Ünite 2: Ferdiyetçi Sanat Anlayışı: Fecr-i Âtî Kuruluşu ve Çalışmaları

Fecr-i Âtî’nin Kısa Tanımı

Bazı edebiyat tarihçileri, II. Meşrutiyet Devrini ilk edebî topluluğu olan Fecr’i Atî’nin bir edebî akım ya da ekol sayılamayacağını söylemekle birlikte yine de “Fecr-i Âtî Edebiyatı” veya “Fecr-i Âtî Devri” gibi kavramlardan bahsederler. Diğer yandan bu edebî topluluğu sadece “encümen” ya da “topluluk” kavramlarıyla nitelendirenler de vardır. Bütün bunlara rağmen Fecr-i Âtî kendi döneminde bir topluluk olarak kabul görmüştür.

Fecr-i Âtî’nin Batı’daki örnekleri gibi bir mektep sayılabilmesi için yeterli sebep bulmak güçtür. Öte yandan aralarında edebî anlayış birliği tam olarak sağlanamamış bu edipleri Edebiyat-ı Cedide’nin devamı olarak görmek de bir başka yanlıştır. Edebiyat-ı Cedide kendi devrinin siyasî ve toplumsal zeminine uygun bir edebiyat zümresidir. Buna karşın Fecr-i Âtî, dönemin siyasî ve toplumsal zeminine hiç de uygun olmaması rağmen kurulabilmiştir. Dahası, Edebiyat-ı Cedide’nin hiç ilgilenmediği tiyatro sanatı Fecr-i Âtî için vazgeçilmez bir türdür. Bu nedenle bu iki zümre arasındaki farklar sanıldığından fazladır. Fecr-i Âtî, Batı’daki Sembolistleri örnek alarak çok büyük ümitlerle ortaya çıktıysa da devrin sosyal ve siyasî fanusu bu alevi kısa süre içinde söndürmüştür. Bu sebeplerden ötürü Fecr-i Âtî’yi Avrupa’daki Sembolistler veya Parnasyenler gibi bir mektep/ekol/okul veya devirden ziyade kısa ömürlü bir edebiyat topluluğu olarak değerlendirmek gerekir.

Fecr-i Âtî’nin Kuruluş Süreci

Fecr-i Âtî’yi hazırlayan edebî toplantılara katılanların çoğu arasında okul arkadaşlığı vardır. Örneğin 1901 sonrasında Galatasaray Sultanîsi’nde Ahmet Haşim, Emin Bülent, Hamdullah Suphi, İzzet Melih ve Tahsin Nahit gibi ediplerden oluşan, ileriki yıllarda Fecr-i Âtî’nin kurucuları arasında göreceğimiz edebiyat heveslisi bir arkadaş grubu vardır. Bu sırada Selanik İdadîsi’nde okuyan Ali Canip, Mehmet Behçet ve İbrahim Necmi gibi edebiyat heveskârı gençler de, adı hem Selanik hem de İstanbul’daki matbuat âleminde bilinen Rasim Haşmet ve Akil Koyuncu ile temasta idiler. 1906’da yukarıda sayılan isimlerin çoğu DarülFünûn’un çeşitli şubelerinde öğrenci olarak İstanbul’da buluşmuşlardır. Mekteb-i Hukuk öğrencilerinden Köprülüzade Mehmet Fuat, İbrahim Alaattin, Mehmet Sait Hikmet, Tahsin Nahit, Mustafa Namık, Ziya Şakir ve Ahmet Haşim; Tıbbıyeden Ali Süha, Cemil Süleyman ve Selanik İdadîsi’nden arkadaş olan Ali Canip, İbrahim Necmi, Süleyman Şevket, Mehmet Behçet bu edebî toplantıların müdavimi idiler. Onları Selanik’teki sanat faaliyetlerinden tanıyan Akil Koyuncu ve Rasim Haşmet de aralarındaydı.

