Ünite 8: Feminist Teori

Erkek Egemen Bilim Anlayışı ve Feminist Teorinin Gelişmesini Sağlayan Toplumsal Koşullar

Kronolojik olarak tarihteki ilk feminist düşünürler olarak Sappho (M.Ö.630-570), Christine de Pizan (1364-1430), Mary Astell (1666-1731), Abigail Adams (1744-1818) gibi isimler kabul edilir. Bununla beraber Feminist Teori’nin kökleri genellikle örgütlü bir kadın hareketinin ortaya çıktığı 19. yüzyıla, özellikle de Mary Wollstonecraft’ın (1759-1797) 1792 yılında yayınladığı “Kadın Hakları Savunması” (Vinication of the Rights of Women) ile başlatılır. Wollstonecraft’la aynı dönemde yaşamış olan bazı diğer feministlerin, örneğin Olympe de Gouges (1748-1793), Sarah Grimké (1792-1873) ve Sojourner Truth’un (1797-1883) eylemleri de ilk dönem Feminist düşüncenin gelişimde son derece etkili olmuştur. Fransız Devrimi sürecinde oldukça etkili olan ama Aydınlanma düşüncesini de Fransız Devrimi’ni de bazı açılardan eleştiren bu düşünürlerin görüşleri Feminist Teori’nin ilk halinin oluşmasında temel taşlarıdır.

Feminist Teori’nin gelişimi, kadınların kitlesel olarak kamusal alanla karşılaştığı modern endüstriyel toplumun gelişimine paraleldir. Pozitivist bilim anlayışı kadınların erkeklere tabi konumunun sürdürülmesini sağlayan ideolojiyi desteklemiş ve sürdürmüştür. Modern sosyoloji teorisinde kadınların ve kadınlara ait olduğu düşünülen özel alanın/evin politik ve teorik açıdan pek de önemli görüldüğü söylenemez.

Birinci Dalga Feminizm’de kadınlar 1700’lerin sonlarından itibaren kamusal alanda çeşitli haklar talep etmeye başlamışlardır. Yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar erkeklerin egemen olduğu Pozitivist bilim anlayışı kadınların erkeklere tabi konumunun sürdürülmesini sağlayan ideolojiyi desteklemiş ve sürdürmüştür. Büyük çoğunluğu erkeklerden oluşan Pozitivist bilim insanları araştırma problemleri oluşturulurken kadınların sorunlarına önem vermemiş, araştırmalarda problem ya da örneklem konusunda cinsiyetçi davranmışlardır.

“Akademik maçoluk” akademik, bilimsel, yetkili bilgiyi erkeklere ait görmüş ve kadınların bilgisini ve deneyimlerini dikkate almamıştır. Kuantum teorisiyle beraber mikro ve makro evrenin durağan, istikrarlı, tek düze olmadığı, sürekli genişlediği ve karmaşık ve belirsizlik içerdiği kabul edilmiştir. Buna bağlı olarak standart, mekanik etkileşimin merkezde olduğu bilim anlayışından süreksizlik, belirsizlik, olasılık, dinamiklik, kaotiklik, çok yönlülük gibi kavramların merkezde olduğu yeni bir bilim anlayışına geçilmiş, mutlak objektif gerçekliğin yerini etkileşim sisteminin oluşturduğu yapılanma almıştır. Pozitivist bilim anlayışı kadınların erkeklere tabi konumunun sürdürülmesini sağlayan ideolojiyi desteklemiş ve sürdürmüştür.

Feminist Teorinin Gelişimi

Feminist Teorinin kapsamı ve “Dalga” kavramı: Feminizm kendi epistemolojisine ve yöntemlerine sahip bir bilimsel teori ve bir araştırma biçimidir. Feminist dalgalar birbiriyle etkileşim ve süreklilik içinde olan, farklı kimlik, konu ve eylem biçimlerini içeren çoğulluklardır. Bütün feministler kadınlarla erkekler arasındaki eşitsizliğe odaklanır, bunun nedenlerini ortaya koymaya çalışır ve kadınlara uygulanan baskı ve tahakkümü ortadan kaldırmayı amaçlar. Bütün feminist çalışmalar toplumsal ve maddi bir değişme yaratmaya, kişisel olanla politik olan arasında geleneksel bilimin çizdiği sınırları ortadan kaldırmaya çalışan politik çalışmalardır. Bütün feministler ortak olarak kadınların ezilmesini ortadan kaldırma amacını taşısa da bu soruna yönelik felsefi ve politik tercihleri ve geliştirdikleri teoriler birbirinden çok farklıdır, bu nedenle feminizmden değil “feminizmler”den bahsetmek daha doğrudur.

