Ünite 3: Fotoğrafın Yaygınlaşması

Giriş

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren güçlü bir şekilde etkisini gösteren, insanlık tarihinin en büyük toplumsal dönüşümlerinden birisi olarak değerlendirilen Sanayi Devrimi, makinelerin ve kitlesel seri üretimin egemen olduğu yeni bir dünya düzenini zorunlu kılmıştır. Bu dönemin görsel dünyası ise makineleşme kültürünün doğal bir sonucu olarak fotoğraf makinesi tarafından inşa edilmiştir ve 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren mekanik bir araçla (fotoğraf makinesi) ve çeşitli yöntemlerle (helyografi, dagerotip, kalotip, vb.) ışığa duyarlılaştırılmış bir yüzey üzerinde oluşturulan tüm görüntülere “fotoğraf ” adı verilmiştir.

19. yüzyılın ikinci yarısına tekabül eden süreçte fotoğraf, hızla değişen bir dünyayı temsil eden yeni bir disiplin olarak, bir yandan hem daha kısa sürede hem de daha iyi kalitede görüntüler üretebilmenin yollarını ararken, diğer yandan da içinde bulunduğu toplumsal durumu anlamaya ve kendi benliğini keşfetmeye çalışmıştır.

Dagerotip ve Portre Fotoğrafçılığı

‘Fotografi’ sözcüğü, Avrupa’nın dört köşesinde çalışmalarını birbirinden habersiz yürüten bilim insanları tarafından -İngiliz fizikçiler Wheatstone ve Herschel, Alman gökbilimci von Madler aynı anda- şekillendirilmiştir. Öte yandan, Hercules Florence bu sözcüğü daha 1833’te kullanmaya başlamıştır. Ama tüm diğerlerinin yerini alan gerçek anlamda bir tür ismi olarak ancak 1850’lerin sonunda benimsenecektir.

Fotoğrafın ilk ortaya çıkış dönemindeki kullanım alanları daha çok natürmort, manzara ve portre fotoğrafçılığıyla sınırlıyken, fotoğraf kısa sürede bilimin ve sanatın, daha sonrada bireyler ve toplumlar arası iletişimin/haberleşmenin en önemli araçlarından birisi hâline gelmiştir.

Portre fotoğrafçılığı olarak adlandırılan fotoğrafın bu kullanım alanı, öncelikli olarak insanlığın kendi görüntüsüne olan açlığını tatmin etmek üzere hizmet vermiştir. Çünkü resim sanatı, toplumun tüm bireylerine bu özgürlüğü tanıyamamıştır. Bireylerden sonra geriye artık aile ve toplumların tarihini oluşturmak kalmıştır. Dagerotip (Daguerreotype) ile başlayan portre fotoğrafçılığının günümüzde de geçerliliğini koruyan temel ilkeleri, ilk yirmi yıl içerisinde belirlenmiştir.

Niépce’in 1816 yılından başlayarak ışık üzerine gerçekleştirdiği denemeleri, 1826-1827 yıllarında nihayet sonuçlarını vermiş ve insanlık “Helyografi” (Heliography) adını taşıyan bu görüntüyle birlikte büyük bir değişimin eşiğine gelmiştir.

Fakat insanlık asıl değişimi, Niépce’in yardımıyla fakat farklı bir yöntem üzerine 1826’da araştırmalarına başlayan, teatral doğa manzaraları sanatçısı, Paris Diaroma’sının yöneticisi Louis-Jacques-Mandé Daguerre’in geliştirdiği ve son biçimini 1837’de alan yönteminin üretim sırları, 19 Ağustos 1839 yılında Fransız devleti tarafından insanlığa armağan edildiği zaman yaşamıştır. “Dagerotip” olarak adlandırılan bu yöntemin en ince ayrıntıları bile gösteren keskin görüntüleri karşısında dünya adeta büyülenmiştir.

Fotoğrafın hızlı bir şekilde yaygınlaşması, doğanın gerçeğe uygun görüntülerini üretmedeki olağanüstü başarısı, o dönem ressamlarının hem hayranlığını hem de nefretini kazanmasına sebep olmuştur. Doğayı tüm detaylarıyla kopyalayabilen böylesine mükemmel bir görüntünün, çizim yeteneğine sahip olmayan insanlar tarafından da üretilebiliyor olması birçok sanatçıyı korkutmuştur.

