Ünite 3: Fecr-i Âtî’de Edebî Faaliyet – Şiir

Devralınan Miras ve Onu Geliştirme

Fecr-i Âtî mensupları, aralarına Edebiyat-ı Cedide’den katılan iki şair (Celâl Sahir ve Faik Âli) istisna sayılırsa, topluluğu kurduklarında 19-24 yaşları arasındadırlar.

Edebî formasyonlarını henüz tamamlamamış bir çağda bulunmaları kadar, önlerinde büyük kuvvetli iki örneğin varlığı da onları mevcudu devam ettirmeye adeta mecbur bırakmıştır. Bu münasebetle onlar, başlangıçta, Edebiyat-ı Cedide’nin tabii varisi idiler. Fakat Fecr-i Âtî mensupları, Edebiyat-ı Cedide’den sadece Cenab’ın haberdar olduğu Sembolizm’i takip etmekle yepyeni bir yola girmişlerdir. Aradaki asıl ortak nokta, sanatın başka şeylere alet edilmemesidir. Edebiyat-ı Cedide, “sanat için sanat” yapmayı gaye edinmişti. Fecr-i Âtî şairleri ise, sanatın kendi kurallarına sıkı sıkıya bağlı olmasını isterken onun duygu terbiyesi yoluyla toplum hayatındaki yerini de vurgulamışlardır. Bunların hepsinin ilk uygulama alanı şiirdir. Şiir, bir başka şeye payanda olmayacaksa, ferdî meseleleri işleyecektir. Edebiyat-ı Cedide ile Fecr-i Âtî bu hususta aynı kanaati paylaşmaktadırlar.

Fecr-i Âtî Şiirinin Özellikleri

Her türlü edebî yönelişin gerek şekil, muhteva, gerekse dil ve üslup ile ilgili birtakım tercihleri vardır. Fakat bu tercihler hiçbir edebî oluşumda mutlak özellik olarak görülemez. Bir metin bazı taraflarıyla bir oluşumu tam anlamıyla temsil ederken diğer bazı taraflarıyla ilgili grubu temsilde zayıf kalabilir.

Şekil Özellikleri

a) Fecr-i Âtî şiirinde daha önceki dönemlerden gelen bütün nazım biçimleri kullanılmıştır. Fakat özellikle serbest müstezat ve soneyi daha çok tercih etmişlerdir. Fikret, müstezadı klasik edebiyatımızdaki biçiminden uzaklaştırmış, Cenap ise Fransız şiirinin tanıtıcı nazım şekli olan soneyi çokça kullanmıştır. Fecr-i Âtî mensupları ise müstezadı “serbest müstezat” haline getirerek adına “nazm-ı serbest” (serbest nazım) demişlerdir. Onların dilinde bu terim, günümüzdeki gibi vezin ve kafiye kayıtlarını tamamen atmış nazmı değil, her bir mısraı aruzun ayrı bir kalıbı veya tefilesiyle yazılabilen şiiri ifade ediyordu.
b) Fecr-i Âtî şairi bir duygulanma anını tasvir eder. Böyle bir an uzun sürmeyeceği için, onların şiiri hacim itibarıyla genellikle kısadır. Her bir mısraı ayrı uzunlukta olan serbest müstezadı sıkça kullanmaları da hem nitelik hem devamlılık bakımından birbirinden tamamen farklı bir yığın duyguyu aynı şiirde hissettirebilmek içindir.