Feminizmi genel hatlarıyla kendi içinde birbirinden farklı görüş ve teorilerin yer aldığı dört dalga olarak ele almak mümkündür. “Dalga” terimi ilk anda anlaşılabileceği gibi birbirinin yerini alan, biri gidip bir yenisi gelen bir akış şekilde düşünülmemelidir. Dalga alternatif olarak kıvrılabilen, norma ve normatif uygulamalara bir alternatif sunabilen, düz ve dar olandan uzaklaşan, başlangıç ve bitiş noktası olmayan, hareketli ve eyleme odaklanan, enerjinin bir andan başka bir ana taşınmasını ve yeni olasılıkların doğmasını ifade eden bir kavramdır.

Feminist dalga, içinde sivil toplumsal ve politik projelerin gelişmesine olanak sunan, başka toplumsal ilişkileri etkilemek için zamana ve mekâna yayılan doğrusal olmayan yolları ifade eder. Her feminist dalga benzersiz kültürel ve politik kümelenme içinde özgün olarak var olmuştur ve kendinden önceki ve sonraki dalgalarla bir diyalog ve süreklilik içinde olmuştur. Kısacası dalgaları birbirinden kopuk dönemler ya da belirli fikirlerle sınırlı kümeler olarak değil, tarihsel bağlam değiştikçe feminist aktivistlerin değişim yaratmak için kitlesel olarak yöneldikleri farklı aktivizmleri içeren, o dönemki yaşamı etkileyen toplumsal değişmeye yönelik güçlü bir politik birleşme olarak görmek daha doğru olacaktır.

Birinci Dalga Feminizm; 19. yy sonunda başlayan ve 1920’lere dek süren feminist hareketi kapsar ama 19. yy öncesindeki kadın hakları talepleri de yine bu dalga içinde değerlendirilir. Feminist dalgalar birbiriyle etkileşim ve süreklilik içinde olan, farklı kimlik, konu ve eylem biçimlerini içeren çoğulluklardır. Birinci Dalga Feminizm’in kadın hareketinin amaçlarının bir kısmına ulaşmasıyla, Yeni Zelanda’da 1893 ve Amerika Birleşik Devletleri’nde 1920 yıllarında kadınların oy hakkı kazanmasıyla sona erdiği kabul edilir. Aslında 1920’lerle birlikte sona eren şey, kadın hakları hareketinde oy hakkının taşıdığı merkezi yerdir. Bu tarihten itibaren kadın hareketinde aile yardımları, vesayet, doğum kontrolü ve koruyucu kanunlar gibi konular odak noktası olmaya başlamıştır. Kadın örgütleri eşit ücret, ahlaki ilkelerde eşitlik, dul maaşı gibi konularda hak talep etmeye devam etmiştir. Birinci dalga feminizm içinde öne çıkan iki teori liberal feminizm ve kültürel feminizmdir.

Liberal feminizm genel olarak Aydınlanmadan beri Batı toplumunda baskın olan politik liberal düşüncenin çeşitlenmesiyle doğmuş olan, erkeklerle kadınların hukuki eşitliğini vurgulayan, kadınların toplumdaki ikincil statüsünün demokrasi içinde politik süreçlerle iyileştirilebileceğini ve eşitliğe toplumdaki mevcut yapılar içerisinde planlanmış eylemlerle ulaşılabileceğini savunan bir feminist teoridir.

Aydınlanma düşüncesini savunan liberal feministlerin temel çabası Aydınlanmanın erkek olarak varsaydığı “birey” kavramının kadınları da içerecek şekilde genişletilmesidir. Liberal feministler genel olarak “Akla inanç”, “kadınlarla erkeklerin aynılığı”, “eğitim”, “bağımsızlık”, “doğal haklar doktrini” ilkeleri paylaşmışlardır.

