Ünite 1: Filmin Tarihi

Film Tarihine Giriş

Film denildiğinde selüloit tabanlı ışığa karşı duyarlı malzeme akla gelir. Art arda gelen görüntülerin fotoğrafik yansıması olarak da bilinir. Sinema dendiğinde hem filmlerin izlendiği salon hem de bir kültür söz konusu olduğu için sinemanın icadı yerine “sinematograf”ın icadı demek daha doğru olur.

Film tarihinin başlangıcı, basit optik aletlerden karmaşık makinelere doğru gelişen bir dizi teknolojik buluşun sonucudur. Bu buluş, insan gözünün bir kusuru olan “ağtabaka izlemi” ne bağlı olarak gelişmiştir. Ağtabakadaki kalıcılık ya da görme ısrarı olarak da bilinen bu kusura göre bir nesne ya da görüntü göz önünden kaybolduktan sonra ağtabaka çok kısa bir süre görüntüyü beyinde tutar. Böylece bir hareketin küçük anlardan oluşan parçalarını gösteren bir dizi resim art arda ve belli bir hızda gösterildiğinde, hareketli görüntü yüzey üzerinde bir yanılsama olarak oluşur. Bu durumda ilk resmin görüntüsü ağtabaka üzerine geldiğinde beyin algılayıp, tutar ve sonraki resim beyinde tutulan ilk resmin üzerine gelip, çakışır. Bu art arda devam ettiğinde ise durağan resimlerden oluşan hareket bir yanılsama sonucu hareketliymiş gibi algılanır. Bu kusurdan yola çıkan hareketli görüntü oluşturma çabaları, “sinematograf”ın da dâhil olduğu birçok keşfin dayanak noktası olmuştur.

Sinemanın Öncüleri

İlk kez Alman Cizvit papazı ve bilim adamı Athanasius Kircher tarafından “Işık ve Gölgenin Yetkin Sanatı” adlı kitapta çizimlerle bir aygıt tanımlanmıştır. Kircher 1653’de saydam resimleri bir daire içinde düzenleyerek, on iki resim yansıtabilen bir aygıt geliştirmiştir. Sonraki yıllarda taşınabilir olarak geliştirilen iki ya da üç mercekli büyülü fenerler ile yapılan gösteriler yaygınlaşmıştır. Bu büyülü fenerler bir yüzey perde üzerinde görüntü üreten teknolojik araçlar olmalarının yanında, insanları bir araya getiren eğlence araçları olmaları nedeniyle de önem kazanmışlardır. 19. yüzyıl, bilim adamlarının görmenin fizyolojik yapısı ile ilgili, önemli bir keşfe imza attıkları yıl oldu. İnsan gözünün saniyede minimum olarak yaklaşık 16 resmi arka arkaya izlerse, görüntüyü hareketli olarak algıladığı anlaşıldı. Bu keşif, hareket yanılsamasını göstermeyi hedefleyen oyuncakların da ortaya çıkmasına sebep oldu. Yanıltan görüş anlamına gelen “fenakitiskop”, bir mil üzerinde dönen basit bir diskten oluşan, üzerinde önceleri 8-12, sonraları ise 16 yarık bulunan bir aygıttı. Yarıklar üzerinde bir hareketin süreçlerini gösteren resimler bulunmaktaydı. Bu disk bir ayna karşısında döndürülüp, aynadan yansıyan görüntüye yarıklardan bakıldığında hareket yanılsaması gerçekleşmiş olmaktaydı. Hareketin ilk resmi ile son resmi birbirine bağlandığı için sonsuz bir döngüsel hareket meydana gelmekteydi.

Bu çalışmada üzerinde durulması gereken üç nokta vardı:

  • Hareket oluşturan resimlerin sayısı,
  • Diskin bir örtücü görevi yapmasını sağlayan yarıklar,
  • Diskin dönme hızı.