Muhteva Özellikleri

a) Fecr-i Âtî şairi marazi, melankolik ve platonik, maddeden uzak bir beşerî aşkı terennüm eder. Fecri Âtî şairinin en çok işlediği iki temadan biri aşk, diğeri tabiattır. Onun dilindeki aşk, doğrudan doğruya beşerî bir aşktır. Yani edebiyatımızın önceki dönemlerinde varlığı ifade edilen Tanrı aşkı, vatan aşkı, millet aşkı gibi toplumsal bir anlamı bulunduğu söylenemez. Bu aşk tamamen beşerîdir ve sadece ferdî plandadır.
b) Fecr-i Âtî şiirindeki varlıkların hemen hepsi bir aşk unsurudur. Çünkü onun nazarında her şey, asli varlığından sıyrılarak, insan hüviyetine bürünür. Onlar tabiat varlıklarına kendi ruh hallerini izafe etmede çok usta ve ısrarlıdırlar.
c) Bu topluluğun şiirinde mevsim ve vakit önemli bir yer tutar. Mevsim, özellik- le kış veya sonbahardır. Kış, kardan dolayı tabiatın değiştirilmesi anlamına ge- lir. Sonbahar, hüznün ve onunla beslenen romantizmin ilham kaynağıdır. Bazen doğrudan doğruya bu vaktin adı zikredilerek onun insan ruhunda yapa- cağı çağrışımlar ve ilhamlar verilmeye çalışılır. Ahmet Haşim’in şiirlerinin çoğu, başlıklarıyla bile aynı ilhamı verirler: Akşam, Gece, Gece Yarısı, Seher, Mehtapta Leylekler, Karanlıkta Beyaz Kuşlar, Zulmet, Batan Ayın Kenarına Satırlar gibi… Haşim’in bazı şiirlerinde bu vakit isimleri, farklı yorumlamalara müsait yarı aydınlık-yarı karanlık atmosferin bir unsuru olarak vardır.
d) Tabiatın en küçük teferruatına varıncaya kadar şiire girmesi Recaizâde ile başlamış, Edebiyat-ı Cedide ile yaygınlaşmıştı. Fecr-i Âtî şairi tabiatı altın renkli denizinden gümüş renkli böceklerine varıncaya kadar her şeyiyle şiire sokar. Bu tablo, ressam hassasiyetiyle, renk israfıyla meydana getirilir.
e) Sanatı “şahsî ve muhterem” kabul eden Fecr-i Âtî şairi, daima ferdî konuları işler. Bu konular arasında, yarı aydınlık yarı karanlık bir atmosferde idrak edilen tabiattan başka aşk da vardır.
f) Fecr-i Âtî şairi hayallerinde daima hassasiyetin en üst seviyesindedir. Bu hayaller hep zarif ve nezih olmalıdır. Ruh kabalığı onların semtine bile uğrayamaz.

Dil ve Üslup

a) Fecr-i Âtî’nin en göze çarpan özelliklerinden birisi kelime kadrosunda seçici olmalarıdır. Edebiyatın asıl malzemesi olan dil bahsinde onlar da Edebiyatı Cedideciler gibi davranarak, kelimelerin milliyetine değil ses kıymetine ve anlatılmak istenen kavramı ifadedeki kudretine önem verdiler.
b) Fecr-i Âticilerin severek kullandıkları özel kelime kadrosu, ahenktar olmanın yanı sıra nezaket, nezahet ve zarafet ifade eden son derece yumuşak, zarif kelimelerdir. Söz konusu kelimelerden çok kullanılanları sayalım: Mesa (akşam), şeb (gece), melâl (hüzün), matem, miyah (sular), “lahn” (nağme), mîna (şarap şişesi, cam, billur, gümüş üzerine nakşedilen lacivert veya yeşil renkli sırça), cevf (boşluk), nücûm (yıldızlar), erganun, erguvanî, neftî (neft renkli), zehebî (altun renginde), zulmet, mehtâp, rüya, rûh, ervâh, riyâh (rüzgâr), elmas, çiçek, ye’s, nûr, akşam, ilâhe, mülhime (ilham perisi) gibi kelimeler onların çok severek kullandıkları söz servetindendir.
c) Fecr-i Âtî mensuplarına göre meydana getirilen edebî metinde “muhakkak surette bizim faaliyet-i dimağiyemize (beyin faaliyetimize) bir hisse, bir hisse-i sa’y (çalışma payı) tefrik edilmelidir (ayrılmalıdır).” (Şahabettin Süleyman, 1911, 35- 36) Buna göre şiirde her şey apaçık söylenmemeli, yarı kapalı bir atmosfer bulunmalıdır.
d) Şiiri yarı kapalı olarak söylemek, dilin fizikî dünya ile bağını mümkün mertebede koparması anlamına gelir. Kelime seçimindeki tercihleriyle konuşma dilin- den hayli uzaklaşmış bulunan şiir dili, Fecr-i Âtîcilerin elinde, diğer edebî türlerin lisanından da epeyce ayrılmıştır.
e) Fecr-i Âtî mensubu, şiiri öncelikle kelimelerle yapılmış bir musiki parçası olarak görür. Kelimelerin ses kudretine çok değer vermeleri bu musikiyi yakalayabilme çabasının tabii bir sonucudur. Nitekim çok saygı duydukları Cenap Şahabettin kar yağışında bir “elhan-ı şitâ” buluyor, Fransız sembolisti Paul Verlaine de “Her şeyden evvel musıkî” diyordu.
f) Renkli tablo ve ahenk tutkusu onları sıfat bolluğuyla bezekli, hareketsiz, ancak birkaç mısrada bir fiili bulunan, fiil soylu kelimelerin fiilimsi (sıfat fiil ve- ya zarf fiil) şeklinde kullanıldığı bir cümle yapısına götürmüştür. Ahmet Haşim’in “Geldin” şiiri bunun güzel örnekleri arasındadır.
g) Duygu yoğunluğuna önem vermeleri ise, Edebiyatı Cedide’den çok iltifat gören “ah!”, “of!”, “ey!”, “heyhât” gibi nidaları çok kullanmalarını gerekli kılmıştır.