Liberal feminizmin önde gelen isimlerinden Mary Wollstonecraft’ın 1792 yılında yazdığı “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” adlı eseri ilk büyük ve sistematik feminist tezdir ve feminist teorinin klasiklerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Liberal feministlerin öncülerinden bir diğeri F. Wright’tır. Wright insanların yarısının, yani kadınların baskı altında olmasının bütün insanlığın gelişimini yavaşlatacağını düşünür. Akılcı olan Wollstonecraft’ın aksine Wright ampiristtir ama kadınların boyun eğmekten ancak eleştirel düşünmeyi öğrenerek kurtulabileceği konusunda hemfikirdirler. Aynı düşünceyi Sarah Grimké de paylaşır. Kadınların yüzyılların kemikleşmiş görüşleri ve geleneklerinin ağırlığının altından kalkabilmek için kendi gerçekliklerini dillendirmek ve meşrulaştırmak zorunda olduklarını düşünen Grimké kadınlara uygulanan baskıyı meşrulaştırmak için kullanılan kutsal kitaptaki temel bölümlerle ilgili metin analizleri yapmış, İncil’i eleştirel bir şekilde tefsir etmiştir.

Birinci dalga içinde yer alan liberal feministler burada anılanlarla sınırlı değildir, John Stuart Mill, Maria Stewart, Elisabeth Cady Stanton, Susan B. Anthony, Harriet Taylor ve Alice S. Rossi gibi önemli isimler bu dönem kadın hakları için yapılan mücadeleye teorik ve politik anlamda katkıda bulunmuşlardır.

Kültürel feminizm, Birinci dalga feminizm içinde, özellikle yüzyılın sonlarına doğru etkili olan bir başka teori de kültürel feminizmdir. Kültürel feminizm kadınlarla erkeklerin farklılığını ve kadınların kendi aralarındaki benzerliği vurgular. Kültürel feminist geleneğin başlangıcı olarak Margaret Fuller’ın 1845 yılında yayınlanan “On Dokuzuncu Yüzyılda Kadın” adlı eserinde Aydınlanmanın akılcı düşünürlerinin mekanik perspektifini reddeder. Kadınların doğa gibi büyümeye, yaşayan bir ruh olmaya, özgüvenlerini artırmaya ihtiyaçları olduğunu savunan Fuller bilginin duygusal ve sezgisel yönünü vurgular ve organik dünya görüşünü savunur. kadınlar kolektif deneyim sayesinde özgüvenlerini kazandıkça üretkenleşecek, erkek egemen kültürel dayatmalara karşı çıkabilecek ve kendi kültürlerini yaratabileceklerdir.

Elizabeth Cady Stanton dine önemli eleştiriler getirmiş, bir grup başka feministle birlikte İncil’in belirli bölümlerini yorumlayarak “Kadının İncili” (1895) adlı eseri yazmıştır. Bu eserde inançların ve kutsal kitapların hepsinin kadını erkekten sonra, erkek için, erkeğe bağımlı ve düşük statüde yaratıldığını iddia eden ataerkil düşünce üzerinde temellendiğini ve doğal haklar ilkesinin İncil’den daha yüksek bir ahlaki düzeyde olduğunu savunmuştur.

Kültürel feministler içinde önemli bir isim de Charlotte P. Gilman’dır. Gilman, Sosyal Darwinizm düşüncelerine dayanan teorisinde kadının bağımlı kılınmasının ırkın ilerlemesini engelleyen, doğal olmayan bir anormallik olduğunu savunur. Gilman dindeki ataerkilliği de irdeler, dinde en önemli kavramların ölüm ve öteki dünya ile ilgili olmasının nedenini ilkel toplumlarda erkeğin avcı olarak ölümle kurduğu ilişkiye bağlar. Kültürel feministler arasında sayılan diğer isimler arasında Victoria Wooldull, Emma Goldman, Margaret Sanger yer alır.

