Ünite 2: Göç ve Uyum Politikaları

Uluslararası Göçün Nedenleri

Göçün tarihsel olarak geçmişteki ve 20. yüzyıldaki nedenlerine bakıldığında, kapitalizmin dünya çapında egemenliğini kurma sürecinde bu gelişimin asli unsuru olarak kapitalist birikim sürecinin yayılmacı niteliğinin ve işverenlerin iş gücü maliyetlerini düşük tutma isteğinin uluslararası düzeyde iş gücü talebine, dolayısıyla emek göçüne yol açtığı görülür.

Küreselleşmeyle birlikte merkez ve çevre ülkeler arasındaki ilişkilerin sıkılaşması da uluslararası göçü desteklemektedir, çünkü dünya ekonomisinin merkezlerinde de iş gücü piyasalarının esnekleşmesi ve enformelleşmesiyle özellikle hizmet sektöründe göçmen iş gücüne ihtiyaç duyulmaktadır. İletişim ve ulaşım alanındaki teknik gelişmeler göçü kolaylaştırıp, ucuzlaştırmış, daha önce göç eden yakınların sunduğu sosyal ağlar göç etmeyi daha kolay hâle getirmiştir.

Gelişen iletişim ve ulaşım teknolojileri ile yıllar içinde artan insan hareketliliği imkânı, dünyada kuzey güney ve batı doğu ekseninde giderek açılan refah uçurumu hem göç hareketlerinde bir artışı hem de göçün bilimsel ve politik açıdan giderek daha çok tartışılan bir konu olmasını beraberinde getirdi. Göç, öncelikle erkekler ve emek göçü bağlamında tartışılırken, 1980’lerden itibaren göç eden erkeklerin ailelerini yanına getirmeleriyle birlikte, kadınların göçü tartışılmaya, 2000’lerde ise çocukların göçü tartışılmaya başlandı. Son yıllarda yayınlanan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve Avrupa Sınır Koruma Teşkilatı (FRONTEX) (2010) raporları İsveç ve Hollanda başta olmak üzere birçok ülkeye gelen çocuk göçünü ve daha önemlisi giderek artan çocuk mültecilerin varlığını önemli bir sorun olarak ortaya koymaktadır. Çocuklar, göçmenler arasında yeni bir grup olarak karşımıza çıkmaktadır (Atasü-Topçuoğlu, 2012: 11).

Göçmenlere Yönelik Uyum Politikaları ve Sosyal Sonuçları

Göç üzerine yapılan çalışmalar; entegrasyon (uyum), asimilasyon, bütünleşme, ayrımcılık, dışlama, çok kültürcülük vb. kavramların etrafında dönmeye devam ediyor. Göç sosyolojisi çalışmaları, çok kültürlülük, melez kimlikler ve yeni vatandaşlık hakları (küresel, ekolojik vb.) tartışmalarını da kapsamına alarak çok boyutlu hâle geliyor.

ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi uzun yıllardır göçmen ülkesi olarak tanımlanan ülkelerden farklı olarak Avrupa devletleri, göçmenlerin ve onların çocuklarının uyumları konusunda daha başarısız görünmektedir. Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda ve Belçika gibi devletler göçmenlerin uyumu konusunda özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında, birtakım tecrübeler edinmişlerdir.

Avrupa ülkeleri içerisinde özellikle Almanya göçmenlere bazı açılardan sosyal yardım ve sosyal hizmetler sunabilmeyi başarmış olmasına rağmen, siyasal haklar, siyasal temsil ve sosyal kabul konularında ciddi sorunlar yaşamaktadır.

Sonuç olarak, Avrupa ülkeleri göçmenlerin topluma uyumu amacı etrafında asimilasyondan çok kültürlülüğe uzanan geniş bir yelpazede farklı göçmen politikaları ve uygulamaları izlemektedir.