1834’de İngiliz matematikçi William George Horner tarafından geliştirilen “zoetrop” ağır bir dayanağa oturtulmuş döner tambura uygulanmış bir alettir. Bu alette uzun yarıklar tamburun çemberinin üzerinde bulunmaktaydı. Çemberin iç kısmına ve tabana, çemberin yarıçapına eşit bir hareketin ardışık parçalarından oluşan, çizilmiş kâğıt resimler yerleştirilmişti. Tambur çevrildiğinde tamburun dışında yarıklardan bakan kişi durağan resimlerden yaratılan hareketi görmekteydi.

Charles Emile Reynaud’un Fransa’da geliştirdiği “praksinoskop” da, tamburun kenarlarındaki yarıklar kaldırılmış ve çemberin iç merkezine 12 adet dörtgen ayna yerleştirilmiştir. Aynaların her biri bir resmin karşısında yer alıyordu. Tambur döndürüldüğünde izleyenler aynalara bakarak hareket yanılsamasını görüyordu.

Yüzeye Yansıtılan Görüntü ve Optik Tiyatro

Bir yüzey üzerine hareketli görüntünün yansıtılması çalışmaları 1800’lerin ikinci yarısına denk gelir. Bu çalışmalardan ilki fizikçi ve top yapımcısı Baron Franz Von Uchaitus’un projektör olarak adlandırılan aygıtıdır. Uchaitus bu aygıtı 1853’de, fenakitiskop ve strobıskop aygıtlarını büyülü fenerle birleştirerek geliştirmiştir. Aygıt iki diskten ve ışığı gönderen bir fener sisteminden oluşmaktaydı. Diskler bir kol yardımıyla ters yönlere döndürülüyordu. Fenerden gelen ışık, öndeki diskin yarıklarından geçerek, ikinci diskin üzerindeki şeffaf bir yüzey üzerindeki elle çizilmiş 12 resme ulaşıyor ve buradan da mercek yardımıyla geçerek, perdeye ya da beyaz bir duvara yansıtılıyordu. Bu sayede ilk kez yansıtılan yüzey üzerinde ilk kez gerçek bir hareket algısı ortaya çıkmıştır. Reynaud 1882’ de “Praksinoskop Tiyatrosu”nu yaparak, hareketli görüntüleri bir fener yardımıyla küçük bir perdeye yansıtma yoluyla izleyici topluluğuna bir gösteri yaptı. 1888’de 12 resim ile sınırlı olan bu aletin yerine, istenildiği kadar resim gösterme imkânı olan yeni bir alet geliştirdi. Reynaud’nun optik tiyatrosu insanları heyecanlandıran bir eğlence aracı olmasının yanı sıra, ilk büyük ölçekli gösteri olma açısından da önemlidir.

Kaydedilen Hareket

Gerçekliği ve an’ı kaydetme eğilimi, 19. Yüzyıl için önemli bir düşüncedir. Bu düşünce hareketsiz bir an’ın fotoğrafla resmedilmesinden hareketli bir an’ın fotoğrafla resmedilmesine kadar geçen süredeki çalışmalarla önemli bir değişim göstermiştir. İlk başlarda içinde hareket olmayan durağan fotoğraflar çekilirken daha sonraları hareket an’ını kaydetmek, ancak hareketin bir an’ını durağan bir şekilde pozlayarak, hareketin taklit edilebilmesiyle mümkün olmuştur. Hareketin an’ının fotoğraflanması ancak pozlama süresinin azalmasıyla mümkün olabilirdi. Sinematografa giden yolda ihtiyaç olan şey, bir hareketin tüm evrelerini gösterecek art arda çekilmiş fotoğraflardı.

