Ünite 8: Endüstri İlişkilerinde Yeni Gelişmeler

Küreselleşme Kavramı

Farklı biçimlerde kullanılan, üzerinde kesin bir görüş birliği bulunmayan ancak genelde ekonomik bir temeli olduğu kabul edilen küreselleşme, son 30 yılın en sık kullanılan kavramlarındandır. Kavramsal olarak küreselleşmeyi tanımlayan çabalar genellikle üç ana yaklaşım ekseninde değerlendirilmektedir. Bu yaklaşımlar; kuvvetli küreselleşmeciler olarak anılan yeni-liberal görüş, süreçsel ve eğilimsel olarak ele alan görüş ve şüpheci görüş olarak adlandırılabilir. IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından da benimsenen yeni liberal görüş için küreselleşme; piyasa güçlerinin serbestliği, rekabetin kusursuzluğu ve karşılaştırmalı üstünlüklere dayanan bir uluslararası ticaretin yaygınlaşması olarak tanımlanmaktadır. Süreçsel ve eğilimsel yani konuyu tarihsel olarak ele alan görüşe göre ise küreselleşme; ürünlerin ve bilginin uluslararası aktarımında meydana gelen yeni bir düzendir. Piyasaların kuralsızlaştırılması, bilginin ve teknolojinin dünya ölçeğinde yaygınlaşması; tüketim kalıplarının dünya ölçeğinde dönüşümü gibi ilkeler bu sürecin belirtileridir. Şüpheci görüşe göre ise küreselleşme bir söylenceden ibarettir. Şüphecilere göre dünya ekonomisi temel dinamikleri gereği uluslararasılaşmaktadır.

Küreselleşmenin temel özelliği, sermaye ve ticaret ilişkilerinin serbestleşmesiyle, kapitalizmin uluslararasılaşması ve yeniden yapılanmasıdır. Küreselleşmeyle beraber dönüşmeye başlayan ekonomik sistem; devletlerin ekonomik alana olan müdahalelerini kısıtlamış, ulus devletlerin rolünü uluslararası sermayenin serbestliğinin kolaylaştırıcısı olarak yeniden tanımlamıştır. Bu durum endüstri ilişkileri sistemlerini değişmeye zorlamıştır.

Küreselleşme ve teknolojik gelişme birbiriyle yakın ilişkilidir. Bir öğrenme biçimi olan teknolojik değişim, toplumsal bir süreçtir. Teknolojik değişim, üretim etkinliğini hem niteliksel olarak hem de niceliksel olarak etkileyen toplumsal süreçlerin bir bileşenidir. Bu bileşkenin durumuna kapitalizmin küreselleşmesi ve yeniden yapılanması döneminden bakıldığında teknoloji sürecin hızlandırıcısı ve kolaylaştırıcısı rolünü üstlenmektedir. Günümüzde de bilimsel keşiflerin imalat yöntemlerine uyarlanması süreci gittikçe kısalmaktadır.

Teknolojik değişiklerinin niteliği hem gündelik hayatı hem de ekonomik hayatı ne ölçüde etkilediğiyle değerlendirilebilir. Teknoloji tabanında ne gibi değişiklikler olduğu jenerik teknolojiler kavramıyla açıklanabilir. Jenerik teknolojiler, ekonomik alanda yeni etkinlik alanları yaratma yetkinliğine ve etkisine sahiptir. Bütün bir toplumsal hayata ve yaşadığımız çağa da damgasını vurma yolundaki günümüz jenerik teknolojileri; enformasyon teknolojisi, ileri malzeme teknolojileri, biyoteknoloji ve gen mühendisliği, uzay ve havacılık teknolojileri, enerji teknolojileri kategorilerini kapsamaktadır.