Asimilasyon Modeli

Asimilasyon kavramı ilk olarak Amerika’da Şikago Okulu sosyologlarından Robert Park’ın bir göç ülkesi olan Amerika’da birleştirici bir ulusal kimliğin inşası üzerine yaptığı çalışmalarda kullanılmıştır (Kivisto, 2005; Unutulmaz; 2012). Asimilasyon kavramı, genellikle devletin göçmen/farklı toplulukları ev sahibi toplumun değerleri etrafında benzer hâle getirmek çabası anlamında kullanılmaktadır. Bu anlamda, bütün farklı etnik gruplardan çoğunluğun sahip olduğu egemen kültür, dil ve değerleri kazanarak benimsemeleri beklenmektedir. Asimilasyon anlayışı, çoğunluğun değerlerinin ve dilinin farklı etnik gruplara dayatılması şeklinde uygulandığından sosyolojik ve politik olarak kabul görmeyen bir yaklaşımdır.

Asimilasyoncu modelde göçmenlerden dilsel, kültürel veya sosyal özelliklerinden vazgeçmeleri ve çoğunluk nüfustan ayırt edilemez hâle gelmeleri beklenmektedir. Devletin görevi göçmen çocukların normal okullara gitmesini ve çoğunluk dilini öğrenmesini sağlayacak koşullar yaratmaktır.

Eritme Potası Modeli

Amerika’da göçmenlere yönelik olarak yaşam bulan eritme potası modeli (melting pot) yeni gelen tüm göçmen grupların etnik, kültürel ve dinî kimliklerinden belli ölçülerde vazgeçerek yeni gelinen yerin etno-kültürel ve dinî değerlerini benimseyerek ortaya bir çeşit melez kültür çıkarmak anlamına gelmektedir (Kaya, 2014).

Eritme potası modelinin öne sürdüğü teze göre, çok çeşitli uluslardan gelen bireyler ve gruplar, Amerikan eritme potasında dönüşüp, yepyeni, Amerikan kültürü ve hayat tarzı ile ortaya çıkıyordu. Ancak, bu model de Amerika’da çok başarılı olmamıştır zira zaman içerisinde kentsel alana katılan bireyler etnik, kültürel ve dinsel kimliklerini unutmak yerine, kentin yarattığı sosyal, ekonomik ve psikolojik sorunlar nedeniyle geleneksel kimliklerine daha fazla sarılma eğilimine girmişlerdir (Kaya, 2014).

Entegrasyon Modeli

Entegrasyon, uyum ya da bütünleşme kavramları göçmenlerin geldikleri toplumda ekonomi, kültür ve siyaset alanlarına gönüllü olarak katılımlarını ve çoğunluğun değerlerini ve düşünce kalıplarını benimsemesi sürecini ifade etmektedir. Asimilasyon kavramının çağrıştırdığı zorunluluk ve baskı gibi uygulamalar yerine, entegrasyon kavramı gönüllüğü ve birlikte barış içinde yaşama duygularını vurgulamaktadır. En iyimser hâliyle yorumlandığında entegrasyon kavramı, göçmenlerin sahip olduğu farklı kültürlerin, içine geldikleri kültürleri benimseyebileceğini, o toplumun değerlerini ve düşünce kalıplarını öğrenebileceklerini ve göçmenlerin bu benimseyici tutumunun ev sahibi toplum tarafından da onay göreceğini ve kabullenileceğini varsayar.

Kademeli Ayrımcılık Modeli

Kademeli ayrımcılık modeli Almanya, Avusturya ve İsviçre gibi Batı Avrupa’da ilk misafir işçi getiren ülkelerde uygulanmaktadır. Kademeli ayrımcılık, ulusun hakim tanımının doğum ve soy birliğine dayandığı ülkelerde bulunmaktadır. Kan bağı esasına dayalı oldukça kapalı bir vatandaşlık anlayışına sahip olan (ius sanguinis) ve etnisist duyguların güçlü olduğu Almanya’da bu kültürelci bakış oldukça yaygındır.

Bu modelde, baskın grup, göçmenleri ve onların çocuklarını sahip oldukları kültürel farklılıklardan dolayı ulusun üyeleri olarak kabul etmekte gönülsüzdür.

Çok Kültürlülük Modeli

Asimilasyon, eritme potası modeli ve entegrasyon modellerinin sonuç vermemesi ve göçmenlerin sosyal, ekonomik ve psikolojik ihtiyaçlarına cevap vermemesi nedeniyle çokkültürcülük politikaları gündeme gelmiştir. Aslında, çok kültürlülük politikaları, bir devlet politikası olarak ilk olarak Avusturalya, Amerika, Kanada gibi ülkelerde 1970’lerde gündeme gelmiş ve ardından Avrupa’ya yayılmıştır. Çok kültürlülük politikasının temel hedefi ülkedeki farklı etnik, dinî ve kültürel geçmişten gelen insanların bu farklılıklarından doğan tüm hakların tanınması, saygı görmesi ve garanti altına alınmasıdır.

