Ünite 2: Epistemoloji Nedir?

Kurumsal Bir İşlev Olarak Epistemoloji

Epistemoloji bilgi kavramı üzerine geliştirilen kuramsal bir çalışma türüdür. Bilgi kavramının kendisine kuramsal bir bakış açısı getirmeyi hedefler. Epistemoloji bilgi dağarcığımıza yeni bilgiler eklemek yerine, bilgiyi felsefi açıdan inceler. Bu ifadeler, felsefe metinleriyle ve felsefi sorunsallarla ilk kez karşılaşan kişiler için kafa karıştırıcı ve açıklanması gereken bir durum sunar. Sorgulama ve açıklama yapmanın ilk aşamasında epistemolojinin tam olarak nasıl bir kuramsal çaba olduğunu sorabiliriz.

Epistemolojinin kuramsal çabası tek bir sınıf altında toplanmaz. Çünkü bilgi üzerine yürütülen felsefi çalışmalar çeşitlilik ve kuramsal renkler içerir. Ancak öncelikle, kuram diğer bir anlamıyla teori kavramını felsefi olarak inceleyelim. Theoria Yunancada ‘theorein’ (bakmak, izlemek) kökünden gelir. ‘Theorein’ fiilindeki ‘bakma’, ‘karışmaksızın uzaktan ilgiyle izleme’ gibi bir anlam taşır.

Kuramsal veya teorik deyimine bu bilgi ışığında yaklaşımda bulunabiliriz. Günlük yaşamda teorik kelimesini “gözlenebilir olgulardan uzak” veya “soyutluk derecesi nedeniyle anlaşılması zor” gibi anlamlarda kullanırız. Ancak kelimenin kökenindeki anlamından yola çıkarsak; kuramsal bakış kavramının “belli bir uzaklıktan ilgiyle izleme” kavramıyla ilişki olduğu söylenebilir.

Felsefe açısından bakıldığında, “kuramsal ilgi” ya da “kuramsal araştırma” aslında felsefenin olanaklı olmasının en temel koşuludur. İnsanım en önemli özelliklerinden biri algının ötesine geçerek kuramsal düşünebilmesidir. Örnek verecek olursak sıradan bir insan çatala baktığı zaman o nesneyi algılanabilen özellikleri ile kavrar. Aynı çatalı mikroskobik ölçülerde inceleyebilen bir bilim insanı için çatal, atomaltı parçacıklardan oluşan bir şeydir. Bu tarz düşüncenin felsefe alanında kullanımı ise; felsefenin alt alanlarında, çeşitli bilimsel disiplinlerde olduğu gibi, nesnelerden oluşan dünyaya farklı bir bakış getirilmeye çalışılması şeklindedir. Bu anlamda felsefenin kuramsal perspektiflerinin yöneldiği dünya, üzerinde var olduğumuz ve nefes aldığımız somut dünyadır. Felsefeci deneyimlenen dünyaya farklı bir yaklaşımda bulunabilir. Felsefi irdelemeler dünyaya ilişkin derin bir bakış içerir; bu da insanın ‘logos’ unun üst düzey uygulamasının bir sonucudur.

Kuramsal düşünmenin veya logos’un üst düzey uygulanmasının felsefede karşımıza çıkan çarpıcı örneği tanımsal işlevlerdir. İnsanların gündelik yaşamda bilgi ve kavramları somut anlamlarıyla düşünürler. Soyut bir kavram sorulduğunda somut örneklerle o kavramı açıklamaya çalışırlar. Ancak bu açıklamalar tanım değildir. Platon ve Aristoteles’in üzerinde durduğu gibi, bir kavramın tam anlaşılabilmesi ile o kavramın örneklerini başarıyla saptayabilme farklı türde yeteneklerdir. Felsefeciyi diğerlerinden ayıran özellik kuramsal ilgilerinin olması ve özellikle de kavramların kendileriyle ilgilenmesidir.

Bilgi kavramı konusunda kuramsal bir ilgi beslemenin sebebi, insanın bilişsel gelişmişlik açısından diğer hayvanlardan farklı bir canlı olduğu gerçeğinde yatmaktadır. Felsefenin diğer konularında olduğu gibi, yaşam ve dünya üzerinde kuramsal düşünce geliştirme insanın bilincini daha üst bir düzeye çıkarır.

