Ünite 5: Film Sanatın Ortamında

Giriş

İnsan yaşadığı dünyayı görerek anlamlandırmaya önem veren, görsel bir canlıdır. Görmenin insan tarafından bir zorunluluk olmaktan çıkıp, hayatın keyfine hatta büyüsüne araç olduğu sanat dalları vardır. Bunlardan biri de “film”dir. Film dünya üzerinde milyonlarca insana farklı öyküler, hikayeler anlatmanın, ancak hayal olabilecek farklı dünyalara yolculuk yaptırmanın, büyülü bir aracıdır. Başlangıçta eğlencenin aracı kabul edilse de, sonrasında sanata dair katkıları ve sanatı ortaya koyuş biçimi ile yedinci sanat olarak da adlandırılmıştır.

Filmin ortaya çıkıp yaygınlaştığı dönem 20. Yüzyılın başlarıdır. O dönem ve o yıllar; toplumsal yapıların, değer yargılarının, köklü değişimler geçirdiği ve sorgulandığı, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin ivme kazandığı, ekonomi-politik yeni yönelimlere doğru dönüşüm yaşandığı yıllar olmuştur. Film izleyicisinin her geçen gün çoğalması, filmin gösteriminin yapıldığı mekânların sayısının da arttırılmasına zemin hazırlamıştır. 1920’li yıllarda film gösterimi yapılan büyük salonlar çoğalmaya başlarken, aynı zamanda kısa filmlerde yerlerini uzun metrajlı filmlere bırakır.

Kendine has dili olan uzun metrajlı filmlerin üretilmeye başlanması, salon sayısının artması, ortaya çıkan yeni kurgu teknikleri gibi gelişmeler, filmin endüstrileşmesine olanak sağlar. Filmin anlatım ve eğlence aracından, bir sanat ortamı haline gelmesi ve bir endüstriye dönüşmesine kadar uzun ve zahmetli bir süreç yaşanmış ve bu süreç içerisinde birçok sanatçının önemli rolü olmuştur. Sinemanın başlangıcı sayılan sinematograf teknik gelişmeler sayesinde icat edilen bir aygıttır ve sinema, kullandığı film materyali ve bu filmlerde rol alan sanatçılar sayesinde sanata dönüşmüştür.

Lumiére Kardeşler ve Sinemanın Doğuşu

Babalarının Fransa’nın Lyon kentinde bulunan fotoğraf stüdyosunda çalışan Lumiére kardeşler, 1895 yılında kamera ve gösterim aygıtının bir arada bulunduğu “sinematograf” adını verdikleri cihazın patentini alırlar. Edison’un elektrikle çalışan “Kinetograph”ına göre, sinematograph; elle kurulan, hafif ve taşınabilir olmasıyla dikkat çekmiştir. Lumiére kardeşlerin halka gösterisini yaptıkları filmlerden ilki; bir köpek, bisikletli bir adam ve yüzlerce insanın topluca fabrika kapısından çıkışını anlatan Lyon’daki “Lumiére Fabrikası’ndan İşçilerin Çıkışı” adlı 46 saniyelik filmdir. 20 dakika süren film gösterimi sabit bir kamera ile çekilmiş 10 tane filmden oluşmuştur. Lumiére filmlerinin genel özelliği; görüntülerde kameranın göz hizasında olması ve genel çekim ölçeğinde kaydedilmesidir. Lumiére Kardeşler film çalışmalarından önce fotoğrafla uğraştıkları için filmi; gerçekliği üretmenin, hareketli gerçekliği yüzey üzerine taşımanın bir aracı olarak görürler. Kamera önünde olup biten gerçek olayları kaydettikleri için sinema tarihçilerine göre Lumiére kardeşlerin ürettiği filmlerin birçoğu belgesel sinemanın alt yapısını oluşturan ilk örnekler olarak kabul edilir. Bu filmler dış dünyada var olan gerçekliğin olduğu gibi kaydedilmesinden kaynaklanan bir belge niteliği taşımıştır. Filmlerin izleyici tarafından dikkat çekici bulunmasının temelinde, beyazperdede izledikleri görüntülerin gerçek hayattaki insan, nesne ve fiziki çevreden oluşması ve hemen herkesin anlayabileceği nitelikte gösterilmesi yer almaktadır.

