Ünite 3: Faiz Oranlarının Anlamı, Ölçümü ve Belirlenmesi

Faiz Oranlarının Anlamı

Faiz oranlarındaki değişimler içerisinde bulunduğumuz ekonomik sistemdeki tüm iktisadi kararların sonucuna etki etmektedir. Faiz oranı borç alan kişinin belirlenen bir süre boyunca almış olduğu borca karşılık ödeyeceği faiz miktarının anaparaya oranı olarak tanımlanır. Borç alınan paraya anapara, alınan borca karşılık borç verene anaparaya ek olarak ödenen kısma ise faiz denir. Yani faiz borçlanmanın maliyeti olmaktadır. Bu şekilde düşünüldüğünde faizin anaparaya göre bir oran olarak belirtilmesi faiz oranını oluşturur.

Faiz oranları günlük, aylık ve yıllık gibi farklı süreler için hesaplanabilmektedir. Gerçek hayatta birçok mali yatırım aracı bulunmakta ve bunlara uygulanan birden çok faiz oranı mevcuttur.

Bugün elimizde bulunan bir miktar paranın gelecekte elimize geçecek aynı miktardaki paradan daha değerli olduğunu bugünkü değer kavramı açıklar. Bir mali varlığı bugün satın aldığımızda ödediğimiz fiyatı, o mali varlığın sahibine yapılacak ödemelerin bugünkü değerinin toplamına eşitleyen faiz oranına vadeye kadar getiri denilmektedir.

İskontolu tahviller nominal değerinin altındaki fiyattan satın alınan ve vadesi geldiğinde nominal değeri ödenen tahvillerdir.

Getiri Oranı ve Reel Faiz Oranı

Elimizde tuttuğumuz borçlanma aracının faizi ile getirisi farklı olabilir eğer bu borçlanma aracını vadesi dolmadan satarsak bu farklılık oluşabilir. Elimizde tutmuş olduğumuz uzun vadeli tahviller, tahvillerin vadesi boyunca piyasadaki faiz oranlarının değişiminden olumlu ya da olumsuz yönde etkilenerek getiriyi artırma ya da azaltma etkisine sahiptir.

Nominal faiz oranı piyasada uygulanan cari faiz oranıdır. Reel faiz oranı ise; nominal faiz oranı ile beklenen enflasyon oranı arasındaki farka eşittir.

Faiz Oranlarının Belirlenmesi

Bir varlığı almak, elde tutmak ya da bir varlığı değil de başkasını satın almak hususunda karar verirken 4 faktör göz önünde bulundurulur:

  1. Servet
  2. Beklenen getiri
  3. Likidite
  4. Risk

Faiz oranlarının değişimini açıklamada kullanılan yöntemlerden biri ödünç verilebilir fonlar kuramıdır. Bu kuramla tahvil arz ve talebi ele alınarak faiz oranının nasıl oluştuğu açıklanmaktadır. Bunu açıklamak için öncelikle tahvil talep eğrisini açıklamak gerekmektedir; diğer tüm koşullar sabitken talep edilen tahvil miktarıyla tahvil fiyatı arasında ters yönlü bir ilişki vardır. Yani piyasadaki tahvil miktarı arttıkça tahvilin fiyatı buna oranla azalmaktadır.

Ayrıca, spekülasyon ve harici etkenler dışarıda tutulmak kaydıyla, tahvilin satış fiyatı ile faiz arasında da ters yönlü bir ilişki vardır. Yani faiz oranı yükseldikçe (satış fiyatı düştükçe) satın alınmak istenen tahvil miktarı artarken arz edilmek istenen tahvil miktarı azalmaktadır. Piyasaya tahvil süren bir kurum nakit fona ihtiyacı olduğu için bu arzı yapar, yani bir finans kurumundan kredi kullanmak yerine tahvil arzıyla nakit ihtiyacını karşılamış olur.

Tahvil satın alanlar açısından baktığımızda ise ellerindeki nakit kaynağı bir finans kurumuna yatırmak yerine nakde ihtiyacı olan bir kuruma yatırım yapmış olurlar. Tahvil piyasasında denge, arz edilen tahvil miktarının talep edilen tahvil miktarına eşitlendiği noktada oluşur.

Eğer tahvil talebinde bir değişim meydana gelirse yani servet, beklenen getiri, likidite ve risk olarak belirttiğimiz varlık talebimizi belirleyen faktörlerde herhangi bir değişim oluşursa tahvil talebinde ve sonuç olarak denge faiz oranında ve piyasada meydana gelen işlem hacminde değişiklikler oluşur.

