluşturmaları ve birbirleriyle temastan kaçınmaları fikrine dayanmaktadır. Temas denencesi, 1954’te Allport tarafından ortaya atılmıştır. Allport, temasın sadece belirli koşullar altında etkili olacağını iddia etmektedir (Hogg ve Vaugkan, 1995).

Bu koşullar şunlardır:

  • Temas, rastgele ya da amaçsız etkileşimden çok iş birliği içeren ve uzun süren bir etkileşim olmalıdır.
  • Bütünleşme, resmî ve kurumsal destek çerçevesi içinde olmalıdır.
  • Temas, eşit statülü kişi ya da gruplar arasında olmalıdır.

Temasın gruplar arası ilişkileri tam olarak nasıl geliştirdiği ile ilgili olarak yakından bakılması gereken üç konu; benzerlik, genelleme ve çok kültürlü bağlamda temas politikasıdır.

  • Benzerlik: temasla birlikte, grupların birbirlerini gerçekte düşündüklerinden daha benzer görecekleri ve böylece birbirlerini sevmeye başlayacakları varsayılmaktadır. Ancak bu bakış açısı ile ilgili problemlerin olduğu ileri sürülür.
  • Genelleme: Grupların temsilcileri arasındaki temasın, sadece temsilcilerin birbirlerine yönelik tutumlarını değil ama bir bütün olarak temsil ettikleri gruba ilişkin tutumlarını da değiştireceği varsayılmaktadır. Bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda önerilen üç model vardır:
  1. Muhasebeci yaklaşım-dışgrup hakkında olumlu bilgilerin birikmesi yavaş yavaş onlar hakkındaki kalıpyargıları iyileştirecektir.
  2. Değişme yaklaşımı-dışgruba yönelik kalıpyargısal bilginin tam tersi olan bilginin verilmesi tutumlarda ani değişmeye yol açar.
  3. Alt gruplara ayırma-kalıpyargı ile tutarlı olmayan bilgi dolayısıyla bir alt tip yaratılır. Böylece dışgruba ilişkin kalıpyargı daha karmaşık hâle gelir ama üst kategori değişmeden kalır.

Genel olarak araştırmalar temasın, temasta bulunan katılımcıların birbirlerine yönelik tutumlarını iyileştirdiğini ama bunun katılımcıların temsil ettiği bütün bir gruba genellenmediğini göstermiştir (Hogg ve Vaughan, 1995).

  • Çok Kültürlü Bağlamda Temas Politikası: İlk bakışta, etnik gruplar arasındaki ilişkilere ayrım yapmadan ve önyargısız yaklaşmanın en iyi yolunun, tarafların farklılıklarını tamamen göz ardı etmek olduğu düşünülebilir. Böylece, tüm taraflara eşit bir statü verilmiş olacaktır. Böyle bir yaklaşımda karşılaşılabilecek üç problem olduğu belirtilmektedir:
  1. Bu yaklaşım, ayrımcılığın belirli grupların dezavantajlı bir durumda olmasına yol açtığı gerçeğini inkâr eder.
  2. Bu yaklaşım etnik-kültürel farklılıklar olduğu gerçeğini reddeder.
  3. İlk bakışta bütün grupları aynı potada eritiyormuş gibi görünen bu yaklaşımdaki eritme potası, gerçekte bir eritme potası değildir.

Buna alternatif yaklaşım çoğulculuk ya da çok kültürlülüktür. Grup farklılıkları gerçeğini olduğu gibi kabul eden bu kavram, gruplara yönelik olumsuz tutumları iyileştirmek ve dezavantajlı durumu ortadan kaldırmak için geliştirilmiştir.

Üst Düzey Hedefler

Sherif, her bir grubun tek başına ulaşamayacağı ve sadece iki grubun iş birliği ile ulaşılabilecek üst düzey hedefler sayesinde gruplar arasındaki ilişkileri iyileştirmeyi başarmıştır. Üst düzey hedeflerin en etkili olanlarından biri, iki karşıt grubun ortak bir düşman tarafından tehdit edilmesidir. Ortak düşmana karşı birlikte direnme, kısa süreli de olsa aradaki gerginliği kaldıracaktır.