Batıl inançları dolayısıyla fotoğraf çekilmekten korkanlar dışında herkes kendi görüntüsüne sahip olmak istemiştir. Öncelikle çekimi gerçekleştirmek için gereken eksiksiz bir dagerotip takımının bedeli yüksektir. Dolayısıyla kendi portresine sahip olmayı arzulayan kişinin de, maddi imkânları buna yeterli olmalıdır. Diğer yandan, hazırlanması büyük bir çaba ve özen gerektiren işlemlerinin yanı sıra, özellikle ilk yıllarında dagerotip yöntemin görüntüyü kaydetme süreleri de çok uzundur. Dagerotip atölyeleri, yukarıdan güçlü gün ışığını alabilecek camlarla döşenmiş çatı katlarında kurulmuş olsa da, portresini çektirmek isteyen kişi -genzi yakan keskin bir kimyasal kokunun egemen olduğu bir ortamdafotoğrafta görünmeyecek şekilde başlarını arkadan destekleyen bir oturma düzeneği yardımıyla, bitmez tükenmez dakikalar boyunca kıpırdamadan poz vermek zorundadır.

1839’da dagerotip ilk ortaya çıktığında, portrelerini çektirmek isteyen kişiler, koltuğa tutturulmuş dayanakların yardımıyla, öğle güneşinin altında 15 dakikadan fazla poz vermek zorundaydı.

1838’de yazın ortasında bir görüntü çekebilmek için Daguerre’e göre 10 ila 120 dakika arası bir süre, 1839-40 kışında Amerikalı Seager’a göre ise 5 dakika gerekmektedir. Atlantik’in iki yakasında yeni “hızlandırıcı maddeler” konusunda yürütülen araştırmalar, 1840-41’den itibaren poz süresinin 10 saniyenin altına indirilmesini sağlar. (…) Wolcott ve Johnson 1840 ilkbaharında, New York’ta kendi buldukları bir düzenek sayesinde on saniyede portre çekmeyi başarırlar. Büyük Avrupa başkentleri, özellikle de Londra ve Paris onların izinden gider.

Dagerotip stüdyoları gittikçe artan talebi karşılamak üzere şaşırtıcı bir şekilde hızla çoğalmıştır. “Londra’da 1851’de 12 tane, 1855’te 66 tane, 1857’de 155 tane ve 1860’ta 200 tane fotoğraf stüdyosu açılmıştır.” New York’ta ise 1853 yılında üç milyondan fazla portre üreten yüzden fazla dagerotip atölyesi vardır.

Hippolyte Bayard’ın Otoportresi

Birçok kusuruna rağmen büyüleyici keskinliği sayesinde dagerotip, buluşun gerçekleştiği ilk on yıllık süreçte “fotoğraf ” başlığı altında değerlendirilen diğer tüm yöntemleri gölgede bırakmıştır. Talbot’un Kalotipi dışında, Bayard’ın kâğıt üzerine “doğrudan pozitif ” baskı yöntemi de Dagerotip ile rekabet edememiştir. Bayard, yöntemi üzerine pek çok deney gerçekleştirmiş, heykeller, büstler, simetrik bir biçimde düzenlenmiş kabartmaların betimlendiği yüzlerce görüntü üretmiş, fakat tüm bu çabalarına rağmen teknik başarısı bir türlü dikkat çekmemiştir. O da bu ilgisizliğe karşı olan tepkisini, tarihin mizansene dayalı ilk otoportresi olarak bilinen “Boğulmuş Bir Adam Olarak Otoportre” (Le Noye, 1840) ismindeki fotoğrafı aracılığıyla göstermiştir. Fotoğrafın nasıl yorumlanması gerektiğiyle ilgili bilgilerin verildiği bu metinle birlikte, beline kadar çıplak, belinden aşağısının ise bir beze sarınmış ve bir tür dayanağa yaslanmış, uyuyor olabileceğini düşündüğümüz bu adamın, aslında 1839 yılında doğrudan pozitif yöntemini icat eden, fakat insanların Daguerre’in yöntemini tercih etmesinden dolayı toplum (hükümet, bilim insanları, gazeteciler, vb.) tarafından tanınamamış, bu yüzden de kurtuluşunu intihar ederek gerçekleştirmiş Hippolyte Bayard’ın morgdaki cansız bedeni olduğunu belirtmek gerekmektedir.