Eğer servette bir değişiklik meydana gelirse, örneğin; servette bir artış olursa tahvil talebi artacaktır. Böyle bir durumda alınıp satılan tahvil miktarı artarken faiz oranında düşüş meydana gelecektir. Tam tersi bir durumda yani servette bir azalma meydana geldiğinde ise alınıp satılan tahvil miktarı azalırken faiz oranı yükselerek yeni dengeye ulaşacaktır.

Tahvillere ait beklenen getiri değişmese de diğer alternatif getirilerde bir değişim beklentisi yaşanması dahi tahvil talebini değiştirecektir. Bu değişim de sonuç olarak tahvil talebini, faizi ve tüm ekonomiyi etkileyecek sonuçlar oluşturur.

Örneğin; konut ve arsa fiyatlarının artacağı veya azalacağına yönelik beklentiler piyasanın tahvilden konut ve arsaya veya tam tersi bir yatırım yönelimine yol açabilir.

Bir tahvilin kolay alınması ve satılması ancak o piyasada daha fazla sayıda oyuncunun bulunmasıyla mümkün olabilir. Tabi ki daha fazla alan satan bulunması, tahvil talebinin artmasına neden olur, bu da sonuçta faiz oranlarının düşmesine yol açar.

Tahvil fiyatlarında değişkenlik artarsa tahvillerin riski artar ve tahviller diğer varlıklara göre daha az çekici olurlar. Sonuç olarak da riskin artmasıyla tahvil talebinde bir azalma meydana gelir.

Tahvil arzında bir değişim yaratabilecek faktörleri şöyle sıralayabiliriz;

  • Yatırım fırsatlarından beklenen karlılık
  • Beklenen enflasyon
  • Devlet bütçesi

Yatırım fırsatlarından beklenen karlılık oranı ne kadar yüksekse, yatırımların finanse edilebilmesi için yapılacak tahvil arzı da o kadar yüksek olacaktır. Borç almanın reel maliyeti en doğru şekilde reel faiz oranı ile ölçülmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi reel faiz oranı nominal faiz oranından beklenen enflasyon oranının çıkarılmasıyla bulunur. Eğer beklenen enflasyon artarsa, borçlanmanın reel maliyeti azalır; eğer beklenen enflasyon düşerse de borçlanmanın reel maliyeti artar.

Ayrıca devletin bütçe açığı oluşursa, devlet bu açığını piyasaya tahvil sürerek kapatabilir. Böyle bir durum oluştuğunda açığın büyüklüğüne bağlı olarak tahvil miktarı artış gösterir. Tahvil arzında ki bu fazlalığa bağlı olarak faiz oranlarında artış olur. Eğer bütçe fazla vermişse, bu sefer tahvil arzı kısılır ve faiz oranında da düşüş yaşanır.

Beklenen enflasyon arttığında, beklenen getiri oranı düştüğü için tahvil talebi azalırken; ödenmesi beklenen reel faiz düştüğü için tahvil arzı artmaktadır.

Faiz oranlarının değişimini açıklamada kullanılan ikinci kuramda Keynes tarafından geliştirilen Likidite Tercihi kuramıdır. Bu kuramda denge faiz oranı para arz ve talebi tarafından belirlenmektedir. Ödünç Verilebilir Fonlar Kuramına göre ise, denge faiz oranı tahvil arz ve talebi tarafından belirlenmekteydi. Her ne kadar farklı görünse de iki kuram birbiriyle yakından ilişkilidir.

Keynes’e göre servet para ve tahvillerin toplamından oluşur. Bundan dolayı Keynes ekonomideki toplam serveti arz edilen para miktarı ile arz edilen tahvil miktarının toplamı olarak açıklar. İnsanlar servetleri sınırlarında varlık satın alabileceğinden, insanların talep ettikleri tahvil ve para miktarının toplamı da toplam servete eşit olmak zorundandır. Yani para piyasası dengede ise tahvil piyasası da dengede olacaktır.

Bu sonuca göre ise denge faiz oranının, tahvil arz ve talebinin eşitlendiği noktada ya da para arz ve talebinin eşitlendiği noktada belirlendiğini söyleyebiliriz. Kısaca söylemek gerekirse likidite tercihi kuramı ile ödünç verilebilir fonlar kuramı birbirine eş analizlerdir. Likidite tercihi kuramı konut, arsa gibi reel varlıkların beklenen getirilerindeki değişmenin, faiz oranları üzerindeki etkilerini göz önüne almadığı için sadece bu yönden bir farklılık oluşmuştur.