Avrupa’da Göçmenlere Yönelik Sosyal Politikalar ve Temel Sorunlar

Göç alan ülkelerdeki yaşam koşullarının yanı sıra, ekonomik, toplumsal ve yurttaşlıkla ilgili katılım yollarından yararlanma güçlükleri de göçmenlerin yaşamını oldukça zorlaştırmaktadır. Göçmenler konut edinme, geçici olmayan ve düzenli bir iş arama ya da kredi, kamu hizmeti, bakım ve sağlık gibi hizmetleri alma söz konusu olduğunda sıkça engellerle karşılaşabilmektedir (Bonet ve Negrier, 2015: 116).

Göçmenlere yönelik uygulanan sosyal politikalar açısından ülkeleri kabaca üçe ayırabiliriz: Göçmenlere özel aktif politikalar uygulayan ülkeler; Göçmenlere özel sosyal politika uygulamayı reddeden ülkeler ve göçmenleri misafir işçi statüsünde gören ülkeler.

Avustralya, Kanada, İsveç, Hollanda göçmenler ve azınlıklar için aktif sosyal politika izleyen ülkelerdir. İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler ise ikinci gruba dâhil olan ve göçmenlere yönelik özel sosyal politikaları reddeden ülkelerdir. Almanya ve Avusturya gibi ülkeler ise üçüncü gruba girmektedir ve göçmenlere bir gün evlerine dönecekleri anlayışıyla “misafir işçi” gözüyle bakan ülkelerdir.

Göçmenlere Yönelik Eğitim ve İstihdam Politikaları

Avrupa’daki göçmenlerin iş piyasasındaki durumlarını ve mesleki yapılarını yakından incelediğimizde özellikle birinci kuşak göçmenlerin imalat sanayii, inşaat ve madencilik sektörlerindeki kirli, tehlikeli ve zor olan işlerde istihdam edildiklerini görüyoruz. Nitekim, Almanya’da göçmenlerin istihdam yapısına bakıldığında 1974’te tüm göçmenlerin %80’inin imalat sanayiinde yer aldığı, buna karşılık toplam istihdam açısından imalat sanayiinin payının %56 olduğu görülmektedir (Toksöz, 2006). Sonuç olarak, birinci kuşak göçmenlerin vasıfsız beden işlerinde yoğunlaşmış olduğunu ve genellikle vasıfsız veya yarı vasıflı işlerde çalıştıklarını görmekteyiz.

Göçmen çocuklarının bulundukları semtlerdeki okullarda yoğunlaşmaları, çocuk ve gençlerin çoğunluk toplumuyla sınırlı ilişki içinde büyümelerine yol açmakta ve eğitimöğretim düzeylerinin düşüklüğü genç göçmen kuşaklarının iş gücü piyasasına katılım biçimleri üzerinde belirleyici olmuştur. Bütün bunlar etnik topluluğun oluşumuna etki ederken, göç alan ülke devletinin ve halkının tutumu ortaya çıkan etnik topluluğun toplumla bütünleşme düzeyi üzerinde kolaylaştırıcı ya da zorlaştırıcı rol oynamaktadır.

Gelişmiş ülkelerde 1970 ve 80’lerde göçmenlerin iş gücü piyasasındaki dezavantajlı konumlarını açıklamak için geliştirilen ikili (tabakalı) iş gücü piyasası teorisi mevcut göçmenlerin yanı sıra günümüzde devam eden uluslararası vasıfsız emek göçünü açıklamak bakımından da geçerliliğini korumaktadır.

Avrupa’da Yeni Sağ Politikalar ve Göçmenlere Yönelik Etkileri

Avrupa’da yeni sağ politikalar, Avrupa’nın son 20-25 yılına damgasını vurmuş durumda. Göçmenleri asalak olarak gören yeni sağ politikaların ortaya çıkardığı “yeni bir ırkçılık” olgusu var ki bu ırkçılık, bildiğimiz anlamda apartheid rejimi, soykırımı, köleliği ya da beyazların üstünlüğünü savunan bir ırkçılık değildir. Bu “yeni ırkçılık” (Balibar ve Wallerstein, 2007) artık biyolojik temellere dayanmayan kültürel ve ekonomik nedenlerle yapılan bir ırkçılıktır.

