Ünite 9: Eğitim Kurumları

İslam ve Eğitim

Gerek Kur’an’da yer alan hükümler gerekse Hz. Peygamber’in eğitim ve öğretime özel bir önem vermiş olması; hatta onun insanlara İslâm’ı öğretmek için bir öğretmen olarak gönderildiğinin ifade edilmesi, İslâm toplumunda eğitim ve öğretime olan ilgi ve merakın artmasına zemin hazırlamıştır. Hz. Peygamber ve Hulefâ-i Râşidîn döneminde eğitim ve öğretimde ilk sırayı yeni tebliğ edilen dinin kural ve kaidelerinin anlatıldığı, nispeten daha basit düzeydeki dersler almıştır.

Hz. Peygamber döneminde eğitim faaliyetleri, genel olarak küttâb adı verilen ilköğretim seviyesindeki kurumlarda, mescit ve camilerde, evlerde, saraylarda ve bunların yanı sıra kütüphanelerde, sahaflarda, çarşı ve pazarlarda sürdürülmüştür. Eğitimler, başlangıçta İslami ilimler ve yazı alanında verilirken, daha sonra değişik dallarda eğitim ve öğretim faaliyetleri de gerçekleştirilmiştir.

Küttâblar

Küttâb, İslâmiyet öncesi dönemden itibaren okuma yazma eğitiminin verildiği, bir çeşit çocuk okulu niteliği taşıyan kurumlardır. Bu dönemde, Arabistan yarımadasının değişik bölgelerinde küttâbların varlığına rastlanmakla birlikte, Mekke’de olup olmadıkları konusunda kesin bir bilgi yoktur. Ancak bu durum, Mekke’de okuma yazma bilen kimsenin olmadığı anlamına gelmemektedir. İslâmiyet öncesi devirde sadece Arabistan yarımadasında değil, Sâsânî etkisinin yoğun şekilde hissedildiği Hire’de de oldukça fazla sayıda küttâb bulunuyordu. Bu küttâblardan mezun olanlar Sâsânî sarayında kâtip olarak görev yapmaktaydılar.

Hz. Peygamber zamanında, Mekke’de herhangi bir küttâbın varlığına rastlanmamakla beraber, Medine’de altı küttâbın varlığından söz edilmektedir. Bunlardan birisi Küttâb-ı Benî Amr b. Osman’ dır. Hz. Peygamber devrinde Medine’de bulunan ve ilköğretim çağındaki çocuklara eğitim veren altı küttâbdan birisidir. Bu küttâb sahabenin defnedildiği Cennetü’l-Bâkî mezarlığının hemen yanında olup, Hz. Peygamber döneminde oldukça faaldi. Küttâbın sahibi Osman b. Maz’un Medine’de vefat eden ilk muhacirdi.

Bu küttâblar, özellikle suffenin toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmesiyle birlikte Müslüman çocuklarının eğitiminde daha da etkin bir rol üstlenmişlerdir. Bu dönemde, daha çok küçük çocuklara eğitim verilmesi nedeniyle, bir nevi mahalle mektebi vazifesi gören küttâblarda hür çocukların yanı sıra köleler, cariyeler ve köle çocukları da eğitim görmekteydi. Bu uygulama, İslâmiyet’le birlikte toplumda ayrımcılığa son veren, insanlara eşitlik ve özgürlük getiren anlayışın diğer konularda olduğu gibi eğitim sahasında da uygulandığının açık bir göstergesidir.

Çocukların eğitimi konusunda Hz. Peygamber’in başlatmış olduğu faaliyetler Hulefâ-i Râşidîn döneminde de devam etti. Bu süreçte, hangi dine mensup olduğuna bakılmaksızın okuma yazma bilen herkesten eğitimöğretim konusunda istifade ediliyordu.

Arap yarımadasının en eğitimli kesimi kabul edilen Hireliler eğitmenlerin başında geliyorlardı. Çocukların eğitimi konusuna büyük önem veren Hz. Ömer, küttâblarda ders veren hocaları devlet memuru olarak kabul etmiş ve bu hizmetlerinin karşılığı olarak da aylık maaş vermiştir. Küttâblar, Emevîler ve Abbasîler döneminde de faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.

Küttâblarda ağırlıklı olarak Kur’an’ın esas alındığı bir program çerçevesinde eğitim verilmiştir. Çocuklara, Kur’an alfabesinin okunmasını ve yazılmasını öğretmek başlıca hedeflerdendi. Küttâblarda genellikle erkek öğrenciler yer almakla beraber, zaman zaman kız öğrenciler de eğitim görürdü. Yine nadiren de olsa gayrimüslim çocuklarının da küttâba geldiği olurdu. Belirli bir yaş sınırlaması olmadığı için küttâb içerisinde yaş gruplarına göre sınıflara ayrılarak ders görürlerdi. Eğitim sabahtan akşama kadar devam eder, Ramazan ayında ve bayramlarda tatil olurdu. Küttâbda eğitim gören her bir öğrencinin kendisine ait bir levhası bulunurdu. Öğrenci sabah okula gittiğinde levhasını da yanında götürür, o gün gördüğü dersi bu levhaya yazardı.