Bu arkadaş grubunun hepsi Selanik’te yayımlanan Bahçe, Çocuk Bahçesi, Hüsün ve Şiir gibi dergilerden birbirlerine biliyorlardı. Hanımlara Mahsus Gazete ‘nin idaresi Ziya Şakir’e geçince sanatsever arkadaş grubu burada yazmaya başladı. Bu sanatsever arkadaş grubu varlıklı bir ailenin çocuğu olan Tahsin Nahid’in evinde ve zaman zaman da Gayret Kütüphanesi’nde bir araya geliyorlardı. Bir müddet sonra bu gençler Batıdaki edebî mekteplerin benzeri olacak bir edebî mahfil kurma hevesine kapıldılar. Ancak Edebiyat-ı Cedide’nin dağılmasından sonra içinde bulunulan durum yeni bir edebî cemiyet kurmaya elverişli değildi. Onun için bu gençler toplumdaki politika gürültüleri dininceye kadar müstakil olarak belirli dergilerde sana faaliyetlerini sürdürürler. Bu dergilerin başında Demet, Mehasin, Resimli Kitap, Servet-i Fünun, Musavver Muhit, Hale ve Hanımlara Mahsus Gazete gelir.

Politik kargaşa içinde çırpınan bir toplum içinde, kendilerinden de birkaçı kargaşanın ortasında bulunan bu sanatseverler sanat alanında bir mahfil meydana getirmek istediler. Kurulacak edebî mahfil onların müşterek taraflarını güçlendirecek ve böylece tesir alanlarını genişletecekti. Fecr-i Âtî’nin ortaya çıkmasını kolaylaştıran etkenler şunlardır:

  • Daha önceden aralarında devam eden beraberlik.
  • Batılı edebî mektepler ve Edebiyat-ı Cedide örneği.
  • Halis edebiyat arayışı.
  • Devrin her şeye politik bir gözle bakma alışkanlığına tepki.

İşte bu unsurlar onları Hilâl Matbaası’nda bir araya getirir. 20 Mart 1909’daki ilk toplantıya iki Edebiyat-ı Cedideci Celâl Sahir ve Fâik Âli’yi de davet etmişlerdir. Fecr-i Âtî’nin temeli bu toplantıda atılmıştır. İlk toplantıda Ahmet Haşim’in de desteklediği “Sînâ-yı Emel” ismi değil de “Fecr-i Âtî” ismi benimsenmiştir. Başkanlığa da bu ismi teklif eden Fâik Âli seçilmiştir. Onun seçilmesinde içlerindeki en yaşlı kimse oluşu kadar daha önce Edebiyatı Cedide topluluğunda yer almış olmasının da payı büyüktür. Fecir, güneş ufkun altında 18 dereceye vasıl olduğu zaman tan yerine hasıl olan hafif kızıllık demektir. Nitekim şafak da, batıştan sonra garpta görünen aynı renge denir. Fecr-i Âtî terkibinin de bu itibarla bir kendini küçük görme ve gösterme nezaketi vardır. Sonraya vaat etmektedir.

Söz konusu toplantıdan sonra alınan karar kamuoyuna Servet’i Fünun’da yayınlanan bir haber ile duyurulur. Haberde Fecr-i Âtî adıyla bir dergi çıkarılacağından bahsedilse de bu dergi bir türlü çıkarılamaz. Topluluk mensupları en itibarlı kültür ve sanat dergilerinden Serveti Fünun, Resimli Kitap ve Musavver Eşref ‘te yayın faaliyetlerini sürdürürler. Bu arada Şahabettin Süleyman Fecr-i Âtî’nin yayın organı olmak ümidiyle Şiir ve Tefekkür adlı bir mecmua çıkarır. Ancak iki sayı yayımlanabilen bu dergiyi, yine Şahabettin Süleyman’ın aynı gaye ile çıkardığı ve mali sıkıntılardan dolayı tek sayılık ömrüyle tarihe karışan Jale dergisi takip eder. Bunun üzerine Fecr-i Âtîciler Servet-i Fünun dergisinde, derginin sahibi Ahmet İhsan’ın da teklifiyle, edebî faaliyetlerini birleştirmeye karar verirler. Bu kararla birlikte neler yapmak istediklerini bir beyanname ile kamuoyuna duyururlar.