Fecr-i Âtî Şiirinin Belli Başlı Temsilcileri

Fecr-i Âtî topluluğu şairleri Ahmet Haşim, Tahsin Nahit, Mehmet Behçet, Emin Bülent, Celâl Sahir, Fâik Âli, Fuat Köprülü, Ali Canip, Hamdullah Suphi, Fazıl Ahmet, Mehmet Ali Tevfik, İbrahim Alaattin, Abdülhak Hayri, Nevin, Ahmet Samim ve Mehmet Rüştü’dür.

Fecr-i Âtî şiirini temsil kabiliyeti bakımından kusursuz şairimiz Ahmet Haşim (1885-1933)dir. Haşim, Galatasaray Sultanisindeki öğrencilik yıllarında Arapça hocası Zihni Efendi, Farsça hocası Feyzi Efendi gibi klasik edebiyatımızı iyi tanıyan hocalar ve Tevfik Fikret ve Ahmet Hikmet gibi devrinin galip sanat telakkilerini temsil eden şahsiyetlerin teşvikleri arasında kendine çizdiği yolu, Mecmua-i Edebiye (nu. 19, 7 Mart 1901)’deki ilk şiiri “Hayâl-i Aşkım” ile gösterecektir. Edebiyat-ı Cedide temayüllerini devam ettiren bu ve 1908’e kadar yazdığı şiirleri onun çıraklık devri mahsulleri olarak kabul edilir.

1915-1921 arasında tam bir suskunluk dönemi geçiren Haşim, Türkçenin yaşadığı değişme ve gelişmeye ayak uyduran, yoğunluğu itibarıyla öz şiire örnek gösterilebilecek sanat şaheserlerine Piyale (1926) ile imza atmıştır. “Merdiven”, “Bir Günün Sonunda Arzu”, “Havuz”, “Parıltı”, “Karanfil”, “Bülbül” ve “Mukaddeme” (Piyale) adlı şiirlerinin hacmi dar fakat çağrışımları oldukça geniştir. Şair, akşam vakti ve gurup manzaralarıyla çok renkli tablolar çizmiştir.

“Şiirde Mana” başlığıyla Dergâh mecmuasında (nu. 8, 5 Ağustos 1921) yayımlandıktan sonra “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adıyla Piyale’nin başına konulan metin, aynı kitaptaki “Bir Günün Sonunda Arzu” şiirinin çok muğlak (kapalı) olduğu yolundaki tenkitlere cevap niteliğindedir ve edebiyatımız için orijinal bir poetikadır. Haşim bu yazısında şiiri, “resullerin sözleri gibi türlü tefsirâta (yorumlara) müsait, sözle musikî arasında, sözden ziyade musikiye yakın” bir metin olarak tarif eder. Ona göre şiirin asıl gayesi “anlatmak” değil “duyurmak”, kaynağı ise “şuuraltı”dır.

Fecr-i Âtî’nin bir diğer şairi Emin Bülent (Serdaroğlu) (1886-1942), Fecr-i Âtî’den başka bir edebî gruba katılmamıştır. Onlardan farklı olarak, ferdi konular yanında devrinin sosyal meselelerine ve millî ızdıraplara da açık bir sanatkârdır.