Küttâblarda, ayrıca, gündelik hayatı pratik hale getirecek bazı alanlarda da eğitim verilirdi. Basit hesap işlemleri, şiir, edebiyat vb. verilen derslerden bazılarıydı. Hz. Ömer eyalet yöneticilerine göndermiş olduğu bir genelgede çocuklara yazı ve biniciliğin yanı sıra, yüzme ve halk arasında yaygın olan darbımesellerin öğretilmesini de istemiş. İslâm devletinin sınırlarının genişlemesiyle birlikte, diğer uygarlıkların dilleri (Farsça, Urduca, Türkçe gibi) de müfredata dahil edilmiş. Eğitim genellikle telkin yoluyla gerçekleştirilirdi. Küttâblarda zaman zaman bir eğitim unsuru olarak cezaya başvurulduğu da olurdu. Falaka disiplinin sağlanması için gerekli araçlardan birisi olarak kabul edilirdi.

Küttâblarda eğitim ve öğrenimlerinin ilk safhasını tamamlayan çocuklar biraz büyüdükten sonra eğitimlerine cami veya mescitlerde devam ederlerdi. Emevîler döneminden itibaren devlet yöneticilerinin veya vezirlerin çocukları ise daha ziyade saraylarda özel hocalar tarafından eğitilmişlerdir. Medreselerin kurulmasından sonra, küttâblarda başarılı olan çocuklar doğrudan medreseye de devam edebilmişlerdir.

Mescit ve Camiler

Cami ve mescitler, İslâmiyet’in ilk devirlerinden günümüze kadar uzanan süreç boyunca, İslâm toplumunun en önemli eğitim kurumları olarak faaliyet göstermişlerdir.

Mescit ile cami arasındaki terminoloji farkı, mescidin daha çok gündelik ibadetlerin gerçekleştirmek amacıyla kullanılması; caminin ise Cuma namazı kılınmak amacıyla içinde bir minberin yer aldığı ve kitleleri bir araya getirme amacını taşıyan bir yapı olmasıdır. Ayrıca, okuma-yazma, İslâmî ilimler veya İslâm dini hakkında bilgi edinmek isteyen yetişkinler de mescit ve camilerde eğitim görebilirlerdi.

Mescid-i Nebevi içerisinde eğitim ve öğretim faaliyetleri için ayrılan kısma suffe denirdi. Suffe, daha sonraki dönemlerde İslâm dünyasındaki ilk yükseköğretim kurumu olarak kabul edilmiştir. Mescid-i Nebevi’nin yapıldığı dönemde, Medine’de yoksul ve kimsesiz sahabelerin barınabilmeleri amacıyla da kullanılan suffe, kısa süre sonra bu sahabelerin eğitim faaliyetlerinin gerçekleştirildiği bir yer haline gelmiş. Suffenin eğitim işleriyle bizzat Hz. Peygamber meşgul olur; burada kalan sahabeler vakitlerinin tamamını kendisini dinleyip, ondan İslâm’ın esaslarını öğrenerek geçirirlerdi. Sahabeler karşılaştıkları problemleri doğrudan Hz. Peygamber’e danışarak çözebiliyorlardı.

Suflede eğitim gören sahabeler dinledikleri hadisleri diğer Müslümanlara aktararak İslâm dininin gelişmesine büyük katkılar sağlıyorlardı. Burada öğrenim gören öğrenciler, eğitimlerini tamamladıktan sonra ihtiyaç duyulan bölgelere İslâm dinini öğretmek amacıyla gönderiliyorlardı. Bu şahsiyetler İslâmî ilimlerin gelişmesine büyük katkılar sağlamışlardı.

Suflede ağırlıklı olarak erkeklerin bulundukları bilinmekle beraber, kadınlar için tahsis edilmiş bir bölüm de bulunmaktaydı. Erkeklerin bulunduğu suffeden ayrı olarak hazırlanan bu bölümde, sadece gündüzleri eğitim verilmekteydi. Kadınlar kendilerine tahsis edilen bu bölümü ibadet etmek veya Hz. Peygamberi dinlemek için kullanıyorlardı.

Hz. Peygamber hicret esnasında henüz Medine’ye gelmeden Kuba denilen bölgede kendisi için bir mescit yapmışlardı. Kuba’ya geldiği zaman henüz tamamlanmamış olan bu mescide son tuğlayı Hz. Peygamber koymuş. Kuba Mescidi, Müslümanların hür ve güvenli ortamda yaptıkları, herkese açık ilk mescit olma özelliğini taşımaktadır. Daha sonra önemli bir eğitim mekânı haline gelmiştir.

Bunların haricinde fetihlerin artmasıyla birlikte, ele geçirilen bölgelerde de çok sayıda cami ve mescit inşa edilmiş. Artık sınırları hızla genişleyen İslâm toplumunda, bu kurumlar, sadece eğitim öğretim veren yerler olmakla kalmayıp, aynı zamanda dinin en iyi şekilde yayılması ve öğretilmesi için de başlıca merkezler haline gelmişti.

