Ünite 1: Etik Nedir?

Etik Sözcüğünün Kökeni ve Anlamı

Etik sözcüğü köken olarak eski Yunanca bir sözcük olan ‘ethos’ sözcüğünden gelir. Ethos’un çoğulu olan ‘ethe’ en eski anlamıyla söylenirse, “canlı bir varlığın ‘mekân’ı ‘hep gittiği, sığındığı yer’ anlamına” gelmektedir. Kökenindeki anlamı bakımından “karakter” veya “huy” demek olan ‘etik’ sözcüğü aslında kişiye bağlı, kişiyle ilgili bir durumu, ona özgü olan bir yanı ifade etmektedir. Böyle dendiği zaman da o kişinin, o insanın huyu, yapısı, etik karakteri söz konusu edilmektedir.

Çoğul anlamıyla ethos sözcüğü her ne kadar “bir grubun, bir topluluğun yaşama biçimini” de ifade edebilecek şekilde anlaşılmaya açık ise de, kökeni bakımından etik sözcüğünün asıl anlamı kişiyle ilgilidir ve bugün etik dendiğinde onu tam ve doğru olarak ifade eden anlamı da budur.

Etik ve Ahlâk

Etik terimi, bir bilgi alanını adlandırmaktadır. Bu alan, felsefenin ilk ve temel alanlarından birisidir. Ahlâk terimi ise tarihsel ve toplumsal nitelikli bir olguyu adlandırmaktadır.

Ahlâk bir olgudur ve geniş anlamda söylenirse, insanın toplumsal yanıyla ilişkili bir olgudur. Etikle ilgisi bakımından onun, yalnızca olgu olma özelliğine dikkat etmek gerekir. Bu ana özelliğiyle ahlâk, filozofun kurup var etmediği, toplumda kendiliğinden var olan, ama filozofun yalnızca “bu nedir?” diye sorabileceği bir gerçeklik olgusudur. Bu soruyu sorabilmek ise etik alanının bilgisiyle olur. Demek ki ahlâk, olgusal nitelikli bir varolandır, etik ise bilgisel niteliklidir.

Etik, bir bilgi dalıdır. Ahlâk ise bizi her yandan kuşatan toplumsal nitelikli bir olgudur. Dış dünyada var olan; çeşitli normlardan, “buyruklar”dan, “yasaklar”dan oluşmuş bir olgudur ve “hep bir grubun, bir topluluğun ahlâkı olarak” karşımıza çıkar.

Ahlâk, yere ve zamana bağlı şekilde değişen ve geçerli olduğu toplumda yaptırım gücüne sahip “çeşitli değer yargıları sistemleri” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda ahlâk, hep belirli bir topluluğun ahlâkıdır veya ondan kaynaklanır.

Etiğin Temel Soruları

İnsan ve yaşamla ilgili her konu ve sorun etiğin kapsamına girmektedir. Etiğin felsefenin temel alanlarından biri olması bundan dolayıdır.

Eskiçağdan günümüze uzanan tarihinde etik, tarihsel dönemlere bağlı şekilde çeşitlenen farklı türden soruları ele almıştır.

Etiğin başlangıcında başlıca iki tür sorun üzerinde durulmuştur: “Doğru”, “iyi” ve bunlardan gelen “mutlu” bir yaşam elde edebilmek için gereken bilginin koşullarının ve kişinin herhangi bir koşulda “doğru” olanın ne olduğunu bulabilmesi ve kendi bilgisine dayanarak eylemlerde bulunabilmesi için gereken bilginin koşullarının ne olduğu.

Özellikle etiğin yeniden canlandırıldığı 18. yüzyılda, doğal olarak yeni sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu sorunlara bağlı olarak da yeni kavramlar ortaya atılmıştır. Örneğin, “iyi isteme”, “ödev”, “sorumluluk”, “yükümlülük”, “gereklilik”, “değerler”, “anlamlar” ve “amaçlar” gibi kavramlar bunlar arasında başlıca olanlardır.

Etiğin, başta psikoloji olmak üzere insan bilimleriyle de kesişen kimi konuları vardır. Kaygı, korku, üzüntü, acı çekme, kıskanma gibi duygu ve yaşantılar; seçme veya karar verme gibi edimler; kişiler, kişilik yapıları, kişi bütünlükleri ve kişilerarası ilişkiler; bu ilişkilerde takınılan tavırlar, gösterilen tutumlar, alınan kararlar, gerçekleştirilen eylemler, hem insan bilimlerinin hem de etiğin ele aldığı konulardır.