Teknolojik gelişmelerin temel kaynağı bilgi ve bilginin kullanımıdır. Türkçe’ de ‘ bilgi ’ kelimesinin, İngilizcedeki ‘information’ ve ‘knowledge’ kelimelerinin yerine, ortak olarak kullanılması bu iki kelime arasındaki anlam farkını ortadan kaldırmaktadır. Birincisini, bireylerin herhangi bir çaba sarf etmeksizin ulaştığı dışarıdan verilen olgular; ikincisini ise bireylerin öğrenme, araştırma veya gözlem yolu ile çaba sarf ederek elde ettiği olgular olarak tanımlanmaktadır.

Teknolojik yeniliklerin ulaştığı düzey, yönetim-üretim ilişkisine yeni bir boyut kazandırmış, coğrafi sınırlılıklar sermaye lehine yeniden yapılanmıştır. Coğrafi sınırlılıkların sermaye lehine kısmen aşılmış olması (uluslararası işgücü rezervinin sermaye açısından ulaşılabilirliğinin kolaylaşması), teknolojik değişimlerin küreselleşme diye adlandırılan süreçle ilişkilendirildiği yerdir. Bu ilişkinin merkezi bir noktasında ‘esneklik’ kavramı yer alır. Esneklik, ilgili dönemin ekonomik örgütlenmesinin temel bir yapı taşıdır. İşgücü esnekliği ise beceri, sayı ve ücret gibi konularda işgücünün işin durumuna göre farklılaştırılabilmesidir.

Esnek Üretim

Gelişmiş kapitalist ülkelerin piyasalarında başlayan talep doyması, 1970’li yılların sonralarında etkisini göstermeye başlamıştır ve fordist üretim biçiminin tipik özellikleri farklılaşma sürecine girmiştir. Kitlesel tüketim aksadıkça üretim de karlı yapısını kaybetmiş, yeniden üretimini(kendi birikimini) gerçekleştiremeyen sermaye yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Bu yeniden yapılanmanın üretim örgütlenmesi post-fordist üretim, esnek üretim rejimi gibi tanımlamalarla anılmaktadır. Genel olarak esnek üretimin farklılaşmış talebe ve değişen koşullara daha iyi uyum sağlayabilecek bir çalışma örgütlenmesi olduğu söylenilebilir.

Kapitalizmin hikâyesini uzun tarihsel aralıklarla açıklayan çalışmalarda paylaşılan ortak noktalardan bir tanesi, bu toplum yapısının ekonomik olarak belirli aralıklarla krizler yarattığı ve bu krizleri aşarak kendi restorasyonunu farklı düzeylerde yeniden tahsis ettiğidir.

Esnek üretim ile fordist üretim biçimi arasındaki başlıca farklılıklar şunlardır:

  • Aynı tür malın kitlesel yerine küçük bölümlerde üretimi,
  • Standartlaşmış mal üretimi yerine küçük ölçeklerde ve değişik ürün türlerinde üretim,
  • Talebin belirleyiciliği,
  • Değişen istemlere kısa sürede yanıt verebilmesi,
  • Büyük miktarlarda stoklama olmadan üretimin gerçekleşmesi,
  • Üretim sürecinin parçalanarak düşey ayrışması ile belirli alanlarda uzmanlaşma,
  • En genelde fordist üretimin değişmez- katı ilişkilerinde esneklik.

Esnek Uzmanlaşma: Bu yaklaşım 1970’li yıllarda kendini gösteren ekonomik krizin sorumlusu olarak fordist üretim biçiminin sınırlılıklarını ve fordizmin dönemin koşullarına cevap verememesini neden göstermektedir. Bununla bağlantılı olarak kitlesel üretim yolu ile üretilen dayanıklı tüketim mallarına olan talebin doyma noktasına ulaşması, tüketici taleplerinde meydana gelen aşırı farklılaşma ve verili teknolojik yapının meydana gelen farklılaşmalara refleks gösterememesi gibi somut dayanaklar ortaya serilmektedir. Bu kısıtlıkları aşmanın yolu olarak her biri kendi alanlarında uzmanlaşmış, üretim sürecinde farklı taleplere esnek şekilde uyum sağlayabilen yüksek düzeyde teknoloji kullanan esnek uzmanlaşmaya dayalı üretim örgütlenmeleridir.

