Ünite 2: Epistemoloji

Giriş

Yunanca bilgi anlamına gelen “episteme” ve söz, akıl, bilim, açıklama, teori anlamlarına gelen “logos” sözcüklerinin birleşiminden meydana gelen epistemoloji (bilgi teorisi ya da bilgi bilimi), birbiriyle ilintili beş ana problemle ilgilenir. Söz konusu problemlerden ilki, bilginin doğası ve türlerine ilişkindir. İkincisi, bilginin doğruluğuyla ve doğruluğun özünün ne olduğuyla; üçüncü problem bilginin kaynağıyla; dördüncüsü bilginin mümkün olup olmadığıyla; beşincisi ise bilginin sınırlarıyla ilgilidir. Epistemolojiyle kapsamlı biçimde meşgul olan ilk filozof, ünlü Yunan düşünürü Platon olmuş; daha sonra antik Yunan’da başta Aristoteles ve Pyrrhon gibi Yunan kuşkucularıyla, Orta Çağ’da Aziz Augustinus, Aquinalı Thomas, İbni Sina ve Farabi gibi filozoflar bilgi konusunu ele almışlardır. Bununla birlikte, modern felsefede ve yirminci yüzyılın analitik felsefesinde Descartes, Leibniz, John Locke, Hume, Kant ve Russell bilgi konusuna eğilen düşünürlerdir.

Epistemoloji de bilgi kavramını genel olarak ele alır, bilgiyi bilgi olmak bakımından sorgular. O, bilginin insan zihninde nasıl oluştuğunu araştırmaz. Bu, bilim adamlarının ve bilimlerin konusudur. Bilgi kavramının kendisinin incelenmesi ve aydınlatılması, bilginin kazanılması süreçlerinden farklı ve felsefi nitelikte olan bir irdelemeyi gerektirir.

Bilginin Doğası

Bilginin kurucu öğesi öznedir. Zira o, bilgi ilişkisinde aktif bir tavır sergiler; bir nesneye yönelerek onu kendisine konu yapabilir. Oysa nesne, bilen öznenin kendisine yöneldiği pasif varlıktır. Demek ki bilgi ilişkisinde belirleyici olan öznedir; zira onun amaçlı yönelimi olmadan bilgiden söz edilemez.

Bilginin üç kurucu öğesi bulunmaktadır. Bunlardan ilki, bilginin öznesi olarak bilen zihin; ikincisi, algılanan bir nesne, bir canlı veya bir önerme olarak bilginin konusu ya da nesnesi olan şey; üçüncü bileşen ise, bilen özne ile bilinen nesne arasındaki ilişkinin ürünüdür. Bu üç öğeden hangisinin temel alındığına bağlı olarak bilgi üç farklı biçimde tanımlanmaktadır. Bilen özne ya da zihin durumunu temel alan tanım bilgiyi, bilenin zihin hali veya entelektüel bakımdan kaydettiği ilerlemeyle açıklar. İlk temsilcisi Platon olan bu bilgi anlayışının diğer önemli temsilcisi ise Alman filozof Hegel’dir. Bilginin tanımlanması noktasında ikinci anlayış, bilgiyi nesnesi üzerinden ele alır. Bu anlayışı temsilen Platon, değişen bir şeyle ilgili olarak oluşturulan bir betimlemenin, o şey sürekli değişmekte olduğu için geçersizleşeceğini öne sürmüştür. Ayrıca bu tanıma göre, bilgi tümellerin, yani türlerin, cinslerin veya genellerin bilgisi olmak durumundadır. Üçüncü anlayış ise, bilgiyi bir ürün olarak ele alan “üç öğeli ya da koşullu” bilgi anlayışıdır. Bu görüşe göre, bir öznenin bir önermeyi bilmesi için “inanç”, “doğruluk” ve “haklılandırma veya gerekçelendirme” olmak üzere üç koşulun sağlanmış olması gerekir.

