Ünite 7: Estetik

Giriş

Estetik, güzellik ve beğeniye yönelen duyumsal bilgiyi ele alan, felsefenin duyusal değerle ilgili alt disiplinidir. 18. yüzyılın ortasında kavramı bu anlamda ilk kez kullanan kişi Alman düşünür Alexander G. Baumgarten’dir. Estetik iki ana parça ya da bölümden oluşur. Bunlardan biri estetik olgu ya da fenomenlerin felsefesi olarak estetiktir; estetik burada, estetik özne ve nesneyi, estetik yargıyı, estetik değeri, estetik tutumu, vb. bütün boyutlarıyla ele alır. İkincisi, doğrudan doğruya sanatı konu alan, sanatın bir özü olup olmadığını soruşturan, sanatsal yaratıcılığın mahiyeti, sanat eserinin statüsü üzerinde duran sanat felsefesidir.

Estetik Fenomenlerin Felsefesi Olarak Estetik

Estetik nesne, estetik özne, estetik değer, estetik tutum ve estetik yargı estetiğin konusunu, onun ontik bütünlüğünü meydana getirir. Yani, estetiğin ontolojisi, belli bir beğeni duygusuna sahip estetik öznenin belli bir estetik değer taşıyan estetik nesneye, estetik diye nitelenen özel bir tutum ya da yaklaşımla yönelmesinin ardından verilen estetik yargıdan oluşur.

Estetik nesne , insanın estetik tutumu ve algısı içine giren her türlü objeyi ifade eder. Bu bir doğa manzarası, bir insan olabileceği gibi, farklı alanlarda üretilmiş resim, heykel, şiir gibi sanat eserleri de olabilir. Estetik nesne bir yönü itibariyle fiziki bir şeydir ama estetik tutum veya dikkatin konusu olan nesne, fiziki bir şey olmayıp onun ifade ettiği şey veya anlamdır.

Estetik değer , bir eserde ki duyusal ve formel bütünlüğün güzelliği meydana getirmesidir. Başka bir deyişle, bir estetik nesnede duyumsal özellik ya da değerleri, söz konusu nesnenin dokusundan, renklerinden, tonundan, kısacası fenomenal nesneden hoşlandığımızda, o bize duyumsal bir keyif verdiği zaman keşfederiz. Güzellik iki ayrı şekilde değerlendirilmiştir. Birinci güzellik anlayışı klasik güzellik anlayışı olup güzelliği nesnel ve mutlak bir değer olarak alır. Oysa modern güzellik anlayışı, güzelliği öznel ve göreli bir değer olarak görür. Pythagorasçı gelenek de denilen Klasik gelenek İlk Çağda, Pythagoras’tan başlayıp 18. Yüzyıla kadar sürer. Bu gelenekte güzellik, zaman içinde ahlaki güzellik idesini ve entelektüel ürün ya da eserleri de kapsayacak şekilde genişletilmiş olup güzelliğin metafiziksel ya da en azından ontolojik boyutunu da açıklıkla ortaya koyar. Bu realist güzellik anlayışında, güzelliğin mutlak ve evrensel bir boyutu kadar, göreli bir boyutundan söz etmek mümkündür. Bu gelenekten gelen Platon düşüncesinde somut şeylerin değişkenliğinden dolayı bunların dışında bir güzellik ideası olduğu düşüncesi hakimdi. Modern gelenek ise 17. Yüzyılda ilk kez Sofistlerde ve Epikürosçularda görülmüş ve 18. Yüzyılda doruk noktasına ulaşmıştır. Bu geleneğe aynı zamanda hazcı gelenek de denir. Hume, dünyada bir beğeni farklılığı ve çeşitliliği olmakla birlikte, estetik görüsü gelişmiş insanlarla ortak estetik beğeni yargısına da ulaşabileceğini söyler. Shakespeare ve Homeros gibi ortak beğeninin karşılığı olan sanat eserleri ile bir ortak beğeni yargısı oluşabileceğini söylemesine karşın Hume güzelliğin nesnede değil onu gören öznede olduğunu da ifade etmiştir.