Epistemolojinin Temel Konuları ve Sorunları

Epistemolojinin kendisine sorun olarak aldığı temel konuları gözden geçirip, epistemoloji alanını daha somut bir tarzda anlayalım.

İnsan Bilgisinin Kaynakları

Bilgi sahibi olmak bizim için en sıradan görünen olgulardan biridir ancak bilginin kaynakları üzerinde çok fazla düşünmeyiz. “Kaynak” kavramı, dar bir şekilde anlaşıldığında, toplumsal yaşantımız içinde yer alan “enformasyon kanalları” şeklinde açıklanabilir. Örneğin, yakın çevremiz, olaylara tanıklık eden insanlar, internet bilgi edindiğimiz kaynaklardır. Felsefi açıdan bakıldığında, “kaynak” sorusunu, insanın bilgilenme kapasiteleri veya yetileri bağlamında ifade edilebilir.

Beş duyumuz aracılığıyla evrene açılıyoruz. O yüzden, algısal olarak “açık olmak” bizim en temel özelliğimizdir. Bu noktadan sonra, epistemolojik açıdan bir tartışma başlar; Algısallığımız, bize bilgi sağlayan tek kaynak türü müdür? Gördüklerimiz, duyduklarımız, dokunduklarımız, kokladıklarımız ve tattıklarımız dışında bilgilenmenin başka yolu var mıdır? Eğer ben yalnızca görme veya duyma gibi algılar aracılığıyla bilgilenen bir varlıksam, örneğin, “erdem” kavramının bilgisini nasıl edinebiliyorum? Bu, üzerinde düşünmeye değer bir sorudur çünkü biz davranışları gözleyebilsek de, etik nitelikleri duyular aracılığıyla algıladığımızı söylemek garip bir iddia olur. Bu soruların özü şu şekilde ifade edilebilir: Duyulardan önce ya da duyuların ötesinde bir bilgilenme yolu veya yöntemi var mıdır? Bu türden sorular, epistemoloji ile uğraşanların üzerinde durduğu ve yanıtlamaya çalıştıkları önemli sorunsallar olarak ortaya çıkmışlardır.

Bilginin Tanımı ve Kavramsal Unsurları

Bilgi kavramını açık hale getirirken, bilginin tanımına ek olarak, kuramcılar kavramsal çözümlemelerini üretme yönünde de akıl yürütmüşlerdir. Kavramsal çözümlemeler genelde, ele alınan önemli bir düşünsel kavramın başka kavramların bileşiminden nasıl oluştuğunu göstermeyi hedefler. Örneğin, “aşk” kavramının çözümlemesi yapıldığında, bu kavramın “sevgi”, “ilgi”, “tutku”, “cinsel çekim”, “özlem” gibi bazı diğer kavramları barındırdığı savlanabilir. Çözümlemeler önemli ve yararlı zihinsel eylemlerdir çünkü bu tür işlevlerin sonucunda ele alınan kavram daha anlaşılır bir hâle gelir ve kavramın unsurları belirgin bir şekilde ortaya çıkar.

Bilginin Olanaklılığı

Felsefeciler, bilginin olanaklılığı konusunda da irdelemelerde bulunup, genelde sormaya alışık olmadığımız soruları sorarlar. Bilginin olanaklılığı konusu “üst düzey bilişsellik” veya “bilgisellik” bize insanın olmanın özünde yatan bir özellik gibi görünür. Felsefi sorgulamaların derinliğinin ve çapının önceden belirlenebilecek düşünsel bir sınırı bulunmamaktadır. Elbette insanlar için düşünsel sınırlar zihinsel, dilsel ve kavramsal olanaklar veya yetiler tarafından istemsiz olarak belirlenebilir; ancak bu “verili” sınırların içinde felsefecinin sorgulamadan kabul etmesi gereken değişmez ilkeler veya doğrular yoktur. Felsefeyi diğer düşünme ve araştırma dallarından ayıran en önemli özelliklerden birisi budur.