George Meliés ve Filmin Yeniden Keşfi

Lumiére kardeşler ilk film gösterimlerini gerçekleştirdiklerinde, seyirciler arasında Mélies de vardır. Ressam, kâşif, marangoz, karikatürist ve sihirbaz olan Mélies, bu gösteriden çok etkilenir ve tiyatro salonunu, sinema salonunu çevirir. Lumiére kardeşlerden farklı olarak Meliés, filmi fotoğrafın etkisinden kurtarır. Meliés ile birlikte film yoluyla belirli bir öykü anlatma dönemi başlar. Lumiére kardeşler film materyali ile anlık görüntüleri kaydederken, Meliés ise bu yeni araçla yeni anlatım yolları arar ve böylece sinemadaki iki farklı yaklaşım tarzı, zamanla farklı türlerin oluşmasını sağlar. Meliés’in başına gelen tesadüfî bir iş kazası, onun sinema ile ilgili bambaşka bir şeyi keşfetmesini sağlar. Paris’te dış çekim yaptığı sırada aygıt tutukluk yapar. Bu kaza sonucunda Meliés, alıcının durdurulduğu zaman önündeki nesne ve insanların değişimi hilesini keşfetmiş olur. Meliés bunun ardından “stop motion” ve “superempoze” yöntemlerini keşfeder.

“Stop motion” ; canlandırma ya da bunun dışındaki olağan filmlerde kullanılan bir çekim tekniğidir. Bu teknik gerçek bir dekor önünde üç boyutlu cansız karakterler, nesneler kullanılarak yapılır. Böylece gerçek hayatta yaratılamayacak sahneler, karakterler ve nesneler canlandırılır.

“Superempoze” ise özel bir görsel etki sağlamak için aynı duyarkatın iki ayrı çekimde kullanılması ya da iki ayrı çekimin birbiri üstüne konarak aynı film üzerinde basılması. Bu durumda iki ayrı görüntü birbiri üstüne binmiş olarak ortaya çıkar.

Bunlara ek olarak sinema tarihinde dekor kullanımı, sahne ve sekanslar arası kararma-açılma gibi geçiş yöntemlerini de ilk kez Meliés uygular. Bunlara ek olarak, yine sinematografik anlatım biçimi olan geniş ölçekli bir giriş çekiminden, yakın bir ölçeğe kesip, tekrar boy çekimine ve oradan da geniş çekimlere geçerek dramatik etki yaratmayı hedefler. Meliés sinema tarihine adını, ilklerin yönetmeni olarak yazdırmayı başarmış, usta bir yönetmendir.

Sinematografın Gelişmesi

Meliés sinematografinin gelişimi için çok önemli adımlar atan bir yönetmen olmakla birlikte, filmi her zaman bir eğlence aracı olarak görür. Filmin eğlencelik bir gösteriden, sanat ortamına geçiş yapmasında katkısı olan yönetmenler, film ve sinematografın kaderinin farklı bir yönde ilerlemesinin zeminini oluşturur.

Edwin S. Porter

Amerikalı ilk önemli sinemacı kabul edilen Edwin S. Porter, Edison’un laboratuarında çalışırken film yapım süreciyle ilgili birçok yeniliği keşfeder. İlk dikkat çeken filmi, 6 dakika süren “Amerikalı Bir İtfaiyecinin Hayatı” adlı filmdir. Bu film; iki önemli olayı aynı anda anlatan bir kurgulama tekniği olan, “paralel kurgu” tekniğini kullanan, bir sinema anlayışının ilk örneğini oluşturur. Porter’ın en önemli yapıtı ise başı sonu belli bir hikâyeye sahip olan, uzun planların ilk defa kullanıldığı, “Büyük Tren Soygunu” filmidir. Film Amerikan sinemasının en önemli türlerinden biri olan western sinemasının da ilk örneğini oluşturmuştur. Porter’ı diğer yönetmenlerden ayıran en önemli fark; onun kurguyu devamlılığı sağlamak amacıyla kullanmasıdır.