Nesnenin tanımladığı güzellik değerini algılayana estetik özne denir. Estetik özneyi belirleyen temel özelliklerden biri, onun bir beğeni duygusuna sahip olmasıysa ikincisi, estetik bir tutum geliştirmiş olmasıdır. Öznelci perspektiften, bir nesneyi estetik açıdan değerli kılan şey, onun estetik özne ile olan ilişkisidir.

Estetik nesne ile estetik özne arasındaki ilgi ise estetik tutum dur. Estetik tutum yarar amacına dönük pratik tavrın karşıtıdır. Bu nedenle estetik tutumun çıkar gözetmeyen bir tavır olması gerekir. “Amacı kendinde” diye bilinen bu özelliği ilk kez ve en açık bir biçimde, güzellik karşısında duyulan hoşlanmanın her tür ilgi, arzu ve çıkardan bağımsız olduğunu dile getiren Kant ortaya koymuştur.

Estetik yargı , bilimsel yargıyla ahlak yargısından farklı olarak bir beğeni yargısıdır. Estetik öznenin estetik nesneye, estetik tutum tavrıyla yöneldikten sonra gerçekleştirdiği estetik değer yükleme edimi şeklinde de tanımlanabilir. Estetik yargıda bulunurken kişinin estetik nesne ile bireysel kurduğu temas esas alınır. Belirli kural ve yasalara dayalı bir yargıdan değil kişinin estetik temasının samimi yargısından bahsedilir. Estetik öznenin herkesi aynı şekilde etkileyen belirli nesnel yasaları olmadığı için Hume ve Kant’ın da söylediği gibi, estetik yargıyı belirleyen nesnenin evrensel yasaları değil, onu deneyimleyen kişinin öznel tepkileridir. Kant, hazın öznelliğini estetik nesne ile kurulan ilgi de zihinsel temasın karşılığı olarak görür. Sıradan olanın hazzı ile estetik anlamda beğeni yargısını, salt hoşlanma ve hazza dayanan rölativizminden korumak için Kant, tekil olan böyle bir yargının evrensel onay talep etmesini temel kabul eder. Estetik deneyimi tüm önyargılardan, arzu ve pratik olanın kuşatmasından bağımsızlaştırabildiğimiz zaman evrensel olan ‘saf bir beğeni yargısına’ ulaşmış oluruz.

Sanat Felsefesi

Estetik olarak sanatın sınıflandırmasını, ahlak ve hakikatle ilişkisini sanat felsefesi yapar. Sanat, ilk kez Aristoteles tarafından, insanın üç faaliyet alanı, anlama, öğrenme, bilme (theoria), eylemde bulunma (praxis), bir şeyler meydana getirme (poiesis) olarak sınıflandırılmıştır. Üretme faaliyeti, ya kullanım değeri taşıyan faydalı şeyler ya da estetik değer taşıyan güzel şeyler meydana getirme olabilir. Birincisine zanaat denirken ikincisine sanat denir. Sanat, temel işlevi güzeli meydana getirmek, güzellik yaratmak olan öznel faaliyet olarak tanımlanabilir Güzel sanatlar, İlk Çağdan bu ya da farklı ilke ve ölçütlere göre sınıflandırılmışlardır. Birinci sınıflama tarzı hiyerarşik düzene göre sınıflamadır. Bu sınıflama tarzı sınıflamayı yapan filozofun öznel ölçütlerine göre yapılır. Örneğin, Platon’un ideal devletine uygun olmayan sanat, Hegel’de duyusal zihnin ifadesi olarak büyük önem taşımaktadır.