Epistemolojik çalışmaların üst düzey bir uygulaması da, bilginin gerçekten olanaklı olup olmadığı konusunda derinlikli sorgulamalar yürütmektir. Bu sorunun önemini kavrayabilmek için, felsefenin diğer pek çok alanında olduğu gibi, günlük alışkanlıklarımızı bir parça terk etmek, kesin gözüyle baktığımız doğruları geçici bir süreliğine de olsa askıya almak ve sorgulamayı başka bir gözle yürütmek gerekebilir. Çağlar boyunca felsefi düşünmeyi seven insanlar bu tür düşünsel çabalara girme cesareti göstermişlerdir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, ünlü Fransız düşünür Descartes’ın felsefi sorgulamalarına “hiçbir şeyi peşinen bilgi olarak kabul etmeden” başlamaya karar vermesidir. Bunun nedeni, Descartes’ın, daha önce “bilgi” olarak kabul etmiş olduğu düşünce parçalarının önemli bir kısmının yanlış olduğunun farkına varmasıdır.

Descartes’ın yaptığı gibi, kesin ve güvenilir bilginin olup olmadığı konusunda sorgulamaya girmek son derece kökten ve sıra dışı bir irdeleme örneğidir. Bilginin kavramsal ayrıntılarını irdelemek, bilginin olanaklılığı gibi bir konuda akıl yürütme ve tartışma üretimi yapabilmesi mümkün hâle gelmektedir.

Bilginin Toplumsal Boyutu ve Epistemolojinin Yeni Kimliği

20. yüzyıl felsefesinde kendine yer edinmiş olan bir sorunsal, bilgi kavramı ve bilgi edinimi süreçleri ile toplumsallık arasındaki ilişkinin saptanması ile ilgilidir. Felsefenin tarihinde epistemoloji alanında yürütülen çalışmalarda, toplumsal unsurlar genelde tartışmalara yansımamış ve bilgi konusundaki araştırmalar neredeyse “yalıtılmış” bireysel girişimler olarak kimliklerdir. Bu durum epistemoloji alanına sınırlı bir olgu değildir.

Eski Yunan’da, insan aklının en temel ilkeleri veya doğruları bilme kapasitesine sahip olduğu düşüncesi hâkimdi. Platon “yurttaşlar” arasında filosofia yani “bilgelik sevgisi” işlevini yerine getirenlerin hakikati bir şekilde kavrayabileceğinden emindi. Başlangıcında Descartes’ın yer aldığı Yeni Çağ boyunca da felsefecilerin çoğunluğu insan aklının yapabilecekleri konusunda derin bir güven taşıyorlardı. Descartes dogmatizmden, otoritenin etkisinden, yanlı bakış açılarından, eski alışkanlıklarından, irdelenmeden benimsenen fikirlerden etkilenmeyen bir sorgulama yürütme hedefi taşır. Descartes’ın “düşüncenin üzerindeki olumsuz etkiler” olarak gördüğü bu unsurların çoğu toplumsal örgütlenmeden veya toplumdaki diğer bireylerin fikir ve yönelimlerinden kaynaklanmaktadır. Böylece, felsefeci, akılcı kapasitelerini kullanarak, çevreden kaynaklanan ve bilgiyi kirleten unsurları filtreden geçirir ve bilgiye erişimi gerçekleşir.

Toplumsallığın bilgiye ulaşmada aşılması gereken bir engel olarak görülmesidir. Özne, bilme kapasitesine sahiptir. Ancak, güvenilir bilgiye ulaşım için, bilişsel kapasitelerin veya bilgisel unsurlarının saflığın gerekmektedir. Descartes’ın büyük projesini özel kılan temel neden, bu saflık arayışıdır. Bu örnekte, saflığın arandığı yer zihinselliğin içi, saflığı bozan yer ise zihnin dışındaki dünyadır.