David Warth Griffith

Edwin S. Porter ile birlikte Edison Şirketi’nde çalışan Griffith, film yapmayı da Porter’dan öğrenir. Filmin bir tüketim ve eğlence aracı olmaktan çıkıp, bağımsız bir anlatım aracı ve sanat dalı olmasında ve Amerikan sinemasının dünya sinemasına öncülük etmesinde, önemli katkıları olur. Fotoğraf ve tiyatronun etkisinden kurtarıp, filmin ayrı bir dilinin olmasını sağlayan kişi Griffith’dir. Kameranın bir kez çalıştırılıp, durdurulmasıyla elde eilen film parçası olarak tanımlanan “çekim” i teknik, görsel ve içerik bakımından kendine özgü tarzıyla değerlendirmiştir. Filmlerde o dönemlerde yaygın olan “öyküyü daha çok genel çekimlerle anlatma” ve “filmdeki tüm insanları ve dekoru izleyiciye sıklıkla gösterme” geleneğini yıkar ve yakın çekimleri etkili bir biçimde kullanır. Bu değişim, film dilinin en önemli parçalarından biri sayılan “çekim ölçeği” uygulamasının da temelini oluşturur. Griffith tümden gelimci yaklaşımla; önce genel çekimde oyuncuları ve mekânı tanıtır, ardından bel çekiminde iki oyuncuyu ve son olarak yakın çekimde tek bir oyuncuyu gösterir. Böylece farklı çekim ölçeklerinin ardı ardına gelmesinden oluşan ayrı bir hareket de sağlar. Farklı ölçekleri arka arkaya kullanarak, kamera önündeki nesne yeni bir uzaya yönlendirilmiş olur. Griffith farklı çekim ölçeklerini ardı ardına sıralayarak, iki boyutlu olan beyazperde üzerinde üçüncü boyutu elde eder. Kamera hareketlerini, filmdeki aksiyon ve sahnenin duygusal etkisini arttırmak; hareketi kurguyla destekleyerek filmin temposunu arttırarak seyircinin heyecanlanmasını sağlayan ilk yönetmen de Griffith’dir. Hava koşullarının film çekmeye uygun olması nedeniyle, Griffith’in California’yı tercih etmiş olması, sonradan kurulan Hollywood’un da zeminini oluşturmuştur. Afrika kökenli Amerikalılar ve kuzeyli Amerikalılar arasındaki iç savaşı konu alan “Bir Ulusun Doğuşu” Griffith’in en önemli filmlerinden biridir.

Savaş Sonrası Avrupa ve Dünyadaki Gelişmeler

Birinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da birçok ülkede, film sektörünün gelişme süreci sekteye uğramıştır. Savaş sonrası yaşanan köklü değişimler sinema tarihini de etkiler. I. Dünya Savaşının ardından uluslar arası siyasal, ekonomik ve kültürel güç dengeleri değişir. Almanya’da savaş sonunda Cumhuriyet yönetimine geçilir, Rusya’da Bolşevik Devrimi ilan edilir. A.B.D.’de ise liberal demokratik sistem benimsenir ve uygulanır. Bunların yarattığı değişime paralel olarak Einstein ve Freud’un ortaya attığı kavramlar, sanatta zaman ve mekân kavramının tartışılması ve yeni tanımların ortaya çıkması Avrupa’da toplumsal yapının değişmesine ve sinemanın bu durumdan etkilenmesine neden olur. Liberal demokratik sistemi benimseyen A.B.D.’ de Hollywood, film üretim ve dağıtım merkezi olur ve sonrasında da sinemanın tüm dünyada endüstri haline gelerek yaygınlaşmasına temel oluşturur.