Kalotip’in Yükselişi: Özgür İskoçya Kilisesi Papaz Portreleri

Bayard’ın 1840 yılı sonunda yaşamış olduğu hayal kırıklığı, buluşun gerçekleştiği ilk dönemlerde William Henry Fox Talbot için de geçerlidir. Fakat Talbot, fotoğraf alanında gerçekleştirdiği ikinci buluşuyla bu durumu kendi lehine çevirmiş, 1841 yılında popüler anlamda kullanımda kalan iki yöntemden birisinin sahibi olmuştur. Talbot, 1840 yılının Ekim ayında karısının portrelerini çektiği ve 1841 yılının başlarında birçok patentle korumaya aldığı Kalotip yöntemini kamuoyuna duyurmuştur.

Hemen hemen tüm fotoğraf tarihinin üzerine kurulu olduğu negatif-pozitif ilkesini somutlaştıran bu yöntem, fotoğrafçılığı çoğul baskı devrine sokmuştur.

Talbot’un yönteminin bu özelliği, dagerotip’in varsayılan avantajlarına meydan okumuştur. Biraz bulanık, ara tonları zayıf, kontrast, çizgilerden çok kütlelerden oluşan görüntüler veren kendi yönteminin dagerotip görüntülerinin biçimsel mükemmelliğine sahip olmadığını itiraf eden Talbot, yine de İngiliz metodunun görüntüleri kopyalamak için daha iyi bir yöntem olduğu konusunda ısrar etmiştir. Niepce ve Bayard’ın yapamadığını Talbot başarmış, onun sonsuz sayıda çoğaltılabilen pozitif kopyaları (Kalotip), biricik olan bakır levhaların dagerotip hükümdarlığına son vermiştir.

Kısa sürede tüm portre stüdyolarına egemen olan dagerotip buluşunun ilk on yılında gösterdiği başarısını daha sonra devam ettirememiştir. Kalotip ise dagerotip’e göre kullanım kolaylığı dolayısıyla öncelikle dış mekânda ve yolculuklarda uygulama alanı bulmuştur. Daha sonra Portre fotoğrafçılığında da yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.

Talbot’un Kalotip yöntemi en parlak gelişimini, kullanım haklarının serbest olduğu İskoçya’da, tarih ressamı olan David Octavius Hill ile Edinburgh’da bir portre atölyesi sahibi olan Robert Adamson’ın gerçekleştirdiği ortak çalışmalarda göstermiştir. Kendisinden Özgür İskoçya Kilisesi’nin ilk olağan toplantı anısını resmetmesinin istenmesi üzerine, dört yüz yetmiş üyesinin toplu bir tablosunu yapmak isteyen Hill, her katılımcının kişisel özelliklerini resminde daha iyi vurgulayabilmek amacıyla, her birinin portre fotoğrafını çekmesi için tavsiye üzerine Adamson’ın yardımına başvurmuştur. Böylelikle 1843 yılında başlayan ve 1848’de Adamson’ın ölümüne kadar devam eden bu ortaklık süresince ikili, İskoç bilim, sanat, siyaset ve kilise çevrelerini çektiği portreleri dışında, halk yaşamından sahneleri, Edinburgh ve Saint Andrews’dan doğa manzaraları ve mimari çalışmaları da içeren üç bin fotoğraftan fazla görüntü üretmişlerdir.

Disderi’nin Minyatür Portreleri (Carte-De-Visite)

Carte-de-visite, üzerinde fotoğrafın da yer aldığı bir tür kimlik kartı olarak açıklanabilir. Fransızca, kartvizit anlamına gelen Carte-De-Visite sözcüklerinin ilk harflerinden oluşan CDV olarak da bilinir.

1854 yılında patentini André Adolphe Eugène Disdéri’nin (1819-1889) almış olduğu ve günümüzde kullanılan kartvizitlerin ilk örneği olarak kabul edilen “Carte-devisite” adındaki yeni bir fotoğraf yöntemi, portre piyasasında devrim yaratmıştır.

Disdéri “Carte-de-visite”in patentini aldığı yıl, III. Napolyon “ordusunun başında İtalya seferine çıkarken askerlerini İtalyan Bulvarı’nda durdurup Disderi’nin stüdyosuna giderek fotoğraf çektirmiştir.