İngiliz peyzaj fotoğrafçısı Eadweard Muybridge, geliştirdiği makine ile saniyenin 1/500’i sürede pozlama yapabilen bir örtücü geliştirdi. Hızla giden bir atın dört ayağının da yerden kesildiği bir an olup olmadığını öğrenmek için 12 kamerayı atın koşacağı mekânın karşısına dizi halinde yerleştirdi. Her bir kameranın örtücüsünü hareket ettirecek çekim düğmesinden koşu pistine bir ip çekti. Koşan at her bir ipi kopardığında, her bir kamera atın o andaki hareketini pozlayacaktı. Atın tüm hareketleri fotoğrafla resmedildi ve dört ayağının da yere değmediği bir an olduğu görüldü. Makine teknolojisini geliştiren Muybridge stereoscopik görüntü sağlayan çift objektifli fotoğraf makinesi ile saniyede 1/1000 örtücü hızına ulaşarak bu kez atın koşusunun 24 fotoğrafını çekmeyi başardı. Muybridge çalışmalarının son döneminde fotoğraflanan hareketli görüntüleri perdede yansıtmayı amaçlayan bir projektör üzerinde de çalışarak bir aygıt geliştirdi. “Zoepraksinoskop” adı verilen bu aygıt, 12 fotoğrafın yer aldığı bir cam disk ve örtücü görevi gören ikinci bir diskten oluşuyordu. Aygıtın yansıtma özelliği sayesinde ilk kez perdede gerçek bir hareketin fotoğraf tekniği ile resmedilmiş anlarından oluşan ve görmenin sürekliliği kuralına bağlı bir hareket yanılsaması oluştu. Böylece Muybridge bu geliştirdiği aygıt sayesinde insanlar için yeni bir eğlence ortamı ve aracının da temellerini atmış oluyordu.

Marey’in Fotoğraf Tüfeği

Fransız bilim adamı Etienne-Jules Marey, Muybridge’in çalışmalarından yola çıkarak fotoğraf tekniği üzerinde yeni bir aygıt geliştirdi. Marey tüfek şeklinde olan yeni icat ettiği fotoğraf makinesiyle, saniyede 12 fotoğraf çekerek tek bir cam plaka üzerine yaptığı kayıtla uçan bir kuşun hareketlerini çözümlemeyi başardı. 1888’de selüloit filmin ortaya çıkışıyla beraber çalışmalarını filmle sürdürmüş ve bu çalışmalar sırasında saniyede 100 fotoğraf çekmeyi başarmıştır. Marey’in tek bir fotoğraf makinesi kullanarak hareketi ortaya çıkarmaya yönelik gerçek anlamda seri fotoğraflar elde etmesi, ileride kullanılacak hareketli görüntü kaydedecek teknolojiye sahip film kameralarının temel yapısını ve çalışma prensibini ortaya çıkarmıştır.

Hareketli Görüntülerin Filme Kaydedilmesi

Eastman 1885’de jelâtin emülsiyonla kaplanmış ışığa duyarlı kâğıt rulo şeritleri cam plakaların yerine bir kayıt malzemesi olarak geliştirmiş ve adına da “film” ismini vermiştir. “Kodak” ismi altında ilk rulo film kullanan fotoğraf kamerasını 1888’de tanıtan Eastman, kimyasal selüloz nitrat alaşımlı sentetik plastik bir malzeme olan “selüloit” tabanlı filmi 1889 da piyasaya sürmüştür.

Thomas Alva Edison ve Kinetograf

Thomas Alva Edison 1889’da Marey’i ziyaret ederek kamerasındaki rulo film mekanizmasını inceledi. Dönüşte genç yardımcısı W. Laurie Dickson’ı hareketli görüntü kamerasını yapması için görevlendirdi.

1890 yılında hareketli görüntü kamerası “Kinetograf” ve 1891 yılında da çekilen filmlerin gösterimini sağlayan “Kinetoskop” geliştirildi. Hareketli görüntü kaydeden bir karanlık kutu olan kinetografın fotoğraf makinesinden farkı, bir elektrik motoruna ve içinde filmin ilerlemesini sağlayan bir mekanizmaya sahip olmasıydı. Film, kutu içinde sarılı olduğu makaradan elektrik motoru yardımıyla hareket ederek objektifin hemen arkasındaki pencerede durup tek tek pozlanıyordu. Pozlanan filmin yerine pozlanmamış filmin gelebilmesi için örtücü pencereyi kapatıyor ve yeni film pencere önüne yerleştikten sonra örtücü tekrar açılıp, filmin pozlanması sağlanıyordu.