Birinci Dalga içindeki diğer feminizmler: Anarşizmle feminizmi birleştiren, cinsiyet eşitsizliğinin otorite kaynaklı olduğunu, devletin eril olduğunu, yasaların erkek bakış açısıyla yazıldığını savunan ve kadınlarla erkekler arasındaki güç ilişkisini değiştirmeyi amaçlayan, Emma Goldman’ın da içinde yer aldığı anarko-feminizm dir. Bir diğeri Protestan din grupları tarafından başlatılan, kendilerinden daha talihsiz olan işçi sınıfı kadınlarını, “kötü yola düşmüş” kadınları, çocukları ve yoksulları korumaya ve ahlaklarını iyileştirmeye çalışan Evangelist feminizmdir. Bu dönem diğerleri kadar etkili olmayan bir başka feminizm ise evliliği ve aileyi sorgulayan, çocuk bakımının ve ev işlerinin kolektif yapılması gerektiğini savunan sosyal feminizmdir.

İkinci Dalga feminizm: İkinci dalga feminizm 1960’ların sonunda ortaya çıkan, oy hakkının ve fırsat eşitliğinin eşitlik sağlamakta yetersiz kaldığını gören, ataerkil toplumun baskısından kurtuluş yolunu arayan bir feminist teoridir. İkinci dalga feminizm genel olarak özel alana ve kadın bedenine odaklanmış, ücretsiz ev içi emekle, üreme ve cinsellik alanındaki özgürlükle, kadınların üzerindeki baskının kişisel, cinsel ve psikolojik yönleriyle ilgilenmiş, kadınların bedenlerini ve gündelik hayattaki etkinliklerini ataerkil toplumun baskısından kurtartmaya, kadınları hayatın her alanında özgürleştirmeye çalışmıştır.

İkinci dalga feministler kadınların tarih boyunca hem kültürel hem de sosyal açıdan nasıl marjinalize edildiğini gösteren bir bilgi birikimi yaratmaya çalışmışlardır. İkinci dalga içinde radikal feministlerin “herkesin kadın hareketine dâhil olabileceği, katılabileceği” iddiası çok önemlidir ve feminist hareket içinde renkli, işçi, eşcinsel kadınlar gibi çeşitli alt grupların oluşmasına olanak vermiştir. İkinci dalganın gücü heterojenliğin mümkün olduğunu gösterebilmiş olmasıdır.

Varoluşçu feminizm: Varoluşçuluk iradesi ve bilinci olan insanlarla irade ve bilinçten yoksun nesneler arasında kesin bir ayrım yapan, insanların davranışlarından sorumlu olduğunu vurgulayan bir felsefi akımdır. Varoluşçu feminizm temel olarak kadınların ikincil konumunu varoluşçuluk üzerinden açıklayan Simone De Beauvoir’ın düşüncelerinden bir feminist teoridir. De Beauvoir’ın 1949’da yayınladığı “İkinci Cins” (The Second Sex) adlı eseri ikinci dalga içindeki en önemli eserlerden biridir. De Beauvoir’a göre toplumda biyolojik olarak dişi olarak doğan bireyi kadın haline getiren toplumun kendisidir.
De Beauvoir Hegel, Heidegger ve Sartre’dan etkilenerek ataerkil kültür içinde erkeğin/erilin olumlu ve norm olarak kurulduğunu, kadının/dişilin ise normal dışı, Öteki olarak kurulduğunu düşünür. Erkek kadına göre değil, kadın erkeğe göre tanımlanır.

Psikanalitik feminizm; 1960’lardan başlayarak Freud’un düşüncelerini eleştiren bir grup feministin çalışmalarıyla şekillenen, Nancy Chodorow, Carol Gilligan, Sara Ruddick, ve Helene Deutsch gibi isimlerin öncülüğünü yaptığı bir feminist teoridir. Freud cinsel kimliğin oluşmasında babayı ve kadınlardaki “penis kıskançlığı”nı kullanırken Freud’cu feministler kadının cinsel kimliğinin oluşmasında annenin etkisi üzerinde durmuşlardır.

Psikanalitik feministler, Freud’u biyolojik belirlenimci olduğu, Oedipus kompleksini sınırlı ve ataerkil bir perspektifle değerlendirdiği ve kadınların ahlaki olarak zayıf olduğunu iddia ettiği için eleştirmiş, libido başta olmak üzere kullandığı kavramların erkek yanlısı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Freud’un penis kıskançlığı olarak kavramsallaştırdığı olgunun da ancak erkeğin toplumsal statüsüne, gücüne, özgürlüğüne, ayrıcalıklarına duyulan bir kıskançlık olabileceğini savunmuşlardır.