Günümüzde etiğin ele aldığı sorular çok daha çeşitlenmiştir. Bunda hem uygulamalı etik çalışmalarının artması hem de bugünkü dünyada yaşamla ilgili sorunların artması etkili olmuştur. Örnek vermek gerekirse, “ötanazi”, “kürtaj”, “ölme hakkı”, “organ verme”, “organ ticareti” gibi durumlar; “yapay zekâ”, “teknoloji”, “gen teknolojisi”, “nanoteknoloji” ve nöroloji alanındaki çalışmalar etiğin sorgulama alanına girmektedir. Buna ek olarak, teknoloji sorunlarından dolayı ortaya çıkan “çevre etiği”, “toprak etiği” gibi yeni etik çeşitleri vardır. Ayrıca, mesleklerle ilgili etik sorunlardan dolayı ortaya çıkan çok sayıdaki meslek etiklerini de bunlara eklemek gerekir.

Etiğin bugün çok sayıda ve çeşitli konulara yönelmesi, çeşitli etiklerden ve meslek etiklerinden söz edilmesi sonucunu getirmiştir. Böyle olmakla birlikte etiğin ana konusunun eylemler ve kişilerarası ilişkilerde olup bitenler olduğunu gözden kaçırmamak, başka deyişle etiğin asında “felsefî etik” olduğunu unutmamak gerekir.

Etiğin Önemi

Felsefenin en temel alanlarından biri olmakla birlikte etik felsefe tarihinin her döneminde aynı derecede önemli sayılmamıştır. En parlak dönemi olan Eskiçağdan sonra uzun bir süre, yaklaşık 18. yüzyıla kadar geri planda kalmış, hatta nerdeyse unutulmuş bir alandır.

Ancak, insan var oldukça insan ilişkileri ve eylemleri de var olacaktır hep. Nitekim Rönesans’ta, bilindiği gibi insanın yeniden kendine yönelmesiyle, kendinden yola çıkan bilme çabasıyla başlayan bir kıpırdanmayla etiğin yeniden önem kazanmaya başladığını görmekteyiz. Francis Bacon (1561-1626), René Descartes (1596-1650), Baruch Spinoza (1632-1677), Yeniçağda etiğin tekrar önem kazanması yönünde katkı sağlayan düşünürlerdir.

Günümüzde etik, felsefenin öncelikli bir alanı haline gelmiştir. Bugün hem felsefede hem de diğer bilgi alanlarında çoğu düşünürün ve araştırmacının yakından ilgilendiği bir alandır.

Ayrıca, günlük yaşamda da etikten sıkça söz edilmektedir. Çünkü etik, insan ve yaşamla doğrudan ilişkili bir bilgi dalıdır. İnsanı, insanların eylemlerini, tutumlarını, kararlarını ve bunlardan oluşan insan dünyasını felsefî bir bakışla ele almak kaçınılmaz bir gereksinimdir. İnsana ve insanla ilgili sorunlara doğru bir açıdan yaklaşmak gereklidir. Etiğin, felsefenin dört temel alanı arasında insanın kendisiyle doğrudan ilişkili olması nedeniyle diğer alanlar (bilgi, varlık, mantık) arasında özel bir önemi vardır.

Etiğin yeniden doğuşu ve gelişimi konusunda asıl dönüm noktası Almanya’da Immanuel Kant’ın (1724-1801) çalışmalarıyla olmuştur. İnsanın etik varlık olma durumunu Kant, şu sözleriyle özlü şekilde dile getirmektedir: “İki şey, üzerlerine sık sık eğilip ısrarla düşünülürse, insanın ruhsal yapısını hep yeni, hep artan bir hayranlık ve korkunç bir saygıyla dolduruyor: üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlâk yasası. Her ikisini, karanlıklarda gizlenmiş ya da benim ufkumun ötesinde aşkın alanda imişlercesine aramama ve sırf tahmin etmeme gerek yok; onları önümde görüyorum ve doğrudan doğruya benim kendi varoluşumun bilincine bağlıyorum” (1999: 174).

Bu noktada etik sözcüğünün çoğul biçimindeki anlamına yeniden dönersek, bir canlının barındığı ortam olarak etik, insanın var olma, yaşama ortamıdır ve bu durum sırf insana özgüdür. işte bu ortamda olan bitenlerin bilgisini aramak etiğin işidir.