Bilginin Doğruluğu

Doğruluk bağlamında felsefi veya epistemolojik olarak sorulan, “neyin doğru olduğu”ndan ziyade, “doğruluğun ne olduğu” sorusudur. Hakikat ile realite, doğruluk ile gerçeklik birbiriyle sıklıkla karıştırılır. Gerçeklik zihinden bağımsız olarak ve gerçekten var olan varlığı ifade eder, oysa doğruluk, kabaca gerçekten var olanı olduğu şekliyle ifade eden önerme ya da bilginin bir özelliği olmak durumundadır. Bu nedenle epistemoloji, alanındaki önermelerden hangilerinin doğru olduğunu, hangi önermelerin doğruluk özelliğine sahip bulunduğunu keşfetmeyi amaçlayan bilimden farklılık gösterir. Bununla birlikte doğruluk, varlığın ya da gerçekliğin değil, bilgi ya da önermenin bir özelliğidir. Üzerinde durulması gereken bir diğer nokta ise, “hakikat” ile “realite”, “doğruluk” ile “gerçeklik” kavramlarının birbirlerinden farklı olduğudur. Gerçeklik, zihinden bağımsız var olanı ifade ederken; doğruluk, gerçekten var olanı olduğu şekliyle ifade eden önerme ya da bilginin bir özelliği olmak durumundadır. Epistemolojide, hakikat veya doğruluk ile ilgili olarak çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Söz konusu görüşlerden biri, bir tümcenin ya da önermenin, ona karşılık gelen olay, olgu veya durumun fiilen var olması koşuluyla doğru olduğunu ileri süren “mütekabiliyetçi doğruluk görüşü”dür. Örneğin, “kar beyazdır” önermesinde, karın beyaz olduğu inancı doğruluğunu dış dünyanın belli bir özelliğine, karın beyaz olması olgusuna borçludur. Esas olarak ampirik nesne veya deneyimsel olgularla ilgili olan mütekabiliyetçi doğruluk anlayışı, günümüzde de kabul görmekle birlikte, esas olarak modern felsefe öncesi dönemde benimsenmiştir. Modern felsefeyle birlikte ise, doğruluk anlayışında “temsil epistemolojisi”nin etkisi görülür. Temsil epistemolojisi öznenin zihinsel yapısının nesneyi temsil edebilme ve dış dünyaya ayna tutabilme gücünü merkeze alan modern epistemoloji anlayışını ifade eder. Bu anlayışta, öznenin esas itibarıyla kendi zihin içeriklerini bildiği, kendi dışındaki nesnelerin bilgisine ise onların zihindeki temsilleri aracılığıyla eriştiği kabul edilir. Bu düşünce temelinde ve insanın sadece deneyimsel olguları değil aynı zamanda ampirik olmayan “a priori” doğruları da bildiği düşüncesinden hareketle doğruluk, inanç ya da önermenin “apaçıklığı”, “tutarlılığı” veya “işe yararlılığı” gibi çeşitli ölçütlerle tanımlanır. “Birtakım ölçütlerle uyuşma olarak doğruluk” kuramlarının ilk ve en seçkin örneği, doğruluğu “apaçıklık”la özdeşleştiren anlayıştır. “Apaçıklık olarak doğruluk anlayışı”, doğru yargının kendi iç özelliklerinden tanındığını ve doğru olduğunu apaçıklığıyla bizzat kendisinin gösterdiğini öne sürer. Ölçütlerle uyuşma olarak doğruluk anlayışının bir başka türü doğruluğu inançlar arasındaki tutarlılık ilişkisiyle özdeşleştiren “bağdaşımcı doğruluk görüşü”dür. Söz konusu anlayış, doğrulamanın bütüncül olduğu, başka bir deyişle, bir inancın tutarlı ve uyumlu bir inançlar kümesinin parçası olduğu zaman doğrulandığı düşüncesine yaslanır. Yani bu anlayışa göre doğruluk, inançların, düşüncelerin, bilgilerin kendi aralarında birbirleriyle uyuşmalarına dayanır. Bağdaşımcı veya tutarlılık olarak doğruluk görüşünün biraz daha gelişmiş biçimi ise “mutabakatçı doğruluk anlayışı”dır. Bu anlayışta doğruluk, inanç ya da önermenin başka insanların inançlarıyla bağdaşmasında aranır. Bir başka doğruluk anlayışı ise William James ve John Dewey gibi düşünürler tarafından geliştirilmiş olan “pragmatist doğruluk anlayışı”dır. Bu anlayışta, doğru inanç ya da önermelerin istenen sonuçlara yol açan, eylemleri teşvik eden kabul ya da inançlar oldukları savunulur.