Freud’un teorisinin feminist yorumları içinde en önemlilerinden biri Nancy Chodorow’un “Anneliğin Yeniden Üretimi” (1978) adlı eseridir. Chodorow kadınların anne olmak zorunda olmadıkları zaman bile neden anne olmak istedikleri sorusuyla ilgilenmiştir.

Radikal feminizm: Radikal feministlere göre tecavüz politik baskı kurmak ve iktidarı dayatmak için kullanılan bir araçtır. Radikal feminizm büyük ölçüde yeni sol hareketten ve sivil haklar konusundaki politik gruplaşmadan doğmuştur. Radikal feminist teori biyolojik cinsiyetle toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkiyi vurgulayan, kadın bedenini ve kadın bedeninin erkekler tarafından kontrol edilmesini tartışmaların merkezine yerleştiren, bu nedenle kadınları özgürleştirmek ve politik bilinçlerini dönüştürmek için öncelikle kadın bedenini özgürleştirmek gerektiğini savunan bir feminist teoridir.

Radikal feminizme göre kadınların üzerindeki baskı ataerkilden kaynaklanır. Ataerki diğer ekonomik ve politik baskı biçimlerinden daha eskidir ve bütün güç ilişkilerinin temelidir.

Radikal feministler bütün baskıların en özgün modelinin politik olarak baskıcı olan eril-dişil roller sistemi olduğunu, evliliğin kadınlara eziyet etmenin temel bir formülü olduğunu düşünür ve “heteroseksüel seks kurumu” olarak gördükleri evliliğin ve ailenin reddedilmesi, ortadan kaldırılması gerektiğini savunurlar.
Radikal feminist teorinin en önemli metinleri arasında Kate Millett’in “Cinsel Politika” (1970), Shulamith Firestone’un “Cinselliğin Diyalektiği: Feminist Devrimin Meselesi” (1970), Ti-Grace Atkinson’un “Amazon Odyssey” (1974) ve Mary Daly’nin “Jin-Ekolojili Radikal Feminizmin Meta-Etiği” (1978) adlı eserleri yer alır.

Marksist ve Sosyalist Feminizm(ler): Marksist feminizm kadınların ezilmesinin ve kadın erkek eşitsizliğinin nedeni olarak emeğin kapitalist örgütlenişiyle ekonomi ve aile arasındaki ilişkiyi gören, kadınlar arasındaki sınıfsal farklılıkları vurgulayan bir feminist teoridir. Marksist feministler kadınların sadece kapitalist sistemde sömürüldüğünü düşünmezler, kapitalizm öncesi toplumlarda da kadının ikincil statüde olduğunu kabul ederler, bu nedenle kadınların özgürleşmesinin sadece kapitalizmin ortadan kalkmasıyla mümkün olmadığını savunurlar.

Sosyalist feminizm Marksist teoriyi kabul eden, ancak radikal ve psikanalitik feminizmlerden de etkilenen, bu teorilerden yararlanarak kadınların ezilmişliğinin hem ekonomik hem de kültürel temellerini sorgulamak gerektiğini savunan bir teoridir.
Sosyalist feministler kadınların ikincil konumunu açıklamak için kapitalist üretim tarzını analiz etmenin tek başına yeterli olmadığını, ataerkil ilişkileri de analiz etmek gerektiğini savunurlar. Sosyalist feministlerin ilgilendiği konulardan biri de kadınların hangi sınıfa bağlı olduğudur, çünkü klasik Marksist sınıf ayrımının kadınlar söz konusu olduğunda geçerli olmadığını savunurlar. Kadınlar kendileri ücretli bir işte çalışıyorlarsa üretim araçları karşısındaki pozisyonlarına göre sınıfları belirlenebilir, eğer çalışmıyorlarsa ekonomik olarak bağımlı oldukları erkeklerin sınıf statüsüne göre değerlendirilirler. Bu durumda bir kapitalistin karısı boşanırsa proletaryaya dâhil olabilir.