Galatasaray lisesindeki öğrencilik yıllarında (1901-1905) kazandığı iyi derecede Fransızca sayesinde Fransız edebiyatıyla temasa geçen Emin Bülent, klasik edebiyatımızdan lirizmi dolayısıyla Fuzuli’ye hayrandır. Ancak dilindeki tamlamalar ve mısra yapısına bakınca, en kuvvetli tesiri Fikret’ten aldığı görülür.

Şiire daha Galatasaray Sultanîsi yıllarında başlar. Bu sıralarda ileride şöhretini ve bunun getirdiği Fecr-i Âtî azalığını temin edecek manzumeler yazar. Onun bugün de edebiyat tarihimizde mümtaz bir yere sahip olmasını sağlayan “Hisarlara Karşı”, “Hâtif Diyor ki” gibi Namık Kemâl’deki, gür sesin duyulduğu şiirleri, aslında bir destan şairi olarak doğduğunu akla getirir.

Fecr-i Âtî’nin önemli temsilcilerinden Tahsin Nahit (1887-1919) de Emin Bülent gibi Fecr-i Âtî dışında herhangi bir zümreye katılmamış şairlerimizdendir. Ahmet Haşim’den sonra, bu topluluğun şiirde en başarılı ve en velut temsilcisi odur. Galatasaray Sultanîsinde öğrenci iken Selanik’teki Çocuk Bahçesi dergisinde “T. Nahide” imzasıyla şiirler yayımlayan Tahsin Nahit, II. Meşrutiyeti takip eden günlerde birbiri ardına çıkan Demet, Aşiyan, Kadın (Selanik) ve Musavver Muhit mecmualarında yayımlanan şiir ve mensurelerle 31 Mart vak’asına kadar edebî faaliyete devam eder. Diğer taraftan bir ittihatçı olarak siyasetle ilgilenir. Fecr-i Âtî’nin teşekkülünden itibaren onun edebî çalışmalarında önemli bir yoğunluk görülür.

Şekil olarak beyit esasına dayanan nazım şekilleri de kullanmakla birlikte tercihi serbest müstezattır. Bu tarzdaki şiirlerini “Raks-ı Elhan – Serbest Nazım” adını verdiği bölümde toplaması dikkat çekicidir. “Raks-ı Elhan” terkibi, şiirin oynak ve kıvrak bir müzik parçasına benzetildiğini gösterir. Bu metinlerde aruzun belli bir kalıbına esir ve mecbur olunmadan, sabit bir veznin sağlayacağından öte bir ahenge erişmek ve ilhamın şiir ikliminde daha serbestçe kanat çırpması arzulanmıştır. Edebiyat-ı Cedide ile başlayan tema-vezin ilişkisi, yani temanın değişmesine göre veznin değişmesi, serbest müstezadın yapısına uygundur. Tahsin Nahit de bunu deneyerek kendinden sonra devam edecek olan “nazm-ı serbest” terimini kullanmıştır.

Fecr-i Âtî mensupları arasında en uzun ömürlü olan Mehmet Behçet Yazar (1890-1980), başka bir zümreye katılmamıştır. Edebî hayatı, Fecr-i Âtî’yi hazırlayan toplantılardan önce Selanik’teki Çocuk Bahçesi mecmuasında başlamış ve sonra Hanımlara Mahsus Gazete’de devam etmiştir. II. Meşrutiyetle birlikte düzenli bir yazı hayatına geçen Mehmet Behçet, Hale, Servet-i Fünun, Resimli İstanbul, Şehbal, Resimli Kitap, Anadolu Duygusu, Anavatan; Sebilürreşat, Şair Nedim, İctihat, Türk Tarih Encümeni Mecmuası, Yedigün adlı dergiler ve Tanin, Tasvir-i Efkâr, Beyazıt, Açık Söz gibi gazetelerde şiir, fantezi ve makaleler yayımlamıştır. Yazarın Kastamonu Lisesi müdürü iken “Gençlik” adlı bir dergi çıkardığını ve aynı şehirde neşredilen Açık Söz’deki bazı kalem tecrübelerinde “Nida” müstearını kullanarak Millî Mücadele’yi desteklediğini biliyoruz.