Bu “yeni ırkçılık” biçimi, ekonomik refahın ve millî kimliğin bozulmaması amacıyla göçmenler ve mültecileri şeytanlaştırıyor ve tüm olumsuzlukların sebebi göçmenler ve onların sahip oldukları kültürlermiş gibi göstererek göçmenleri günah keçisi hâline getirmektedir.

Yeni ırkçılık kavramını 1981 yılında yayınladığı kitabında ilk kez Martin Barker kullanmıştır. Barker, kitabında yeni tür ırkçılıklarda artık eskisi gibi “biyolojik açıdan aşağılık” olmanın vurgulanmadığını, esas önemli olanın kültürel farklar olduğunu yazmıştır. Yeni ırkçılık, birbirine benzemeyen grupların barışçıl bir şekilde birlikte yaşamasının doğal olmadığını hatta bazıları çeşitli kültürel grupların ayrı yaşamasını savunmaktadır (Somersan, 2004: 43).

Neoliberalizm ve Göçmenlerin Yaşamına Etkileri

Ekonomik köktencilik diyebileceğimiz neoliberalizmin dayattığı bireyciliğin ve acımasız rekabetin toplumların sosyal dokusunu ve sosyal devlet yapısını aşındırarak göçmen karşıtı bir iklimi yarattığını söyleyebiliriz. Neoliberal politikalar sayesinde emek piyasalarının esnekleşmesi, iş koşullarının kuralsızlaştırılması, işgüvencesizliğinin yaygınlaşması, ücretlerin düşürülmesi, sendikasızlaştırmanın egemen kılınması suretiyle göçmenler, emek piyasasının en ağır mağdurları hâline gelmektedir.

Neoliberal politikaların ve uygulamaların başladığı 1980’li yıllardan itibaren göçmen kabul eden gelişmiş sanayi ülkelerinde giderek yabancı düşmanlığı ve ırkçı şiddet olayları artmış ve bu hâl toplumların huzurunu bozucu bir nitelik kazanmıştır. Göçmen kökenlilerin toplum içinde yerlilere kıyasla daha da kırılgan olmalarına karşın sosyal sorunların etnikleştirilmesi ile doğrudan hedefe oturtuldukları, neoliberal düzenin neden olduğu sosyal sıkıntıların müsebbibi olarak görüldükleri ve farklı kültürlerin bahane edilerek ötekileştirildikleri bir dönem ortaya çıkmıştır. Bu dönem, yeni ırkçılığın veya kültürcü ötekileştirmenin bir anlamda zirve yaptığı bir dönemdir.

Göçmenlerin Oluşturduğu Etnik İş Gücü Piyasası (Etnik Niş Ekonomisi)

Göçle bir ülkeye yeni gelen kişi, yüksek vasıflı bir işte çalışma beklentisine rağmen, çok düşük düzeydeki bir işin vasıf düşürücü girdabına yakalanabilir. Çoğu kez ekonomik zorluklar ve etnik topluluğun beklentileri ülkeye yeni gelmiş olan kişiyi aldığı eğitimin ve deneyimlerinin çok altındaki bir işi kabul etmeye zorlar. Böyle bir durumda kalan kişiler ya pasif tutumları ya da hemen iş bulamayışları nedeniyle “en son çare” olarak göçmenlerin o ülkede oluşturmuş olduğu “etnik iş gücü piyasasına” (taksi şoförlüğü, fast-food lokantaları vb.) girmeye razı olur. Bu koşullarda göçmenlerin mesleğinde gerçek bir yükseliş kaydetmesi ve bilgilerini geliştirmesi mümkün değildir. Göçmenlerin oluşturduğu etnik iş gücü piyasasında (diğer adıyla etnik niş ekonomisi) çalışan göçmenler mesleki vasıflarını geliştiremezler ve böylece bu işlerde çalışan yüksek vasıflı göçmenler genel iş gücü piyasasına da kolaylıkla ulaşamazlar (Schmidtke, 2011).