Esnek uzmanlaşmaya dayalı yeni üretim örgütlenmesi, tasarımcılara yeniden zanaatkâr temelli işçilerin işbirliği içinde, genel amaçlı tezgâhlarda çok çeşitli mal üretebilme temeline oturmaktadır. Öğrenme, yeni teknolojilere uyarlanabilme, teknolojik yenilikleri hızla adapte edebilme ve yeni teknolojiler yaratabilme bu yeni üretim örgütlenmesinin ortak özelliğidir.

Piore ve Sabel’e göre esnek üretim yapısı küçük ölçekli ve çok amaçlı üretim yapabilen işletmelerde küçük işletmelerde daha düşük maliyette ve etkin olarak uygulanabilme özelliklerine sahiptir.

Atkinson tarafından geliştirilmiş olan “işlevsel esneklik” modeli esnek uzmanlaşma tezini desteklemektedir. Atkinson “esnek firma” modeli kurmuştur. Esnek firma, firma içindeki (çekirdek) işgücünü küçültürken doğan ihtiyacı çevre işgücünden çeşitli dışsal esneklik mekanizmaları aracılığı ile temin eden bir yapı olarak tanımlanır. Esnek firma modeli ikili emek piyasası analizi üzerine kuruludur. Bu modele göre işgücünü merkez ve çevre işçileri olmak üzere iki ana kategoriye ayrılır. Buna göre, merkez işçiler, sürekli sözleşmeli, yüksek vasıflı ya da çok becerilidir ve bu nedenle de iş örgütünün etkinliği için temel ve vazgeçilmez olan rolleri yerine getirirler. Değişik çevre alanlarındaki işçiler ise, geçici sözleşmeli ve yarı zamanlı işlerde çalışan büyük ölçüde vasıfsız ya da yarı vasıflı işçilerden oluşmaktadır. Atkinson, her iki işçi kategorisinin de farklı esneklik biçimlerine maruz kaldığını savunur. Atkinson’a göre, merkez işçileri, belli bir iş güvencesine sahiptir ve işlevsel esnekliğe ayak uydurabilecek kadar iyi kazanç koşullarına sahiptirler yönetimin yetkisi, onları üretimin gereklerinin dayattığı etkinlikler arasında dağıtmaktadır. Çevre işçileri ise sayısal olarak esnetilebilir durumdadırlar. Yine üretimin gerektirdiği biçimde ya yarı zamanlı işlerde çalıştırılırlar ya da yılın belli dönemlerinde işten çıkarılırlar.

Esnek uzmanlaşma yaklaşımına yönelik eleştiriler; ampirik verilerin, esnek uzmanlaşma yaklaşımının sunduklarını destekler nitelikte olmadığını, sanayi sektörünün hem esnek hem kitlesel üretim süreçlerini bir arada barındırdığını ve sadece sanayiyi kapsayan bir yaklaşımın ekonominin tamamına genelleştirilemeyeceği üzerine yükselmektedir.

Tekno-Ekonomik Yaklaşım: Fordist kitle üretiminin krizini açıklamaya dönük kuramlardan biri, neo-Schumpeterci olarak anılan tekno-ekonomik yaklaşımdır. Bu kuram, Kondratiev’in “uzun dalgalar” teorisini “Schumpeterci ekonomik gelişme kuramı” ile birleştiren ve kuramı n merkezine teknolojik yenilikleri koyan bir kuramdır. Kondratiev dalgaları ; ekonomik işleyişte yeni dönemlerin başlangıcını ve yükselişini, eski dönemlerin sonunu ve düşüşünü ifade eder; bir dalganın sona erip diğerinin başlaması da önemli teknolojik devrimlere ve dönüşümlere karşılık gelir. Teknolojik yenilikler bu yaklaşım içerisinde ayrıntılı olarak sınıflandırılmıştır. Küçük ve sürekli yeniliklerden, teknolojik devrimlere uzanan bu sınıflandırma ekonomik değişim süreçlerinin temeli olarak ortaya koymaktadır. Teknolojik devrim yalnızca belli sektörleri ya da belli bir ürün grubunu değil bütün ekonomi düzeyini değiştiren değişiklikleri kapsar.