Üst düzey hedefler bazı durumlarda işe yaramayabilir. Eğer gruplar ortak hedefe ulaşmada başarısız olmuşlarsa bu durumun, gruplar arasındaki ilişkiyi iyileştirmekten çok kötüleştirdiği görülmüştür. Üst düzey hedeflerin işe yaramadığı diğer bir durum, gruplar arasında kurulan yoğun ve uzun süreli iş birliği ilişkileridir. İlk bakışta gruplar arası çatışmayı yok etmek için ideal gibi görünse de böyle bir durum kolayca geri tepebilir. Çünkü her ne kadar gruplar ortak bir hedefe ulaşmayı isteseler de grup olarak kendi kimliklerini korumak da isteyeceklerdir.

İletişim

Çatışma hâlindeki grupların, çatışmayı ortadan kaldırmak ve ilişkileri geliştirmek için başvuracakları bir yol, aralarındaki sorun hakkında direkt olarak iletişim kurmaktır. Bu iletişim üç şekilde olabilir: Pazarlık yapma, arabulucudan yararlanma ya da hakem yoluyla anlaşmadır.

  • Pazarlık Yapma: Gruplar arası müzakereler genellikle birbirine karşıt grupların temsilcileri arasında gerçekleşir; örneğin sendikalar ve işverenler, aralarındaki anlaşmazlıkları, temsilcileri arasında direkt olarak görüşerek çözmeye çalışabilirler. Pazarlıkta kişiler arası ve gruplar arası etmenlerin birbirini nasıl etkilediği araştırılmış ve pazarlığın genellikle belli bir aşamalar dizisi izlediği gösterilmiştir.
  • Arabulucudan Yararlanma: Karşıt grupların kendilerinin uzlaşmaya varamadıkları durumlarda arabulucular yararlı olabilmektedirler. Etkili olabilmeleri için arabulucuların taraflar üzerinde bir yaptırım gücü olmalıdır. Ancak yaptırım gücü olan arabulucuların tarafsız da olması gerekir. Tarafsız bir arabulucu, her iki tarafın da sorunun kemikleşmesinden dolayı düşünemediği çözüm yollarını düşünüp gösterebilir. Arabulucular çözüm yolunu dayatma gücüne sahip olmasalar da taraflara çeşitli şekillerde yardımcı olabilirler. Her iki grubun da kazançlı çıkabileceği yeni uzlaşma yolları önerebilir ve tarafların öne sürdükleri makul olmayan iddiaları, kamuoyuna açıklama tehdidiyle engelleyebilirler. Tüm bunlar gruplar arasındaki çatışmanın azalmasını sağlar. Arabulucudan yararlanmanın her durumda taraflar arasında anlaşma sağlanmasında yararlı bir yol olduğu ileri sürülemez.
  • Hakem Yoluyla Anlaşma : Birçok gruplar arası çatışma o kadar çıkmaza girmiş ya da tarafların istekleri birbirinden o kadar farklı olabilir ki bu durumlarda arabulucunun da yapacağı bir şey kalmayabilir. Son çare hakeme başvurmaktır. Arabulucu ya da başka üçüncü bir taraf, her iki tarafı da bağlayıcı bir çözümü taraflara dayatmak üzere davet edilir.

Uzlaşma: Direkt iletişimin gruplar arası ilişkileri geliştirmesine karşın, bazen taraflar arasındaki gerginlik ve şüphe o kadar üst boyutlarda olabilir ki artık direkt iletişim imkânsız hâle gelir. Bu durumda, gruplar çoğu kez birbirlerini tehdit eder, birbirlerine baskı kurar ya da misilleme yaparlar. Bu davranışlar karşılıklı geliştiğinden, aradaki çatışma durmaksızın tırmanır. Daha etkili bir strateji her iki tarafın da intikamcı değil uzlaşmacı davranması ve tarafların, uzlaşma arayışlarının sömürülmesini engelleyecek kadar güçlü olmasıdır. Bu yolla taraflar arasındaki gerilim azaltılabilir. Bunun en azından iki aşamada olabileceği belirtilmektedir:

  1. Bir taraf uzlaşmacı niyetini ilan eder, atacağı küçük adımı açıkça ortaya koyar ve karşı taraftan da aynısını yapmasını ister.
  2. Süreci başlatan taraf ilan ettiği adımı eksiksiz ve herkesin görebileceği şekilde atar.