Bilgi Türleri

Bilgi türleri için yapılan üç temel ayrımdan bahsedilebilir. Bu ayrımlardan ilki, olduğundan başka türlü olamayan şeyleri veya bağıntıları dile getiren “zorunlu (apodeiktik) bilgi” ile olduklarından başka türlü olabilmeleri bir çelişki yaratmayan şeylerin bilgisi anlamında “olumsal bilgi” arasında yapılır. Örneğin, “yarın yağmur yağacak ya da yağmayacaktır” önermesi, üçüncü bir alternatif olmadığı için zorunlu bilgi türünün bir parçasını oluştururken; “yarın güneş Doğu’dan doğmayacaktır” önermesi bir zorunluluk içermediğinden olumsal bilginin kapsamına girer. Bu ayrımı tamamlayan ikincisi, “a priori bilgi” ile “a posteriori bilgi” arasındaki ayrımdır. A priori bilgi deneyime dayanmayan, tecrübe yoluyla kazanılmamış olan bilgiyi ifade ederken, a posteriori bilgi deneyim yoluyla kazanılan bilgidir. Yirminci yüzyılın önemli düşünürlerinden Russell ise bilgiyi, “betimleme yoluyla bilgi” ve “tanışıklık yoluyla bilgi” olmak üzere ikili bir ayrıma tabi tutar. Buna göre, tanışıklık yoluyla nesneler, betimleme yoluyla da gerçekliğin doğru temsilleri olarak önermeler bilinebilir.

Bilginin Kaynağı

Doğru bilginin hangi güç veya zihinsel yetiler aracılığıyla sağlandığına ilişkin “akılcılık”, “deneyimcilik (ampirizm)”, “sentezci yaklaşım” ve “sezgicilik” olmak üzere dört ana tutum bulunur. Önemli temsilcileri arasında Parmenides, Platon, Descartes, Spinoza ve Leibniz’in bulunduğu “akılcılık”, bilginin tek kaynağının ve sınama ölçütünün akıl olduğunu, zorunlu ve kesin doğruların deneyimle edinilemeyeceğini öne sürer. Bu tutumu benimseyenler, kendilerine matematiği örnek alıp tümdengelimsel sistem idealini öne çıkarırlar. “Deneyimcilik” ise, bilginin kaynağını akılla değil tecrübe veya deneyimle açıklar. John Locke, George Berkeley Hume, John Stuart Mill ve Bertrand Russell gibi deneyimciliği benimsemiş olan düşünürler, bilgi modeli olarak doğa bilimlerini, araştırma yöntemi olarak da tümevarımsal akıl yürütme yöntemini benimsemişlerdir. “Sentezci yaklaşım”, bilginin kaynağını akıl ve deneyimin ortak katkılarında bulur. Bu yaklaşımın en önemli temsilcileri arasında Aristoteles ve Kant yer alır. Son olarak “sezgicilik”, bilginin kaynağını sezgide görür. Bu görüşün ideal temsilcisi Fransız düşünürü Henri Bergson, sezginin gerçekliğin şemasını değil bizzat kendisini bilme imkânı verdiğini söyleyerek, bilimi eleştirmiştir.