Türk Edebiyatında İlk Edebî Beyanname

Namık Kemal, edebiyatın millet olmadaki rolünü belirtmek için “Edebiyatsız millet, dilsiz insan gibidir” benzetmesini yapmıştı. “Fecr-i Âtî Encümen-i Edebîsi Beyannamesi” başlığıyla yayınlanan metinde Fecr-i Âtî mensupları bu özdeyişi özellikle vurgulamışlardır. Fecr-i Âtîciler kendilerinden önce edebiyatın önemini kavramış ilk topluluğun Edebiyat-ı Cedide olduğunu ifade etmişlerdir.

Beyannamenin Yorumu

Fecr-i Âtî Beyannamesi’nde ilkin, kendilerinden önceki sanat ve edebiyat anlayışı eleştirilmiştir. Onlara göre bizde sanat ve edebiyat daima boş vakitlerin arkadaşı olarak görülmüş, bütün bir milletin yücelmesindeki önderliği takdir edilmemiştir. Yalnız Namık Kemal, edebiyatın toplumdaki gerçek işlevini dile getirmiş fakat etkili olmamıştır. Aynı zaman Edebiyat-ı Cedide de bu konuda ilk ciddi rehberdir. Fakat onların da II. Meşrutiyet sonrasında yeniden bir araya gelememeleri, edebiyata karşı lakayıt kaldıklarını göstermektedir.

Beyanname içeriğine göre Fecr-i Âtî, Avrupa’daki sanat cemiyetlerinin bir benzeri olacak; lisanın, edebiyatın ve sosyal bilimlerin birlikte çalışmakla ilerleyeceği anlayışı çerçevesinde hareket ederek ilim ve edebiyat çölü halindeki memleketi ilim ve edebiyat için bir vaha haline getirmek emelindedir. Bunu gerçekleştirmek için yapmak istedikleri şeyler şöyle sıralanmıştır:

  • Mensuplarının eserleri içeren bir Fecr-i Âtî Kütüphanesi kurmak, bir yayın serisi oluşturmak.
  • Açacağı yarışmalarla Batı’nın önemli eserlerini tercüme ettirmek.
  • Herkese açık konferanslarla halkın edebî zevkinin yükselmesine ve bilgi hududunun genişlemesine çalışmak.
  • Batı’daki benzer müesseselerle ilişki kurup memleketimizin edebî eserlerini onlara, onlarınkini de bizim aydınlarımıza tanıtmak.
  • Yayın organı olarak seçilen Servet-i Fünun dergisi etrafında toplanmak.

Fecr-i Âtî’nin sanat ve edebiyattaki temel düsturu “sanat şahsî ve muhteremdir” cümlesiyle özetlenebilir. Bu cümle herkesin edebî tavrında serbest olduğu ve topluluğu değil sadece kendini temsil edebileceği anlamına gelmektedir. Keza beyannamede herhangi bir edebî meslek ve tercih belirtilmemiştir.

II. Meşrutiyetin dernekçiliğe çok müsait havası Fecr-i Âtîcileri de dernek kurmaya sevk etmiştir. Ancak bu niyet toplu çalışma disiplinine yanaşmayan üyelerin ayrı ayrı istikametlere yönelmelerinden ötürü gerçekleşememiştir.

Beyannamede belirtilen Fecr-i Âtî Kütüphanesi adlı yayın serisi kapsamında beş kitap yayımlanmıştır: Timsal-i Aşk (Cemil Süleyman), Hayat-i Fikriye (Köprülüzâde Mehmet Fuat), Ruh-ı Bî-kayt (Tahsin Nahit), Fırtına (Şahabettin Süleyman). Fecr-i Âtî’nin kuruluşunu bildiren haberde reis olarak Fâik Âlî (Ozansoy), beyannamede ise Celâl Sahir (Erozan) gösterilmiştir. Daha sonra topluluğun başına sırasıyla Fazıl Ahmet (Aykaç) ve Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ve Celâl Sahir (Erozan) seçilmiştir.