Sanatın ne olduğu ve diğer alanlardan farkı geçmişten beri tartışılmış, buna teoriler geliştirilmiştir. Bunlardan ‘özcülük’ sanatın özünün sanatsal faaliyette, sanatçıda, sanat eserinde yani temsil, ifade ve formda diye tanımlar. Platon’un mimesis (taklit) olarak ele aldığı sanat, Aristoteles’de duyuların arınması, dışa vurumu olarak da anlatılır. Clive Bell gibi 20. yüzyıl özcü düşünürleri, sanatın sadece estetik veya sanatsal unsurlar üzerinden tanımlanabileceğini savunur.

Özcülük karşıtları ise sanat eserinde tanımlanabilecek ortak unsurların olamayacağını savunur. Wittgenstein, böyle bir ortak özün olmadığını söyleyen analitik felsefecidir. Özcü anlayışa karşıt olarak sanat sosyolojisi, dilin tarih içinde olgunlaştığını ve sanatın değişen zamanın dilinden ve kültürel ikliminden bağımsız olamayacağını savunur. Marksist düşünce bu anlayışın en önemli temsili, yine 20. yüzyıl düşünürlerinden Arthur Danto önemli savunucularındandır.

Özcü kuramlardan, temsil ve taklit olarak sanat öncelikle Platon felsefesinde karşımıza çıkar. Platon sanatı ruhumuzun iyiyi gözeten akıllı yüksek bölümüne değil, akıl-dışı, coşkun ve taşkın tarafına hitap eden, değişen nesnelerin bilgisinden beslenen, görünenlerin yansıması yani taklidin taklidi mimesis olarak ele alır. Özellikle gençlerin bazı şairlerden etkilenmesinden dolayı ideal devlet anlayışında şairlere yer vermez.

Özcü kuramların karşıtı olarak ifadeci kuramı görmekteyiz. Sanatı insani duyguların ifadesi olarak gören ifadeci kuram, özcü kuramın sanat eserinin dış dünya ile kurduğu bağ yerine sanatçının eserinde anlatmaya çalıştığı içsel anlam yani eserin manevi içeriği üzerinden sanatı ele alır. Eseri ortaya koyarken benzetmekten çok hissetmek temel anlatım biçimi olur. Hissedileni ifade etme, görünenin yansımasından farklı olarak ‘özgünlük’ ve ‘biriciklik’ kazandırmaktadır esere. Elbette bir ifadenin esere dönüşmesinden sonra taklitleri çıkabilir. Anlatılmak isteneni yeni bir dil koyarak ifade etmek sanatta yaratıcılığın en üst noktası olarak kabul edilir ve bu seviyeye eren sanatçıya ‘deha’ gözüyle bakılır. Sanatçı yaşadığı dünyayı eserleri yolu ile mucizevi bir dönüşüme tabi tutarak, bir başka dünyanın, sanat dilinin içinde anlatmasını sağlamaktadır.

Robin George Collingwood ve özellikle Benedetto Croce ifadeci anlayışın en önemli isimleri olarak karşımıza çıkar. Croce, bütün sanatların duyguların ifadesi olduğunu, özellikle şiirin duyguları ve ruh hallerini ifade ettiğini söyler. Doğadan edindiği izlenimleri bir senteze tabi tutan sanatçı, bunu hayal gücü ile besleyerek doğada olmayan bir şeyi, bir kez deneyimleyerek açığa çıkarır. Asıl ifade sanatçının ruhunda meydana gelerek farklı sanatsal malzemelerle dışa vurulur.

Özcü ve ifadeci sanat anlayışından farklı olarak, sanatta formalizm, sadece formun önemli olduğunu söyler. Sanat eserinin sadece sanatçının içsel anlatımının bir görünüşü olmadığı, içsel ve dışsal anlatımın bir değer taşıdığını savunur. Sanat eserinin sahip olduğu form açısından doğanın sürekliliği olduğunu söyleyen Kant’a göre, formun sadece sanata özgü olduğunu söyleyen Bell farklılaşır. Sanatçı kullandığı sanatsal araçlarla, ahenkli bir bütünü yarattığı ‘anlamlı form’ yoluyla nitelikli, bir eser ortaya koyabilir. Anlamlı form sanat eserinin alımlayıcısında yarattığı estetik duygu yolu ile karşılık bulur. Bu duygu gündelik yaşama ait duygulardan farklı, nesnenin formel özelliklerine verilen tepkidir. Formalist anlayışın en büyük açmazı da verilen bu tepkinin anlamlandırılması sürecinin belirsizliğidir.