Rusya’da film dilinin gelişmesine katkıda bulunan isimlerden biri olan Lev Vladimirovich Kuleshov, teknik ve içerik olarak sinemada kurgu kavramını kullanan ilk kişidir. Film kurgusunun ilk kanunlarını ortaya koymuş, filmin kendisine ait yeni bir zaman ve mekan yaratarak; farklı zaman ve mekanlarda geçen öyküleri kurguda birleştirmiştir. Bu şekilde kurgu ile duygusal anlamlar oluşturmuş ve kurgunun psikolojik etkilerini ortaya koymuştur. Rusya’da bir diğer önemli isimde Pudovkindir. Pudovkin, Kuleshov’un kurgu ilkelerini geliştirerek , “bağlantısal kurgu” adını verdiği farklı anlayışı geliştirir. Pudovkin’e göre; “kontrast, koşutluk, simgecilik, eşzamanlılık ve temanın tekrarı” olmak üzere beş ayrı kurgu tipi vardır. Yönetmenin filmde küçük parçaları birbirine bağlayarak ya da aralarına başka parçalar koyarak kendine göre yeni bir filmsel zaman ve filmsel uzay (mekân) yaratığını öne sürmüştür. Ona göre yönetmen bunu gerçekleştirirken kurguyu kullanır yani kurgu yönetmenin filmde kullandığı dilidir.

Rusya’da film yapımı alanında ismini tarihe yazdırmış bir diğer isim de, Dziga Vertov’dur. “Sinema gerçek” kuramını geliştirmiştir. Ona göre “sinema göz”; gerçeği yakalamayı ve göstermeyi sağlayan bütün yol ve yöntemlerdir.

Filmin sanatın ortamında bir dil olarak yerinin pekişmesinde büyük katkıları olan isimlerden biri de Sergei Mikhailovich Eisenstein’dır. Eisenstein “çarpıcı kurgu” tekniğini ileri sürmüş ve bu yeni teknik ile perdede gösterilen olaydan bağımsız olarak yeni bir anlam yaratmaya çalışmıştır. Bu kurgu tekniği filme canlılık da kazandırır. Eisenstein sözünü ettiği bu farklı kurgu anlayışını ilk kez “Grev” filminde kullanır. Filmde grevci işçilere ateş açan çarlık askerlerinin görüntüsü ile mezbahada hayvan kesimi görüntüsünün ard arda verilmesi, yeni bir anlam ortaya koyar. Yönetmenin burada esas olarak yaptığı şey izleyeni yönlendirmektir. İzleyici, askerlerin işçileri hayvanlara yapılan gibi katlettiğini düşünmeye sevk edilmiştir. Kurgu yönetmenin bakış açısını, düşüncelerini aktaran, yaratıcı bir dil olarak kullanılır. Eisenstein bir başka filmi olan “Potemkin Zırhlısı” ile devrimci niteliğinde ideolojik bir film ortaya koyar. Bu filmde “paralel kurgu” başarılı bir şekilde uygulanır. Bu kurgu tekniği ile birbirinden bağımsız görüntüler çarpıştırılarak, güçlü bir yeni anlam ortaya çıkarılmıştır.

1950’den Sonraki Gelişmeler

Dünyayı bazı dönemlerde nükleer savaşın eşiğine getiren soğuk savaş yılları, topluma ayna tutan sinemayı da etkiler. 1940’ların sonunda, II. Dünya Savaşı sonrası faşizm ve savaşın yarattığı toplumsal ortamda İtalya’da sinema “Yeni Gerçekçilik” akımı ile tanışır.