Ancak, epistemoloji de dâhil olmak üzere, felsefenin alt dallarının çoğunda artık oldukça farklı bir yaklaşım vardır. Modernizmin veya Aydınlanma’nın ideallerinin büyük çapta eleştirilmekte olduğu günümüzde, felsefecilerin eski çağlarda benimsemiş olduğu bilgisel, düşünsel veya kavramsal normların belli oranlarda yerinden oynadığını söylenebilir. Felsefe ve özelde epistemoloji, eski alışkanlıkların çok köklü olduğu disiplinlerdir. Bu anlamda, felsefenin alt alanlarında gerçekleşen dönüşümlerin veya düşünsel devrimlerin çoğu zaman süreçler olarak ortaya çıkmaktadır. Günümüzde olan değişim ise, felsefenin temel alanlarında, özellikle toplumsallık ve tarihsel konularında, yeni bir bilincin gelişmesidir. Epistemoloji de son yüz yıldır bu değişim ve dönüşümlerden büyük oranda etkilenen bir alan olmuştur.

Felsefe Tarihi ve Epistemoloji

Epistemoloji, geçirmekte olduğu değişimlerle birlikte, Eski Yunan’da ortaya atılan sorunsallar ışında iş görmektedir. Öyleyse: Eğer epistemoloji gibi bir alanın kuramsal görünümü önemli oranda bir değişimden geçiyor, geleneksel sorunlar ve geleneksel felsefe yapma biçimleri yerini yenilerine bırakıyorsa, bizim çağlar önce ortaya atılmış ve tahminen günümüzde geçerliliğini yitirmeye başlamış sorunsallarla vakit harcamamızın veya felsefenin geleneksel yapılma biçimlerini öğrenmeye çalışmamızın tam olarak yararı nedir? Eski Yunan’ın veya Yeni Çağ’ın bilgi kuramcılarının kafa yorduğu sorunların bir kısmı günümüzde ilginçliğini koruyor olabilir. Buna karşın felsefenin geleneksel konularının belli bir bölümünün bizimle ve bizim içinde yaşadığımız dünyayla olan ilgisi son derece şüphelidir. Bu durum da felsefe tarihinin yakından incelenmesi ve eskinin felsefi sorunları üzerine eğilinmesi konularında bazı soru işaretlerinin ortaya çıkmasına neden olur.

Buna karşı çıkış, ciddiye alınması gereken bir düşünce içermektedir. Eskiye ait metinlerin tartışmaların başka bir çağın ilgilerini yansıtmakta olduğu gerçeğinden, bizim bu tartışmalardan öğrenecek bir şeyimizin olmadığı tezinin çıkartılamayacağıdır. Felsefe tarihinin büyük düşünürlerinin irdelediği konular ve hatta kullanılan dil zaman zaman tuhaf ve uzak görünse de, bu konuların çoğunun günümüzün felsefi problemleri açısından önemli ipuçları taşıdığı bir gerçektir. Bu konuda yararlı olabilecek bir yaklaşım, bazı felsefecilerin “varsayımsal sempati” adını verdikleri bir tavır benimsemektir. Varsayımsal sempati, eserini okumakta olduğumuz büyük bir düşünürün söylediklerinin tahminen önemli bazı noktalar içerdiği ve yazarın önemli bir fikri aktarma çabasında olduğu konusunda bir tavır geliştirip ona bir “şans vermek” demektir. Tam terine, felsefe tarihine bakmayı reddederek, örneğin, “bilgi” üzerine felsefi fikirler üretmeye çalışan bir kişi, geçmişte üretilen düşünceleri ve argümanları bilmediği için belli çözümleri kendisinin yarattığı izlemine rahatça kapılabilir.

Epistemolojik Çözümlerin Bazı Anahtar Kavramları

Üst düzey kavramsal bir etkinlik olan epistemoloji kapsamında kullanılan merkezcil ve kritik kavramların önemli bir kısmı günlük dilden devralınan bildik kavramlar olsa da, zaman zaman felsefeciler bu kavramları daha açık hale getirerek ve bazen de belli bir oranda dönüştürerek kullanırlar. Bilgisel irdelemelere girmeden önce, epistemolojinin sıkça kullandığı kavramlardan bazılarından bahsedelim.

Norm ve Normatiflik

Felsefenin çeşitli alanlarında yapılan sorgulama ve çözümlemelerde sık sık gündeme gelen bir konu “norm” ve “normatiflik” kavramları ile ilgilidir. “Norm”, en genel haliyle, “düzenleyici ilke veya kural” kavramına işaret eder. Etik kurallar normatif önermelerin en bilinen örnekleridir. Normatif önermelerin işlevlerini ve önemini iyi anlamanın bir yolu, bu tür önermeleri normatif olmayan ifadelerle karşılaştırmaktır. Betimleyici, tasvir edici veya anlatıcı nitelikte olan yani yalnızca bir durumu veya olguyu ileten cümleler, normatif olmayan ifadeler arasında sayılabilir.