Yalın Üretim: Yalın üretim Japonya’da Toyota otomobil firmasının geliştirdiği üretim sistemidir. Bu nedenle Japon üretim sistemi de denir. Japon üretim sistemi genel olarak kaynakların daha etkin kullanımı anlamında stokların minimize edilmesine yaslanan ve bu doğrultuda talebe göre şekillenen sürekli iyileştirme vurgusu ve takım çalışması mantığı ile işleyen tam zamanlı bir üretim sistemidir. Yalın üretim; tüketici tatminine ve sürekli gelişime dayanan, üretimin tüm birimlerinin eşgüdümlü olduğu bir ürün geliştirme ve tam zamanında üretim modelidir.

Japonlaşma terimi, Toyota otomobil fabrikasında belirgin şeklinin almış yalın üretim sisteminin yaygınlaşmasına atfen kullanılan bir benzetmedir.

Çalışma Biçiminde Farklılaşmalar

Esneklik uygulamalarının iş hayatında ve istihdam biçimlerinde yarattığı farklılıklar endüstri ilişkileri sisteminin temel bileşenlerinden biri olan çalışanlar kesiminin ücret ve istihdam güvencesi ilişkilerindeki yerinin geçmişe göre olumsuz bir yere getirmiştir. Artık çalışanlar için nasıl bir işe sahip olduğundan çok, herhangi bir işe sahip olmak daha önemli hale gelmiştir. İstihdama yerleşik kalmanın zorlaştığı bu koşullar, çalışma şartlarının çalışanlar aleyhine kötüleşmesine neden olmuştur.

Tarım ve sanayi sektörlerindeki verimlilik artışının da bir sonucu olarak üretim sistemlerinin ve teknolojide yaşanan değişimlerin de etkisiyle 1970’ler sonrası hizmet sektörünün istihdam içerisindeki payı gittikçe büyümüştür.

Yaş ve cinsiyet bakımından istihdamın bileşiminde ve işgücünün yapısında önemli gelişmeler olmuştur. Bunun yanı sıra üretim sistemlerinde yaşanan değişimlerin sonucunda, istihdamın bileşimi geleneksel sendikalı sektör işçilerinden sendikasız sektör işçilerine kaymıştır. Ayrıca eğitimli ve nitelikli işgücünde artış yaşanmıştır.

Son gelişmelerin çalışma hayatına getirdiği güvencesizliklerin yığıldığı ve billurlaştığı bir alan olarak enformel sektör, devletin düzenleyici ve denetleyici kurallarının uygulanmadığı, istikrarsız ve sosyal güvenceden yoksun bir çalışma ilişkisi doğurur. Kayıt dışı ekonomi; yasal düzenlemelerin denetleyici ve düzenleyici kurallarının girmediği, kayıt dışı çalışanların ise sosyal güvenceden yoksun olduğu bir ekonomik etkinlik alanıdır.

1980’lerden sonra hızla yaygınlaşan yeni (esnek) çalışma biçimleri sayı itibariyle oldukça fazladır. Esnek çalışma biçimlerinin en yaygınları kısmi süreli çalışma, iş paylaşımı, evde çalışma, tele-çalışma, çağrı üzerine çalışma, sıkıştırılmış çalışma haftası şeklinde çalışma türleridir.

Sendikalaşma ve Yeni Gelişmeler

Bir taraftan işsizliğin yaygınlaşması ve kronikleşmesi, diğer taraftan da işe sahip olma yarışının çetinleşmesiyle beraber tipik sendikalı işçinin istihdam içerisindeki payı gerilemiş, örgütlü ilişkiler yıpranmış, endüstri ilişkilerinde savaş sonrası doğan ve gelişen uzlaşı sona ermiştir. Sendikalar bu zaman diliminde üye, güç ve itibar kaybetmiştir.