Fecr-i Âtî’nin üye sayısı zaman zaman değişmiştir. Beyannamenin yayımlanışından yedi buçuk ay sonra üye sayısının 18’e düştüğü görülüyor. Beyannamenin altında verilen yirmi bir isimden bazıları zamanla topluluktan ayrılmış ve tekrar dönmüşlerdir. Topluluğa İbrahim Alaattin ve Mehmet Ali Tevfik gibi yeni isimler de katılmıştır. Adı geçen ediplerin bazıları topluluk içinde ancak birkaç gün kalmış olsalar da bu kadar geniş bir kadroya ulaşması Fecr-i Âtî’nin siyasî kargaşa ortamında halis sanat heyecanı doğurduğunu gösterir. Yine bu geniş kadro, II. Meşrutiyetle birlikte edebiyat âlemine adım atan nesli temsil edebilecek niteliktedir.

Fecr-i Âtî Yerine Nesl-i Âtî (Nâyîler)

Yeni Lisan ve Millî Edebiyat Hareketi 1912 yılının ilk yarısı itibarıyla genel kabul görmeye başlamıştır. Bu, Fecr-i Âtî’nin etkisinin azalmadığı anlamına gelmektedir. Bu durumu gören Şahabettin Süleyman, mensubu olduğu Fecr-i Âtî’nin edebî faaliyetlerini bir liste halinde görmek maksadıyla “ Bir Bilanço ” başlıklı bir yazı kaleme almıştır. Aynı yazar daha sonra adeta bu yazıyı tamamlayan “ Bataklıkta ” adlı bir yazı daha yayımlamıştır. Yazar bu yazısında karamsar bir tablo çizerek Fecr-i Âtî’nin bekleneni yapamadığını fakat onun yerini alacak birilerinin de ortada olmadığını söyler. Bunun üzerine Hakkı Tahsin, ” Şahabettin Süleyman Bey’e: ‘Batalıkta’ Münasebetiyle ” başlıklı yazısında Fecr-i Âtî’nin artık yok olduğunu fakat yeni bir neslin yetiştiğini iddia eder.

Bütün bu münakaşalardan sonra Fecr-i Âtî’nin yıprandığına inanan bu gençler, kendilerini “Nesl-i Âtî Cemiyet-i Edebiyesi” adıyla edebiyat dünyasına tanıtan bir beyanname neşretmişlerdir. Bu beyannamede iki iddiada bulunulmaktadır:

  • Dil ve edebiyatımız, yenilik namı altında Şark’ı ve Garb’ı taklide yönelmiştir.
  • Nesl-i Âtî, taklidi kökünden yıkıp, lisanın ahengiyle uyumlu millî ve yeni bir yol açabilmek maksadıyla kurulmuştur.

Bu beyannamede hem Fecr-i Âtî’nin Beyannamesi’nin hem de Genç Kalemler dergisindeki ilk Yeni Lisan yazısının bazı fikirleri vardır. Dil ve edebiyat, millî varlığın önemli ögelerinden biri olduğu hâlde bu durumun bizde anlaşılamaması iddiası, Fecr-i Âtî Beyannamesi’nde Namık Kemâl’in görüşleri hatırlatılarak verilmiştir. Yenilik adına Şark ve Garp’ın taklit edildiği iddiası ise Yeni Lisa n yazısında da dile getirilmişti. Kuvvetli olan vurgu, “taklit” yerine “millîlik”tir. Bu sadece Yeni Lisan Hareketinin değil, onun da bağlı olduğu Yeni Hayat görüşünün bir parçasıdır. Yeni Hayat, hukuk, iktisat, ahlak, felsefe, eğitim-öğretim, dil ve edebiyat gibi toplum hayatının bütün parçalarında taklit yerine ibda (yaratma) ve millîleşmeyi seçme felsefesidir.

Fecr-i Âtî karşısında varlık sınavına giren bu genç edipler, Nesl-i Âtî adı yanında kendilerine ikinci bir isim daha bulurlar: Yeni Nesil. Nesl-i Âtî ismi Fecr-i Âtî’yi ve Yeni Nesil ismi de Yeni Lisan’ı akla getirmektedir. Bu isimlendirmeler her iki edebî grubun fikirlerini temsil ederek onların yerine geçme arzusunu simgeler.