Epistemoloji alanı içinde norm ve normatiflik konusu önemli bir yer tutmakta, ancak tartışmaya açık yönler de taşımaktadır. İnsan bilgisinin nasıl olduğu epistemolojinin esas uğraşı alanlarından biridir. Bilginin iyi veya doğru örnekleri epistemoloji konuları arasında yer alır. Gerekçelerle desteklenmiş inançlar, desteksiz veya kanıtı zayıf inançlardan daha iyi ve daha tercih edilir durumdadır. Fakat açıktır ki; daha iyi ve daha tercih edilir olma, değerlendirmesel veya normatif ifadelerdir.

Önermesel Bilgi

Bilgi kavramı epistemolojinin temel irdeleme konusu olsa da, bilginin her boyutunun epistemoloji alanı içinde eşit ölçüde ilgi görmez ve irdelenmez. Logos içeren veya logos ’un içinde yer alan bilgi türleri içinde felsefecileri en çok meşgul eden bilgi türü önermesel bilgidir. “Önerme” deyimi, kısaca ve kabaca “bir iddiada bulunan bir cümlenin içeriğinde barınan düşünce veya fikir” olarak tanımlanabilir. Her cümle bir önerme değildir.

Bir önermenin bilinebilmesi felsefe tarihinde Platon’dan bu yana en büyük felsefi sorunlardan biri olarak algılanmıştır.

Önermesel Doğru

Pek çok Batı dilinde ‘doğru’ ve ‘yanlış’ deyimlerinin normatif ve betimleyici kullanımları için birbirinden ayrı kelimeler kullanırken, Türkçede farklı bir durum gözlenir. Dilimizde “doğru” ve “yanlış” hem normatif hem de tasvire yönelik anlamlar barındırmaktadır. Etik kullanımda “doğru”nun ve “yanlış”ın farklı bir kavram olduğu da açıktır. Bu kullanım kendisini betimleyici bağlamda gösterir. Betimleyici bağlamda ortaya çıkan bu kullanım kapsamında, bir önerme için “doğru” nitelemesini kullanmak, onun dünyada olan olgularla uyum içinde olduğunu belirtme anlamını taşır. Örneğin, “Tavuklar uçabilir” önermesinin “doğru” olmadığını söylediğimiz zaman söz konusu olan durum budur.

Bilişsellik

Yalnızca felsefeciler değil, birçok alanda kullanılan bir deyimdir. Bu kavram, zaman zaman “bilgesel” ile eş anlamlı olarak kullanılmakta ve “bilgi” ile olan yakın ilişkisi nedeniyle kafa karışıklıklarına neden olmaktadır. ‘Bilişsel’ sıfatı, genelde, bir “üst düzey zihinsel işlevler yelpazesi” için kullanılır. Bu yelpazenin kapsamındaki işlevlerin en önde gelenleri duyular aracılığıyla algılama, bellek işlevleri, akıl yürütme ve bilgilenmedir . Bu işlevlerin tümü, üst düzey zihinselliği gerektiren süreçler içerir.

Bellek, akıl yürütme ve bilgilenmeye ek olarak algının da üst düzey bir zihinsel işlev olduğu iddiası şüpheyle karşılanabilecek bir savdır. Ancak 1960’lardan itibaren psikolojide egemen olan bilişsel ekole göre, algı, yalın duyulardan farklı olarak, bilinç dışı ve hızlı karar verme mekanizmalarının içine girdiği karmaşık bir zihinsel süreçtir. Sonuç olarak, bilişsellik, bilgi kavramını da içine alan daha geniş bir kümedir.

İnanç

“İnanç” ve “inanmak” kavramları denildiğinde akla ilk gelen dinsel bağlamlardır. “İnanç sahibi olmak” deyiminin ilk çağrıştırdığı kavram “Tanrı”dır. Tanrı inancı düşüncesine ek olarak, “inanç” kavramı, “güven” ve “kararlılık” kavramları ile ilintili olarak da sıkça kullanılır.