İşsizlerin oluşturduğu yedek işgücü ordusu sendikasız, sigortasız ve kayıtsız çalışmaya razı olan potansiyel bir kitleyi ortaya çıkmaktadır. Yedek işgücü ordusu, çalışanlara her an işlerini kaybetme korkusunu yaşatan işsiz rezervini tanımlar. Kapitalistlerin ücretleri baskı altında tutmak adına işsizliği kendi faydasına kullanma durumuna karşılık gelir. Bu gelişmeler sendikalar ve çalışanlar açısında iki önemli sonuç doğurmaktadır. Birincisi yedek işgücü ordusu işverenler için ucuz işgücü olarak işçilere karşı önemli bir koz olarak ve tehdit oluşturmakta, bu sayede işverenler bu potansiyeli kullanarak işçilerin sendikalaşmaya ve sigortalı olmaya dönük taleplerini kırabilmektedir. İkincisi, formel sektörle haksız bir rekabet içerisinde olan enformel sektör, formel sektör üzerinde bozucu bir etki yapıp yavaş yavaş enformel sektöre çekebilmektedir.

Sendikalar günümüzde üç tehdit ile karşı karşıyadır: Bunlar, üyelerden kaynaklanan, işverenlerden kaynaklanan ve devletten kaynaklanan tehditlerdir. İşçileri sendikalara üye olmaya iten nedenler ve avantajlarda gerilemenin varlığı, işçilerin üyelik talebinde düşüşe yol açmaktadır. İşverenlerin esneklik talebi, inisiyatiflerini artırma eğilimleri gibi nedenlerden dolayı sendikal hareket tehdit altındadır. Devletten sendikalara yönelik tehditler ılımlı olabileceği gibi, sendikaları kökünden söküp atmayı hedefleyen hükümet politikalarından da kaynaklanabilmektedir.

Farklılaşan endüstri ilişkileri bağlamında Avrupa merkezli bir endüstri ilişkileri bileşeni olarak karşımıza çıkan sosyal diyalog, “işçi-işveren temsilcilerinin ekonomik performansı ve sosyal hakları geliştirmek adına düzenli bir takvim çerçevesinde görüşme veya danışma esasına dayanan, devletin katılımının olduğu ya da olmadığı, tek bir modeli olmayan, ülkelerin kendi endüstri ilişkileri gelenekleri içerisinde şekillenen bir mekanizmadır”.

Korporatizm kavramı genel olarak tarihsel anlamı nı, II. Dünya Savaşı öncesi otoriter siyasi rejimlerin içerisinde bulmuştur. Bu anlamın arkasında, toplum içerisindeki çıkar ayrılıklarının ortadan kalktığı ve devlet eliyle ortak bir toplumsal amaca doğru işbirliği yapıldığı varsayımı yer alır. Geçerli bir gündem maddesi hâline gelmesi 1970’lerin sonlarıyla beraber olmuştur. Bu dönem içerisinde kavram, daha farklı bir düzeyde, ‘neokorporatizm’ adıyla inşa edilmiştir. Makal’a göre neokorporatizm kavramsal olarak birbirinden farklı vurgular içeren ama birbiriyle yakından ilişkili üç anlama sahiptir

  1. Ulusal ölçekte örgütlenmiş, belirli bir alanda uzmanlaşmış, hiyerarşik bir örgütsel yapıya ve üyeleri üzerinde tekelci güce sahip yapının varlığı,
  2. Farklı çıkar gruplarının, bu tür özellikler taşıyan örgütleri arasında kurulan ilişkiler,
  3. Bu çıkar gruplarının demokratik-çoğulcu bir siyasal yapı içerisinde, devletle ilişkileri göz önüne alınarak siyaset oluşumuna dahil edilmeleri.