Sanatın içsel veya sanata özgü olandan çok dışsal olanın ifadesi olduğunu söyleyen özcü karşıtı kuramlar, sanatı, tarihe, topluma, kültüre tabi hale getirirler. Marksist veya gerçekçi sanat anlayışı, sanatın sanat için değil toplum için olduğunu ifade ederler.

Marksist düşüncede sanat, tıpkı felsefesinde olduğu gibi sadece kendi eylemini gerçekleştiren değil, praxis olarak dünyayı değiştirme görevi de yüklenir. Marksist felsefenin temel figürü Karl Marks’ın sistematik bir sanat teorisi yoktur. Bu anlamda Marksist felsefeyi benimsemiş, Lukacs, Adorno, Althusser gibi düşünürlerin söylemleri öne çıkar. Entelektüel bir faaliyet olarak sanat, toplumu daha adil bir toplum doğrultusunda dönüştürmeyi amaçlayan devrimci bir eylemdir. Sanatın sosyoekonomik ve politik etkileri, sanat eserinin üretildiği ekonomik koşullardan bağımsız değildir. Marksist teoride ‘temel’ (altyapı) ve ‘üstyapı’ ilişkisine bağlı olarak sanat eseri de bu etkinin dışında değildir. Gerçekliğin ve doğruluğun alanı bilimle, statükonun kendi çıkarları için kullandığı ideolojinin tam ortasında yer alır sanat. Sanat, hayal gücünden beslenen yanıyla birlikte gerçeğe yaklaşan ve bu anlamda ideolojik işlev kazanan, toplumsal değişim araçlarından biri olarak görünür. Frankfurt Okulu düşünürlerinden Adorno, sanatın gerçeği yansıtmak yerine, bu gerçekliğin yetkin bir gerçeklik olması, yani yanlışlıktan ve çarpıklıktan kurtulması için ona rehberlik etmesi gerektiği söyler.

Özcü sanat anlayışına karşıt bir başka yaklaşım ise kurumsal sanat anlayışıdır. Amerikalı felsefeci George Dickie’nin felsefesine dayanan bu görüş, sanatı felsefe ile sosyoloji arasında bir yere konumlar. Bugüne kadar en önemlilerinden, yerel eserlere, birçok sanat eserinin üretildiğini söyleyen Dickie, bunlarda sanat eseri olma niteliğini taşıyan iki temel özellikten bahseder. Eserin insan elinden çıkmış olması ve ona sanat eseri statüsü verecek bir sanat dünyasının olması. Kurumsal sanat anlayışı, sanat eserini ‘eser’ niteliğine yükseltecek veya düşürecek sanat insanlarının elinde olması nedeni ile her şeyin sanat eserine yükseltilebileceğini, iyi ile kötü arasında ayrım yapmamasıyla eleştirilmiştir.

Amerikalı düşünür Artur Danto’nun öncülük ettiği tarihselci sanat anlayışı yaklaşımı, Dickie’nin kurumsal sanat anlayışı gibi eleştiriye tabi olur. Danto’ya göre, sanatın ne olduğu, belli bir sanat eserinin nasıl yorumlanacağı, sanat eserinin üretildiği tarihsel, kültürel, hatta politik koşullara bağlıdır. Her sanat yapıtı tarihin kendisi, özel olarak da farklılık gösteren kendi koşulları tarafından belirlenir. Sanatın şimdisi, sanatın geçmişi tarafından belirlenir. Cervantes’in Don Kişot gibi bir eserini bu çağda yazmak aynı tarihsel koşullar olmadığından onun sanat eseri olma niteliğini negatif etkileyecektir.