Likidite Tercihi Kuramında paranın getirisi sıfır olarak düşünülür. Ayrıca Keynes parayı tanımlarken nakit ve vadesiz mevduat hesapların toplamı olarak belirtir. Keynes’in yaşadığı dönem itibariyle bu tür mevduatlara sıfır veya çok az bir faiz verildiğinden paranın tek alternatifi tahvildir.

Keynes’in analizinde, diğer koşullar sabitken faiz oranı yükseldikçe paranın beklenen getirisi tahvilin beklenen getirisine göre düşer ve para talebi azalır.

Para talebiyle faiz oranı arasındaki ters ilişkiyi fırsat maliyeti kavramıyla açıklamak mümkündür. Buna göre paranın getirisi sıfır olduğunda parayı elde tutarak kaybedilen faiz bu fırsatın maliyetidir. Sonuç olarak da faiz oranları yükselirse elde tutulan paranın azaldığı görülmektedir. Bu sonuca ulaşırken para arzının merkez bankası tarafından kontrol edilen bir dışsal değişken olduğunu kabul ediyoruz.

Para arz ve talebindeki değişiklikler denge faiz oranında değişime yol açar. Likidite tercihi kuramına göre para talebini değiştiren iki tane etken vardır; gelir ve fiyatlar. Para arzı belirttiğimiz gibi merkez bankası kontrolüyle olduğu için para miktarındaki değişiklik sadece merkez bankası eliyle gerçekleşir.

Keynes gelirin para talebini etkilemesini iki şekilde açıklamıştır.

  • Ekonomik ilerleme serveti arttırdığında insanlar daha fazla para biriktireceklerdir.
  • Ekonomik ilerlemeyle ve servet arttıkça insanlar daha fazla harcama yapmak isteyeceklerdir. Bu da daha fazla para talebi doğuracaktır.

Yani gelir arttıkça para talebi artarken gelir azaldıkça para talebinde azalma olacaktır. Sonuç olarak da diğer koşullar sabitken gelir artışı faiz oranının yükselmesine, gelir düşüşü de faiz oranlarının düşmesine yol açar. Fiyatlar genel düzeyi değiştiğinde paranın değeri de değişir.

Ekonomide fiyatlar arttığında, elimizdeki belli bir miktar parayla fiyatlar artmadan önce alabileceğimiz mal ve hizmetleri artık alamayız. Böylece fiyatlar arttığında daha fazla nominal para talep etmek zorunda kalırız. Böylece de para talebinin artmasıyla faiz oranlarında da artış meydana gelir. Tersine bir durum söz konusu olduğunda da faiz oranlarında düşüş yaşanır.

Eğer merkez bankası genişlemeci bir para politikası izlerse para arzının artmasıyla faiz oranlarında düşüş yaşanır. Fakat eğer merkez bankası daralan bir para politikası uygularsa, faiz oranlarının artmasına sebep olur.

Tüm bu analizlere Friedman önemli bir eleştiri yapmıştır. Likidite etkisi olarak adlandırdığı bu yorumunda Friedman para arzı arttığında diğer koşulların sabit kalmayabileceğini ve para arzındaki artış sonrası ekonomide faizlerin artmasına neden olabileceğini belirtmiştir. Yani Friedman’a göre likidite etkisi olayın sadece bir parçasını oluştururken faiz oranlarının artmasına yol açacak diğer etkenler önemli bir boyutta ise para arzı arttığında faiz oranlarının yükselmesi mümkündür.

Yukarıda yaptığımız açıklamalar ışığında faiz oranında bir azalma gerçekleşmesi için;

  • Eğer likidite etkisi gelir, fiyat ve beklenen enflasyon etkisinden büyükse para arzının arttırılması gerekir.
  • Eğer gelir, fiyat ve beklenen enflasyon etkisi likidite etkisinden büyükse ve enflasyon beklentileri hızla ayarlanabiliyorsa para arzının azaltılması gerekir.
  • Eğer gelir, fiyat ve beklenen enflasyon etkisi likidite etkisinden büyük etkisinden fakat enflasyon bekleyişleri yavaş ayarlanıyorsa o zaman para arzını arttırılıp arttırılmayacağı konusu insanların kısa dönemde ya da uzun dönemde ne olduğuna verdikleri öneme bağlıdır.

Yakın zamanda yapılan araştırmalarda, genel olarak parasal büyümenin kısa vadeli faiz oranlarını geçici olarak düşürdüğü saptanmıştır.