Yukarıdaki maddelere göre, neo-korporatizmin çoğulcu bir endüstri ilişkileri sisteminin işlerliğiyle yakından ilgili olduğu söylenebilir. Neo-korporatizm bu anlamıyla, merkezi bir çalışan ve işveren örgütlenmesi yapısının, devlet katılımı ya da aracılığıyla, oluşturulabilecek sosyal politikaların içeriğini belirleyecek kurumsal mekanizmalar içerisine kendine yer bulabilmesini ifade edecektir.

İnsan Kaynakları Yönetimi

İnsan kaynakları yönetimi (İKY), insanların istihdam edildiği örgütlerde amaçlanan hedefler doğrultusunda işe ve çalışanlara dair temel bir yönetim etkinliğidir. İnsan kaynakları yönetimi, en geniş anlamı ile bir organizasyonun en değerli varlığının, yani orada çalışan insanların, etkin yönetimi için geliştirilen stratejik ve tutarlı bir yaklaşım olarak tanımlanabilir. İKY bir organizasyon içerisinde yüksek performanslı bir işgücünün kazanılması, geliştirilmesi, motivasyonun sağlanması ve elde tutulması için yerine getirilen tüm etkinliklerin yönetimidir.

İKY kavramının oluşumundaki kuramsal basamaklara bakıldığında ilk basamakları klasik yönetim yaklaşımıyla (Bilimsel Yönetim), insan ilişkileri yaklaşımı (Hawtorne Araştırmaları) oluşturmaktadır. Bu yaklaşımların ortak noktası çalışanların verimliliğini arttırma amacı güden işletme merkezli düşünce sistemleri oluşturmaktadır. Bilimsel yönetim, F. W. Taylor’un belirli bir işi yapmanın en basit, en doğru ve en hızlı yolunu bulmaya yönelik çabalarını yönetimsel bir bilgi birikimine dönüştürmesini ifade eder. Bilimsellik iddiası taşır çünkü genel geçer yasalar olarak formüle edilmiştir. Hawthorne etkisi ; Western Elektrik şirketinin Hawthorne fabrikalarında çalışma ortamının fiziksel ayrıntıları üzerine yapılan deneylerde (1924-1932), çalışanların kendileriyle ilgilenildiğinin farkına varmasıyla daha verimli çalıştıkları tesadüfen keşfedilmiştir. Bu olay İnsan İlişkileri Yaklaşımına temel oluşturmuştur.

Endüstri ilişkileri alanında İKY düzenlemelerine şüpheli, mesafeli yaklaşılmaktadır. Bunun arkasında İKY’nin yönetim isteklerinin bir ifadesi olarak tek taraflı (ünitarist) bir yaklaşım olduğu düşüncesidir.

İKY ve endüstri ilişkileri arasındaki temel farklar şunlardır:

  • Bu anlamda endüstri ilişkileri öncelikle kolektif ilişkiler odaklıdır. Kuşkusuz bu boyutu ile endüstri ilişkileri, insan kaynakları yönetiminden çok daha geniş bir açılım ortaya koymaktadır.
  • Endüstri ilişkilerinin, insan kaynakları yönetiminden ayrıldığı noktalardan biri de devletin süreç içerisindeki rolüdür. Endüstri ilişkilerinde bir taraf olarak yasalar, anlaşma müzakereleri, mahkemeler aracılığı ile var olan devlet, İKY’ de en az etkiyle kural koyar ve uygulama pratiklerine müdahil olmaz.
  • Endüstri ilişkilerinin çoğulcu çerçevesinin taraflar arası ya da herhangi bir tarafın devletle yaşayabileceği çatışmayı çıkar farklılıklarından kaynaklanan bir potansiyel olarak kabul eder. Endüstri ilişkileri bu çıkar farklılıklarını kolektif prosedürlerle sonuçlandırmayı ve uyuşmazlıkların karara bağlanmasına çabalar. Tek taraflı olan İKY ise çıkarların birliğini ve aynılığını savunur ya da en azından buna ulaşmayı amaçlar.