Bir insanın kendi portresini yaptırabilmesi ve ona sahip olabilmesi için eski çağlarda neredeyse yarı-tanrısal imparatorlardan birisi olması gerekmiştir. Zamanla bu ayrıcalık tanrıların yeryüzü temsilcilerine, yani krallara, giderek asillere ve burjuvalara da tanınmıştır. “Carte-devisite” yöntemiyle birlikte şimdi de sıra halkın kendisine gelmiştir. Özellikle Avrupa’da 1860’lı yıllara gelindiğinde, artık hemen hemen herkes çok uygun fiyatlara bir düzine kendi minyatür portresine sahip olabilmiştir.

Bu yöntemle birlikte tek bir levha üzerine birden fazla çekim yapabilme imkanı tanınmıştır. Portre fotoğrafların boyutları küçülmüş, poz süreleri azalmıştır. Maliyet ve fiyatlar düşmüş, fotoğraf halk arasında yaygınlaşmıştır.

Nadar’ın Karakter Analizleri

Tıp eğitimi alan, karikatür yapan ve asıl adı Gaspar Félix Tournachon (1820-1910) olan Nadar, günümüzde de etkisini sürdüren, ışık kontrolü, netlik, kişiliği tanımlayıcı ifadeyi aktarabilme, vb. gibi portre fotoğrafının gelenekselleşmiş ögelerini, daha o tarihlerde uygulamış ünlü bir sanatçıdır. Bilhassa sanat ya da politika hayatının ünlü kişilerinin özgün portrelerini üretmiştir.

İlk fotoğraflarından başlayarak çekimlerinde belirleyici bir unsur olan titizlikle üzerinde durduğu aydınlatma yönteminin (stüdyolarda yapay ışığa yüzyılın sonuna gelinceye kadar nadiren başvurulmuştur) yanı sıra, Nadar’ın modelini birinci plana alan tavrı, onun portrelerinin en önemli özelliğini oluşturmuştur. Üslubundaki sadelikle beraber modelinin duruşuna, fakat özellikle de yüz ifadelerine fazlasıyla önem vermesi, portresini çekmekte olduğu kişinin kendi kimliğini fotoğrafında daha baskın bir şekilde yansıtabilmesini sağlamıştır. Böylelikle kişinin karakteristik özelliklerini çok daha görünür kılmıştır. Nadar’ın fotoğraf tarihinin erken dönemlerinde gerçekleştirmiş olduğu bu özgün yaklaşımı, çağının en önemli şahsiyetlerinin de konu alındığı, yüzlerce portreyi içeren koleksiyonunda kolaylıkla görülebilmektedir.

Suçlu Portreleri

Fotoğraf, suçluların kimliklerini belirleme amacıyla da kullanılmıştır. 1842 yılında Brandt kardeşler Brüksel’deki hapishanede suçluların dagerotip portrelerini çekmiştir. Aynı yıllarda Birmingham’da İngiliz polisi dagerotip ile çekilmiş portrelere başvurmuştur. New York’ta aranan şahısların dagerotip’leri komiserliklerde bu iş için ayrılmış panolara asılmıştır ve bu portreler aynı zamanda arşivlenmiştir. New York Emniyet Müdürlüğü hırsızların tanınmasını sağlayacak bir “Dolandırıcılar Galerisi” hazırlanmıştır. Paris’de ise, Paris Komünü’nden sonra civardaki cezaevlerinde kuşkulu görülen şahısların düzenli olarak fotoğrafları çekilmiştir. Kâğıt üzerine fotoğrafın yaygınlaşması ve kartvizit formatının bulunuşu, bu uygulamalara hız kazandırmıştır. Böylelikle, sonsuz sayıda çoğaltılabilen, kolayca taşınan kartvizit formatındaki fotoğraf, 1860’lardan itibaren kimlik belirleme amacıyla yaygın biçimde kullanılmıştır. Artık suçluların portreleri yetkililerin elindedir. Ünlü suçluların portreleri ticari olarak değer görmeye başlamıştır. Artık yavaş yavaş kimlik belgelerinde de fotoğraftan yararlanılması gerektiğine ilişkin düşüncenin temelleri atılmıştır.