Yeni Gerçekçilik

Bu akım toplumsal sorunlara kendi doğal ortamında eğilen, yaşamı dürüstlük ve insancıl bir tavırla ele alan bir akımdır. Çoğunlukla profesyonel ya da yıldız olmayan oyunculara yer veren, dramatik yapıyı yaşamın doğal akışını göre oluşturan, yalın bir anlatıma sahip, doğaçlamaya sıkça başvuran, dış mekânlarda, doğal gün ışığında yapılan çekimlerin kullanıldığı, siyah-beyaz küçük bütçeli filmler bu akımın örnekleri olarak tarihe geçer. Yeni Gerçekçilik akımının dünyada tanınmasını sağlayan önemli isimlerden biri de Roberto Rossellini’dir. Bu akımı başlatan “Roma Açık Şehir” filminde Almanların Roma’yı işgali sırasında, İtalya’nın içinde bulunduğu koşulları gerçekçi bir biçimde anlatır. Vittorio De Sica’nın “Kaldırım Çocukları” ve “Bisiklet Hırsızları”, Luchino Visconti’nin “Yer Sarsılıyor” filmleri, akımın önemli filmlerine örnek olarak tarihe geçmiştir.

Savaş Sonrasında A.B.D. Sineması

Savaşın hemen sonrasında Hollywood’da stüdyo sistemi gerilemeye başlar. Bunun nedenleri olarak; Hollywood tekelini kırmaya yönelik açılan davanın kazanılmasıyla birlikte çıkan anti tröst yasaların, stüdyoların dayandığı yapım ve dağıtım tekellerini zayıflatması, faşizm ve savaşın sona ermesiyle diğer ülkelerdeki ulusal sinemaların gelişmesi ve televizyonun yükselen bir güç olarak sinemaya rakip olması söylenebilir. Hollywood, Avrupa’da ortaya çıkan akımların örneği filmlerin A.B.D.’de büyük ilgi görmesi, teknolojik yeniliklerin sinemaya yeni olanaklar sağlaması ve bağımsız yönetmenlerin çabasıyla yeniden canlanır. Bir yandan geleneksel yapı korunurken, diğer yandan günlük gerçekliğe dayanan öğeler de filmlere konu olmaya başlar. Böylece “toplumsal bilinç sineması” diye adlandırılan; savaştan dönen askerlerin topluma ayak uydurma sorunlarını, düş kırıklıklarını, ırkçılığı ve gerçek polisiye olayları anlatan filmler çekilir. Savaş dönemi, film diline getirdiği yeniliklerle adını sinema tarihine yazdıran önemli yönetmenlerden biri de Orson Welles’dir. “Yurttaş Kane” filminde Orson Welles, bir basın kralının yaşam öyküsünü anlatır. Filmde dışavurumcu ve sessiz sinemanın örneklerinden esinlenir ve yeni bir film dili ortaya çıkarır. Dramatik etkiyi güçlendirmek için kurgunun kullanılması gelenekselliğini değiştirerek, o perspektif derinliği kullanır.

Yeni Dalga

Fransa’da, II. Dünya Savaşı sonrası var olan Fransız film yapımı kurumuna karşı bir tepki olarak ortaya çıkar. Yeni Dalga akımında kamera karakteri izlemek veya mekân içinde ilişkilerin izlerini sürmek için bol miktarda çevrinme ve kaydırma hareketi yapar. Bu akımın öncüsü olan Claude Chabrol, François Truffaut, Jean-Luc Godard, Eric Rohmer gibi yönetmenler, film kamerasını bir kalem gibi kullanmayı savunur. Onlara göre film, yönetmenin özgün, kişisel anlatım aracı olmalı ve onun imzasını taşımalıdır. Bu düşünce “yaratıcı yönetmen (auteur) kavramının da ortaya çıkmasına temel oluşturur. Yaratıcı yönetmen (auteur); bir filmin oyunculuğundan kurgusuna dek bütün çalışmalarından doğrudan sorumlu olan, filmi düşünce ve duygularının anlatım aracı olarak kullanan, bütün filmlerinde belli bir biçem ve anlatım özelliği bulunan yönetmenlere verilen addır. Yeni Dalga yönetmenleri, doğal ışık ortamında ve derinlikli filmler ortaya koyar. Klasik anlatının aksine filmlerde öyküleyici sahneler belli bir sıra izlemez ve izleyici için bir sonraki sahnede ne olacağı sürpriz hale getirilir. Yeni Dalga filmlerini diğerlerinden ayıran bir başka özellik de çoğunlukla sonuç bölümünün ve belli bir sonun olmamasıdır.