Dünya bilgimiz açısından bakıldığında, inanç bilgiyi hedeflemenin ve bilgiye yönelmenin bir parçasıdır. Öncelikle, bir inanç, “inanç” etiketini hak edebilmek için, doğru olmak zorunda değildir. İnançlarımızın bir kısmı doğru, bir kısmı ise yanlıştır. Eğer bir insan “Güneş’in Dünya’nın etrafında döndüğüne inanıyorum” gibi yanlış bir inancı samimiyetle ifade ederse, onun cahil veya akılcılıktan uzak olmakla suçlayabiliriz; ancak bu, insanların yanlış inançlara da sahip olabilecekleri gerçeğini değiştirmez. İkinci olarak, her ne kadar hem doğru hem de yanlış inançlar edinmemizin önünde bir engel olmasa da, insanlar genelde dünyaya veya evrene dair inançlarının doğru olmasını arzu ederler.

Kanıt

‘Kanıt’ deyimi günlük yaşamda seyrek olarak ve yalnızca belli bazı bağlamlarda karşımıza çıkar. Bu bağlamlara verilebilecek tipik örnekler, polisiye ve hukuksal durumlardır. Suçluların peşine düşen polisler kanıt toplamaya çalışır, mahkemede savcılar tutuklanan kişilerin aleyhine kanıtlar sunarlar.

Ancak, “kanıt”ın epistemolojik çalışmalar kapsamında önemli bir işlevi bulunmaktadır. Bu kavram, insanın bilgisel durumlarının felsefi irdelemesi sırasında sıkça kullanılır. Örneğin, benim “Ay’ın üzerinde çok sayıda krater bulunmaktadır” gibi bir inancım var. Bu inancımın epistemolojik konumunu irdelediğimizde ilginç bir durumla karşılaşırız. “Ay’ın üzerinde çok sayıda krater bulunmaktadır” inancımın oluşma nedeni benim kişisel olarak gidip Ay üzerinde gözlemde bulunmam değildir. Buna karşın bu inancın doğru olduğuna sanki ben olguyu doğrudan algılamışım gibi güçlü bir şekilde inanırım. Bunun nedeni, benim “Ay’ın üzerinde çok sayıda krater bulunmaktadır” önermesini kanıtlama veya “siciline” duyduğum güvendir. Söz konusu inancıma destek sağlayan kaynak, örneğin, komşularım arasında geçen konuşmalar değil, bilimsel çalışmaların sonuçlarını açıklayan kitaplardır. İnsan bilgisi, fakında olalım ya da olmayalım, ağırlıklı olarak kanıt olgusu üzerinde kurulur.

Ancak her kanıt doğru olmayabilir. Bazı kanıtlar bizi yanıltsa da “kanıt” kapsamında yer alır. Gündelik bir sohbet sırasında yanlış bir önermeyi duyan birey bu duyumu temel alarak yanlış inanç oluşturabilir. Ancak, bu yanlış önermeye inanan insanın da kanıtsal bir zincir içinde inanç oluşturduğunu söylemeliyiz. Kanıtın kavramsal betimlemesi ile kanıtının yeterliliği veya yetersizliği konuları birbirinden ayrıdır.

Epistemolojik Gerekçelendirme

“Gerekçe” kavramı aslında logos’un esas anlamlarından biridir ve tahmin edileceği gibi, insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerin başında yer alır. Bizim sahip olduğumuz bilgilerin ezici bir çoğunluğu, bir gerekçelendirme süreci veya yapısı sayesinde yaşam bulur. Tersinden düşünürsek, hiçbir gerekçesi olmadan edindiğimiz inançların önemli bir kısmı epistemolojik açıdan ciddi sorunlar arz eder. Eğer bir kişi Mars’ta bitki ve hayvanların bulunduğunu iddia eder ve ardından bu inanca sahip olma nedeni sorulduğunda tatmin edici bir yanıt veremezse, biz o kişinin inancını fazlaca ciddiye almayız. O yüzden, insan için “bilgi sahibi olmak” büyük oranda “bilgisel gerekçelendirme süreçlerinin içinde yer almaya yakın olmak” anlamına gelmektedir.