Ataerkilliği maddi temelde analiz eden Hartman ve ideolojik temelde analiz eden Mitchell gibi kapitalizmin ve ataerkilliğin farklı toplumsal ilişki biçimleri olduğunu ve toplumsal cinsiyet analizinde ayrı ayrı ele alınıp daha sonra diyalektik olarak birbirleriyle ilişkilendirilmeleri gerektiğini düşünen feministlerin yaklaşımı İkili Sistemler Teorisi olarak adlandırılır.

Birleşik Sistemler Teorisi ’ne göre ataerkil yapı ve kapitalizm birbirinden ayrı değildir, kapitalist sistemin kendisi ataerkildir, kapitalist ataerkil sistem içinde kadın kapitalizm tarafından sınıf temelli sömürülmekte, ataerki tarafından da baskı altında tutulmaktadır. Diğer bir deyişle ataerki, sermayeyi destekleyen ideolojiler üzerinden işlemektedir, bu nedenle bu teoriye göre Marksizm ve feminizmin birleşmemesi, feminizmin Marksizmi “teslim alması ve dönüştürmesi” gerekir.

Ekofeminizm: Ekofeminizm 1970’lerde kadın ve doğa arasındaki ilişkiler konusunda giderek artan bir bilinçle kurulmuş, kadın ve doğanın birlikte özgürleştirilebileceği fikri üzerinde temellenmiş bir teoridir. Terim ilk kez 1974 yılında kadınları, gezegeni kurtarmak üzere ekolojik bir devrim yapmaya çağıran Fransız yazar Françoise d’Eaubonne tarafından kullanılmıştır.

Ekofeminizm de kendi içinde liberal ekofeminizm, kültürel ekofeminizm, sosyal ekofeminizm, sosyalist ekofeminizm gibi çeşitli alt kollara ayrılır. Bu kolların temel fikirleri:

  • Liberal ekofeministlere göre çevre problemleri doğal kaynakların aşırı hızlı geliştirilmesinden ve çevre kirliliği kaynakları konusundaki yetersiz düzenlemelerden kaynaklanır.
  • Kültürel ekofeminizm kadın ve doğanın karşılıklı olarak ilişkilendirilip birlikte değersizleştirilmesine yönelik verilen bir cevap olarak gelişmiştir.
  • Sosyal ekofeminizm, Murray Bookchin’in sosyal ekolojisi üzerine kurulan, toplumu merkezsiz, insancıl komünler olarak yeniden kurmayı savunan bir feminizmdir.
  • Sosyalist ekofeminizm sosyalist ekolojiden doğan ve adil ve sürdürülebilir bir dünya için merkeze üretim yerine yeniden üretim kavramını yerleştiren bir harekettir.

Siyah feminizm: Siyah kadınlar 1960’ların sonları itibarıyla bir yandan kadın oldukları için, yani cinsiyetlerinden ötürü bir baskıyla karşılaşırken diğer yandan kendi etnik gruplarındaki erkekler gibi etnik durumlarından ötürü ayrı bir baskıyla karşılaştıklarını, çifte bir baskı altında olduklarını vurgulamışlardır. Bell Hooks’a göre siyah kadınlardan ya daha önce siyah erkeklerin ataerkil çıkarlarına hizmet etmiş olan siyah hareketini ya da öncelikle ırkçı beyaz kadınların çıkarlarına hizmet eden kadın hareketini seçmeleri beklenmiştir.

Üçüncü dalga feminizmin Rebecca Walker ve Shannon Liss ile 1990’ların başında başladığı ileri sürülse de eşzamanlı olarak pek çok kaynakta bu terimden bahsedildiği vurgulanmaktadır. Üçüncü dalga feminizm iktidar/ kurban çerçevesi dışına çıkan, önceki dalgalara oranla daha kişisel ve daha karmaşık olan, toplumsal cinsiyeti yeniden kuramsallaştırmayı amaçlayan bir feminizmdir.

Üçüncü dalga feminizmin akademiden doğduğu söylenebilir, ama popüler kültür biçimlerinde de kendini gösterir, çünkü üçüncü dalga feministlere göre kendi hayatları popüler kültürle, özellikle müzik, televizyon, film ve edebiyatla biçimlenmiştir. Üçüncü dalganın içinde feminist bir örgüte bağlı olmasalar da medyada ve ana akımda sunulan “kadınsılık” tiplerine uyum sağlamayı reddeden ve bu tipleştirmelere direnen bazı popüler kültür yıldızları da önemlidir ve bu kişiler “üçüncü dalga ikonları” olarak görülürler. Üçüncü dalga feminizm ikinci dalga feminizmdeki kimlik politikalarını eleştirmiş ve yaşam tarzı politikalarına odaklanmıştır.