Ahmet Haşim ve Tahsin Nahit’ten sonra, Fecr-i Âtî şiirini temsil edebilecek olan üçüncü isim, Mehmet Behçet’tir. İlk kitabı Erganun (1911)’daki 56 şiirin ancak 10 tanesinde sosyal çizgi bulunabilir. Bunlar dışındaki bütün şiirler, tamamen ferdi bir hassasiyetle söylenmiştir. Hepsinin ortak tarafı, sembolizmin hedefi olan musikiyi, duygu yoğunluğunu ve lirizmi yakalama çabasıdır. “Kamer” ve “Gurûbun Karşısında” şiirleri bu dönemde yazdıklarına güzel bir örnektir.

Ali Canip Yöntem ilk edebiyat zevkini, kendi ifadesiyle konuşma dilinin icabatına göre nazım lisanının tashihine taraftar olan Muallim Naci’den aldıktan sonra Selanik’teki Bahçe, Kadın Hüsün ve Şiir, İstanbul’daki Aşiyan dergilerindeki şiirlerinde Batı istikametli ve Fikret – Cenap çizgisinden geçerek Fecr-i Âtî ile beraber yerine oturan bir zevk değişikliği yapar. Henüz Yeni Lisan hareketi başlamadan önce, “Milli Edebiyat” ihtiyacını dile getiren odur. 1910 yılı sonlarından itibaren yayımlanan şiirlerinde, Yeni Lisan’ın işaretleri alınmaktadır. Yeni Lisan yönelişinin asıl savunucularından biri olarak şiirde de bu davanın güzel örneklerini verir.

Bir müddet Fecr-i Âtî’nin reisliğini yapmış olan Fazıl Ahmet (Aykaç, 1884-1967), II. Meşrutiyet’ten itibaren matbuat âlemine giren isimlerdendir. İlk edebî faaliyeti, Celâl Sahir’in çıkardığı Seyyare gazetesindeki başyazıları ve yine Celâl Sahir tarafından çıkarılan Demet dergisindeki hikâye, mensure ve Fransızcadan tercümeleridir. Daha sonra Fecr-i Âtî mensubu olarak Servet-i Fünûn’da da mensureler ve makaleler yayımlar. Hilâl ve Akşam gazetelerindeki felsefeden siyasete, terbiyeden estetik ve edebiyata kadar geniş bir kültürün mahsulü yazılarıyla dikkat çekince, Hüseyin Cahid’in teklifiyle Tanin gazetesi yazarları arasına katılır. İlk kitabı, bu dönemdeki yazılarının bir kısmından meydana gelen Terbiyeye Dair (1910)’dir. Fazıl Ahmet yalnız, divan şairlerinin değil, daha sonraki devirlerin kendine has üslup sahibi şairlerinin de hüviyetine bürünmede son derece muvaffakıyet göstermiştir. Hele bazı şairlerin edasını, onların kendi üsluplarıyla ve onların ruh hallerine uygun bir şekilde taklit ederken Fazıl Ahmet tam manasıyla bir sahne artisti gibi, tasvir ettiği şahsiyetleri nutka getirmek suretiyle kudretli bir sanatkâr olduğunu göstermiştir.

Mehmet Ali Tevfik (Yükselen) (1889-1941), edebî hayatının başlarında Fransız sembolisti Verlaine’den yaptığı manzum tercümelerle tanındı. Bu tercümeler, dil zevki bakımından Edebiyat-ı Cedide ve Fecr-i Âtî estetiğine yakınlaştığını ortaya koyuyordu. Fakat Trablusgarp Savaşından itibaren, devrin sosyal şartlarının da sevkiyle toplumsal faydacı bir sanat anlayışını benimsedi.

Bir ara Fecr-i Âtî’nin de reisliğini yapan Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ilk şiirlerinde dış aleme bakış tarzı topluluğun renk ve ışık duygusuyla aynıdır. Fakat Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ahmet Haşim kadar başarılı olamayacağı düşüncesiyle şiiri bırakmıştır. Esasen Fecr-i Âtî içindeyken edebiyata toplumsal fayda yüklemesi, onu Milli Edebiyat hareketine yaklaştırmıştır.

Edebiyat-› Cedide mensubu olarak edebî şöhrete kavuşan ve sonra Fecr-i Âtî’nin reisliğini yapan iki şair Fâik Âli (Ozansoy) ve Celâl Sahir (Erozan) de Millî Edebiyat Hareketine dahil olmuşlardır. Bu iki şair, Fecr-i Âtîcilerin şiir vadisinde edebî formasyon kazanmalarında önemli bir yere sahiptir.