Bilginin İmkânı

Bilginin imkânına ilişkin olarak birbirine karşıt iki farklı anlayış bulunur. Bu anlayışlardan ilki, bilginin imkânsız olduğunu, hiçbir şeyin bilinemeyeceğini, insan zihninin kesin olan hiçbir doğruya ulaşamayacağını öne süren “kuşkuculuk” (septisizm); ikincisi bilginin mümkün olduğunu ileri süren “dogmatizm”dir. Kuşkuculuk “genel ya da lokal” ve “bilgiyle ya da inançla ilgili” olmak üzere farklı türlere ayrılır. “Genel kuşkuculuk”, bilginin hiçbir yer ya da alanda, hiçbir şekilde mümkün olmadığını öne sürerken; “lokal kuşkuculuk” bazı bilgi türlerinin veya başka zihinler türünden belli birtakım şeylerin bilgisinin imkânsız olduğunu öne sürer. Buna ek olarak “bilgi septiği” bilgiye ulaşmanın mümkün olmadığını savunurken; “inanç septiği” herhangi bir inanca sahip olma hakkımızın bulunmadığını, hiçbir inancın bir diğerinden daha iyi olmadığını savunur. Kuşkucuların görüşleri çeşitli argümanlardan beslenir. Bu argümanlardan en eskisi olan “görüşlerin çelişmesiyle ilgili argüman”ın kaynağında Sofistler bulunur. Yunan dünyasının gezgin filozofları olan Sofistler, farklı insanların görüşlerinin birbirlerine karşı olduklarını görmelerinin bir sonucu olarak tek, değişmez ve evrensel bir hakikate ulaşılamayacağı sonucuna varmışlardır. Kuşkucuların bir diğer argümanı olan “görelilikle ilgili argüman”a göre ise, her şeyin ölçüsü insandır. Örneğin, aynı rüzgârın bir kimseye soğuk bir başkasına sıcak gelmesinden çıkan sonuç, aynı rüzgârın kendisine soğuk görünen kişi için soğuk, sıcak görünen kişi içinse sıcak olduğudur. Sofist Protagoras’a ait olan bu görüşten, her şeyin bireyin perspektifine bağlı ve bütün perspektiflerin aynı değerde olduğunu, dolayısıyla mutlak hakikatlerin olamayacağını söyleyen “perspektivizm” görüşü ortaya çıkar. Buna göre, nesnel doğrular yoktur, sadece birbirlerinden tümüyle farklı öznel görüşler vardır. Bir diğer argüman, “hata ihtimaline gönderme yapan argüman”dır. Buna göre, bilen öznenin hataya düşmesi veya bilgiye temel teşkil eden inancının yanlış olması durumunda bilgi asla mümkün olmaz. Kuşkucuların bir diğer önemli argümanı, birkaç argümanı veya en azından ölçüt problemi ile kısır döngü problemini bir araya getiren “döngüsellikle ilgili argüman”dır. “Sonsuzca geriye gidişle ilgili argüman”a göre ise, bir iddiayı temellendirmek veya kanıtlamak için getirilen ispatın kendisi başka bir ispata, bu sonuncusu da bir başka ispata ihtiyaç duyacağından, bu durum bu şekilde geriye doğru devam edip gider. Bundan sakınmanın yolu ise, tek tek her şeyin ispatlanmasının imkânsız olması nedeniyle, bir şeyleri ispatlamadan doğru kabul etmekten geçer.

Bilginin Sınırları

İnsan bilgisinin sınırlarına ilişkin olarak epistemolojinin temel sorusu “öznenin kendi dışındaki nesneleri gerçekte olduğu şekliyle bilip bilemeyeceği” üzerinedir. Bu soruya ilişkin olarak, “realizm” ve “idealizm” olmak üzere iki karşıt anlayış bulunmaktadır. Realizm, insan zihninin varlıkları gerçekte oldukları şekliyle bilebileceğini söylerken; idealizm zihni temel alarak, insanın varlıkları kendisine göründüğü şekliyle bilebileceğini ileri sürer.  İnsan bilgisine bir sınır çekilemeyeceğini, öznenin zihin dışı nesneleri gerçekte oldukları şekliyle bilebileceğini söyleyen “epistemolojik realizm”, bilen özneden değil varlıktan yola çıkarak, insandan bağımsız bir dış gerçekliğin bulunduğunu kabul eder. Bu çerçevede, aklın dış gerçekliğin aynası olduğunu ve kendi dışındaki varlığı, gerçekte olduğu şekliyle bilebileceğini savunur. İnsan zihninden yola çıkarak, öznenin dış gerçekliği veya kendisinin dışındaki nesneleri olduğu şekliyle değil kendisine göründüğü veya zihinsel donanımına uygun düştüğü şekliyle bildiğini ifade eden anlayış ise “epistemolojik idealizm”dir. Epistemolojik idealizmin, “içkin epistemolojik idealizm” ve “transendental epistemolojik idealizm” olmak üzere iki ayrı biçimi vardır. En kusursuz temsilcisi George Berkeley olan içkin epistemolojik idealizm, insan zihninin bilme sürecinde ancak kendi zihin içeriklerini bilebileceğini ve dolayısıyla zihninin dışına çıkamayıp onunla sınırlı kalacağını kabul eder. Öznel idealizmin ikinci versiyonu, Kant tarafından temsil edilen transendental epistemolojik idealizmdir. Kant, bilginin sınırlı olduğunu, bilen öznenin bildiği şeyin, nesnenin veya varlığın kendisi olmayıp sadece algısal deneyiminin konusu olan şey, yani “fenomen” olduğunu öne sürer. Kant’ın, akla ya da insan zihnine yüklediği rol, pasif bir alıcılık veya yansıtıcılık değil, kurucu bir roldür. Başka bir deyişle, bilginin nesnesi olarak fenomenin, zihinden bağımsız bir nesne olmayıp insan zihni tarafından inşa edildiğini ve yapılandırıldığını söyler.