Yeni Nesil gençleri, Rübap mecmuasında kendi eserlerinin mevzu ve orijinalite bakımından Fecr-i Âtî eserlerinden üstün olduğunu ileri sürerler. Mehmed Rauf Servet-i Fünun’daki ” Fecr-i Âtî’nin İflâsı” ve “İflâs-ı Edebiyat” başlıklı yazılarıyla Yeni Nesil gençlerine hak verdiğini açıklar. Hamdullah Subhi ise ortada yeni bir nesil bulunmadığını, bu gençlerin Fecr-i Âtî’nin bir devamı olduğunu söyleyerek Şahabettin Süleyman’ın onları “Zeyli Fecr-i Âtî” olarak nitelendirmesine katılır.

Yeni Nesil, Kehkeşan adlı dergide de Fecr-i Âtî’ye hücumlarına devam eder. Burada Fecr-i Âtî aleyhtarlığının önderi Selahattin Enis’tir. Yeni Nesil gençleri, diğer tarafta da millîlik vasfını Selanik’teki Genç Kalemler çevresine bırakmamak için onlara da karşı çıkarlar.

Kehkeşan kapanınca, Nesl-i Âtî edipleri Nihâl mecmuası etrafında toplandılar. Fakat bu mecmua da ancak üç sayı çıkabildi. Nihal ‘in peşinden aynı kadro Safahat-ı Şiir ve Fikir dergisini çıkarmaya başladı. Bu derginin kadrosunda yer alan Şahabettin Süleyman, Yeni Nesil gençlerini Nâyîler adıyla edebiyat âlemine takdim etti. Şahabettin Süleyman’a göre, dünden alâkasını kesen terakkiyat muallakta kalarak ölür. Yenilikler kavmin ruhuna uygunsa daha kuvvetli olur ve daha çabuk yayılır. Bu gençler de Türk şiirini ta membaından almak ve bu mayayı yeni nazariyelerle (Sembolizm, Parnasizm, Realizm) birleştirerek edebiyatımızda yeni ve millî bir çığır açmak istemektedirler. Bu nazariyenin mayasını Avrupa’dan Yahya Kemâl Beyatlı getirmiştir. Onların şiirlerinde Yunus Emre ve Mevlâna Celâlettin Rumî’de olduğu gibi bir “âheng-i derûnî” (iç musiki) vardır. Nâyîlik, Mevlâna ve Yunus Emre gibi lisanla hassasiyeti birbiriyle yoğurmak demektir. Şahabettin Süleyman da bu nedenle sözü edilen gençleri Mevlâna’ya ve onun sembolü olan “ney”e nispetle “Nâyîler” diye adlandırır.

Nâyîler edebiyatımıza millî bir ruh kazandırmak isteyen Şahabettin Süleyman’ın gayretleriyle birkaç nefeslik suni hayat yaşamış edebiyat meraklısı gençler topluluğudur. Şahabettin Süleyman matbuat hayatından çekilince Nâyîlikten eser kalmaz.

Şiirde iç musikiye büyük önem veren Nâyîler’in edebiyatımızda bu yönden hizmetleri bulunduğu gibi, Millî Edebiyat cereyanının genç nesillerce benimsenmesinde de etkili olduğu söylenebilir.

Bu topluluk gayretine katılan başlıca isimler şunlardır: Enis Behiç, Hakkı Tahsin, Halit Fahri, Hasan Sait Mevlevî, Hıfzı Tevfik, Orhan Seyfi, Safi Necip, Yahya Saim, Tahsin Nihat, Yakup Salih.

Bu isimlerden Orhan Seyfi, Hakkı Tahsin, Safi Nacip ve Yahya Saim’i daha sonra Şairler Derneği’nde, Ömer Seyfettin’in yanı başında göreceğiz.

Enis Behiç, Halit Fahri, Orhan Seyfi ve Yahya Saim ise Millî Edebiyat Hareketi’nin en başarılı şairleri arasına girmişlerdir. Hakkı Tahsin, Ahmet Haşim’in övgüyle bahsettiği nadir şairlerden biridir. Fakat bütün bu önemli isimlere rağmen Nesl-i Âtî’nin devrinde etkili olduğu söylenemez.