Postmodern feminizm: Postmodern feminizm kadınlarla erkekler arasında temel farklılıklar olduğu varsayımına karşı çıkarak tüm diğer feminist yaklaşımlardan ayrılır ve bu varsayımla başlayan tüm araştırmaları sorunlu bulur.

Postmodern feministler cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasında daha önceki feministlerin yaptığı ayrımı reddetmiş, cinsiyetin de toplumsal cinsiyetin de kategorik olarak toplum tarafından üretildiğini savunmuşlardır. Postmodern feminizm kadınların ezilmesine yol açan nedenlerin neler olduğuna dair açıklama yapan ya da kadınların özgürleşmesi için atmaları gereken adımları sıralayan tarzdaki feminist düşüncelere de şüpheyle yaklaşır.

Queer Feminizm; Queer kelimesi Türkçeye “tuhaf ” ya da “normdan sapmış olan” şeklinde çevrilebilir. Bu terim tarih boyunca sosyal sınırlar dışında olduğu düşünülen bir takım kimlikleri, değerleri ve davranışları susturmak, baskı altına almak, utandırmak için kullanılmış, birinin “queer” olduğunu söylemek bu kişinin sapıklık, hastalık ve absürtlük sembolü olduğu anlamına gelmiştir. Queer teorinin önde gelen ismi Judith Butler toplumsal cinsiyetle ilişkilendirilen dışavurumların ve ifadelerin toplumsal cinsiyetimizin sonucu değil, kurucusu olduğunu belirtmiştir. Dördüncü dalga feminizmle yeni iletişim teknolojileri arasında önemli bir ilişki olduğunu, dördüncü dalganın merkezinde çevrimiçi (online)/dijital feminizmin yer aldığı belirtmektedir. Dördüncü dalgada sınırlar ve merkezler önceki dalgalara oranla daha az belirgindir, çok farklı ve çok sayıda anlatı aynı anda var olabilmektedir. Dördüncü dalga ne dışlayan ne de men eden bir harekettir, sadece feminizmin hem içinden hem dışından gelen belirli etkilerle oluşan bir aktivizm akınıdır.

Feminist teorilere yönelik eleştiriler: Liberal feminizm toplumsal cinsiyet eşitsizliğini eğitim ve yasal haklarla çözülebilecek tek boyutlu bir soruna indirgemekle, yapısal ve kültürel engelleri dikkate almamakla, ağırlıklı olarak beyaz burjuva kadınlar için mücadele etmekle eleştirilmiştir. Kültürel feminizm ilk olarak erkeklerle aynı haklara sahip olan kadınlar kadınları koruyucu bazı iş yasalarından muaf tutulunca eşitlik ve farklılık arasındaki ayrım konusunda başarısız olmakla eleştirilmiştir.

Feminist Metodoloji ve Epistemoloji

Feminist araştırmaları ana akım eril araştırmalardan ayıran noktalar Araştırma problemleri, Alternatif hipotezler, Araştırmanın amacı, Araştırmacı ve araştırılan arasındaki ilişki, Araştırmacının nesnel konumudur. Feminizm içinde birden fazla epistemoloji vardır ama bunlardan biri diğerlerinden daha doğru kabul edilmez ve feministler araştırmalarında genellikle farklı feminist epistemolojileri birlikte kullanırlar. Bunlar; Feminist Ampirizm, Feminist Duruş (standpoint) Epistemolojisi, Feminist İnşacılık, Postmodern Feminist Epistemolojiler’dir.

Sonuç

Feminist teori ve kadın hareketi kadınların örgütlenmelerini ve konumlarını iyileştirmek için harekete geçmelerini sağlamıştır. Yine de günümüzde küresel ölçekte düşünüldüğünde birinci dalga feminizmin amaçlarının bile tamamına erişilemediği, bazı ülkelerde kadınların yasal statülerinin erkeklerle eşit olmadığı dikkate alınmalıdır.