1850’lerden itibaren suçluların olduğu gibi akıl hastalarının da yüzlerinin ortak bir özelliğe sahip olduğuna ve fotoğrafın bunu kanıtlayacağına inanan bazı doktorlar, bu fotoğraflama yöntemini çalışmalarında akıl hastalığının fizyolojik olarak tanımlanabilmesi, fiziksel görünüşlerindeki değişikliklerin ve belirtilerin teşhis edilebilmesi adına sistematik olarak uygulamışlardır.

Bertillon görevli olarak çalıştığı karakolda, suçluların kimlik tespitlerini yapmak amacıyla onların yüz ölçümlerini almış ve bunlar üzerine belli bir standart geliştirmiştir. 1880’lerde Bertillon’un geliştirmiş olduğu bu (antropometrik) sistemle birlikte, sanık fotoğraflarının çekilmesi standart bir ilke hâline gelmiştir. Bertillon, suçlulardan almış olduğu başın ve sağ kulağın uzunluğu, sağ ayağın uzunluğu, orta parmağın uzunluğu, vb. ölçüler ile oluşturduğu geniş çaptaki bilgi arşivine, suçluların yüzlerinin ve yandan çektiği portrelerini ve bu portrelere de, kişilerin göz ve saç rengi gibi bazı tanımlayıcı özelliklerini eklemiştir. Bu yaklaşım biçimi zamanla suçlu kişilere ilişkin geniş bir bilgi dosyalama sistemi oluşmasını sağlamıştır. 1883 yılında bu çalışmalar yardımıyla ilk kimlik belirlemeleri yapılmaya başlanmıştır.

Yok Olmanın Eşiğindeki Bir Kültürün Portreleri

Fotoğrafın bulunuşuyla birlikte, kültürel kimliklere ilişkin koleksiyonlar da oluşturulmaya başlanmıştır. John Thomson (1837-1921), 1868-1872 tarihleri arasında, hantal kamerası ve ekipmanları, karanlık odası ve kimyasalları ile 6.500 kilometrenin üzerinde yolculuk yaparak, Çin’deki yaşamı birçok yönüyle belgelemeye çalışmıştır.

Amerikalı fotoğrafçı Edward Sheriff Curtis’in (1868- 1952) 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyıl başında çektiği Kuzey Amerika Kızılderilileri fotoğrafları ise, aslında yok olmanın eşiğindeki bir kültürü konu almıştır. 1887 yılında profesyonel olarak ticari fotoğrafçılığa adım atan Curtis, 1895 yılında Sealth olarak da bilinen Şef Seattle’ın kızı olan Prenses Angeline aka Kickisomlo’nun (1800-1896) bir portresini çekmiştir. Bu aynı zamanda Curtis’in ilk Kızılderili portresi olmuştur. Seksen kabileden kırk binin üzerinde fotoğraf çeken Curtis, Kızılderililerin geleneksel konutlarını, yemeklerini, kıyafetlerini, eğlencelerini, törenlerini, vb. kaydederek günümüze eşsiz bir koleksiyon bırakmıştır.

Amatör Fotoğrafçılıkla Hayatın İçinden Portreler

Özellikle kuru levhaların piyasaya sürüldüğü 1870’lerden sonra bireyin kendi portresine sahip olması fazlasıyla kolaylaşmış olsa da zahmetli üretim süreci fotoğrafın yaygınlaşmasında büyük bir engel oluşturmaktadır. Ayrıca hala profesyonel bir fotoğrafçıya da ihtiyaç duyulmaktadır.

George Eastman (1854-1932) bu sorunu fark etmiştir. Böylece 1880’li yıllarda başladığı üretimlerinde önce kâğıt, daha sonra da modern fotoğrafçılığın başlangıcına işaret eden selüloid tabanlı rulo filmi geliştirmiştir. 1889 yılında Kodak kamerası, 100 poz içeren film rulosu ile birlikte piyasaya sunulmuştur. Fotoğraf makinesini fabrikaya göndermek şartıyla, film yıkama ve baskı işlemleri hizmeti birlikte verilmiştir. 1 yıl sonra ise bir dolar fiyat biçerek Brownie marka makinaları piyasaya sürmüştür. Bunu kullanan amatörler, makinelerini fabrikaya göndermeye gerek kalmadan filmlerini kendi başlarına değiştirebilmişlerdir. Devrim niteliğindeki bu ürün, fotoğrafın inanılmaz bir hızla halk arasında yaygınlaşmasını sağlamıştır.