Hareketli görüntü kameralarının standart olması gereken önemli bir özelliği de, örtücü hızı ve saniyede pozlanan kare sayısı idi. Kinetograf ile saniyede 40-48 kare kaydediliyordu. Sonraki sessiz filmler döneminde bu saniyede 16 ila 22 kare arasında olurken çok sonraları sesli film ile birlikte saniyede 24 kare standart hale geldi. Tüm bu standartlar ve bugünün sinema kameraları, Edison ve Dickson’ın kamerasının temel tasarımında ufak tefek değişikler yapılması dışında hiç değişmedi. Kinetoskop grup izlemesinden çok, tek bir izleyicinin filmi izlemesine olanak tanıyordu. Bu nedenle kinetoskop tek bir kişinin para ödeyerek film şeritlerindeki hareketli görüntüleri izleyebileceği kişiye özel bir aygıt oldu.

İlk Stüdyo: Kara Maria (Black Maria)

Edison ve Dickson New Jersey’deki laboratuarlarının bahçesine bir stüdyo kurdular. Bu stüdyo gün ışığından yararlanabilen, ziftli bezle kaplı duvarları, açılıp kapanan çatı sistemi ve raylar üzerinde hareketli sistemiyle akıllıca tasarlanmış ilk film stüdyosudur. İki odadan oluşan bu yapının arka odasında kinetograf yer alıyordu. Diğer odada ise küçük hikâyelerin sahne hareketleri için sağlanmış bir stüdyo mekânı. Siyah duvarları ve dönemin Kara Maria olarak adlandırılan polis vagonlarına benzediği için “Kinetoskop Tiyatrosu” olan gerçek isminden daha çok “Kara Maria” olarak anılmıştır.

Perdedeki Film: Lumiére Kardeşler ve Sinematograf

Auguste Lumiére ve kardeşi Louis Jean Lumiére 1895’de 35mm. Selüloit film kullanan hem kamera, hem yansıtıcı hem de pozitif kopyalar üreten bir aygıtın patentini aldılar. Aygıtın adı son olarak “sinematograf” (Cinématographe) olarak belirlendi. Saatçilik geleneğinden alınan bir mekanizmanın objektifin açılışıyla filmin ilerleyişini mükemmel bir şekilde koordine ettiği bu makine, elektrikle değil bir manivela düzeneği ile elle çalıştırılıyordu. 1895’de çektikleri ilk filmleri “Lımiére Fabrikalarından Çıkış” 200 kişi önünde gösterildi. Bunun devamında “Bebeğin Yemeği”, (49 sn.) “Bahçıvanı Sulamak” (49 sn.) ve “Trenin Ciotat Garı’na Varışı” (50 sn.) adındaki filmleri de çeken Lumiére kardeşlerin bu ilk filmlerinin anlatım dili çoğunlukla, gerçeğe dokunmadan ona karşıdan bakan ve gözlemleyen bir yapıdaydı.

Yarışmada Unutulanlar

Aynı anda birbirinden habersiz geliştirilen fikirler, araştırmalar, birbiri için kıvılcım yaratmış ardıl icatlar, taklitler ve yarım kalan teşebbüsler, sinemanın belirsiz ve tam yüzeye çıkamamış tarihinin parçalarıdır. Bunlardan biri olan Fransız Louis Aimé Augustin Le Prince bazı film tarihçileri tarafından sinemanın gerçek babası olarak kabul edilir. 1888 ve 1889 yıllarında perfore film kullanarak geliştirmeye çalıştığı kamerasıyla yılında Amerika’da gösteri yapmayı planlarken, 1890 yılında Paris’e giden bir trende gizemli bir şekilde kaybolur. Kendisinden ve valizinden bir daha haber alınamaz.