Hz. Ömer Basra, Kûfe, Suriye ve Mısır’a gönderdiği valilerine, gittikleri yerlerde mescitler kurmalarını da emretmiş; bu mescitleri hemen her yaştan insanın eğitim gördüğü birer okul haline getirmiş. Emevîler zamanında yapılan fetihlerle İslâm İmparatorluğu geniş sınırlara kavuşmuş; yeni fethedilen yerlerde cami ve mescitler inşa edilmiş, eğitim ve öğretim faaliyetleri bütün hızıyla devam etmiştir. Bu dönemde Medine’deki Mescid-i Nebevi aynı şekilde aktif olmayı sürdürmüş, çok sayıda öğretmen burada görevlendirilmiş; yine büyük şehirlerde her biri önemli birer ilim ve irfan merkezi olan büyük camiler inşa edilmiştir.

Abbasî dönemi Mısır’ında, İslâm dünyasının ilk üniversitelerinden birisi olarak kabul edilen el-Ezher Camii dışında, altı tane daha büyük cami ve çok sayıda mescitte eğitim verilmekteydi. Halife Mansur’un kurduğu Bağdat şehri Abbasîler’in başkenti olmakla kalmayıp, kısa süre içerisinde İslâm dünyasının en önemli kültür merkezlerinden birisi haline de gelmişti.

Hz. Peygamber döneminde mescit ve camilerde verilen eğitim daha ziyade İslâmiyet’in temel kaideleri, Kur’an, yazı yazma ve namaz vakitlerinin hesaplanması için gerekli basit matematiğin öğretilmesi şeklindeydi. Hicri ilk asırdan itibaren Arapça, fıkıh, hadis, kelam gibi alanlarda da eğitim verilmeye başlanmıştır. Emevîler devrinde ise bu dini ilimlerin yanına şiir, edebiyat ve İslâm öncesi dönemde Araplar arasındaki mücadele ve savaşların anlatıldığı Eyyâmü’l-Arab dersleri de ilave edilmiştir. Abbasîler devrinde zirveye ulaşan tercüme faaliyetlerinin bir kısmı yine camilerde yapılıyordu.

Evler

İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren eğitim ve öğretim faaliyetlerinin gerçekleştirildiği bir diğer mekân da evlerdi. Özellikle, Müslümanların büyük zorluklar çektiği ilk yıllarda, dinin temel esaslarının öğretilmesi işi bazı şahısların evlerinde yapılan toplantılar sayesinde gerçekleştiriliyordu. Dârü’l-Erkâm adıyla yaygın olarak bilinen Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evi bu amaçla kullanılan bir mekândı. Dârü’l-Erkam’ın haricinde, Hz. Peygamber’in evi de eğitim amaçlı olarak kullanılıyordu.

Dârü’l-İslâm adıyla da bilinen bu evi, Mekkeli müşriklerin giderek artan zulümleri karşısında Hz. Peygamber ikametgâh olarak seçmiştir. Aynı zamanda, burada, ashâba İslâm dininin esaslarını öğretmiştir. Çok sayıda sahabenin bu evde Müslüman olduğu bilinmektedir. Hz. Peygamber’in burada oturması ilk Müslümanların İslâmiyet’i kabullerinde bir esas teşkil etmiş; sahabelerin Müslüman oluşları, Hz. Peygamberin Dârü’l-Erkam’a girmesinden önce veya sonra şeklinde bir ayrıma tâbi tutulmuştur.

Alternatif eğitim mekânlarının hayli artmış olduğu Emevîler ve Abbasîler devirlerinde de yine bazı evler eğitim mekânı olarak kullanılmıştır. Evlerden bazıları bir nevi ilkokul vazifesi görürken, bazılarında ise ilmi toplantılar düzenlenmiş ve bilimsel konular tartışılmıştır. Aristokrat ve kültürlü kimselerin evlerinde ilim meclisleri düzenleme geleneği Abbasîler döneminde de devam etmiştir. Bu toplantılara Mecâlisü’l-Edeb adı veriliyordu. Çoğu kez sabaha kadar devam eden bu toplantılarda fıkhi ve edebi konular üzerinde tartışmalar yapılırdı. Aynı şekilde, Fâtımîler döneminde de eğitim toplantılarının düzenlendiği meşhur evler bulunmaktaydı.

Saraylar

İslâm dünyasında, saraylar, bilhassa halifelerin ve ileri gelen devlet adamlarının çocuklarının eğitildiği başlıca mekânlardı. Önceki dönemlerin aksine, halk ile aralarına ciddi mesafe koyan Emevî halifeleri çocuklarını küttâb veya mescitlere göndermek yerine, özel hocalar vasıtasıyla saraylarda eğitmeyi tercih ediyorlardı. Saraylardaki bu özel eğitim için ciddi oranda bir bütçe ayrılır; çocuklarının göreceği eğitimin müfredatı bizzat halifeler tarafından belirlenirdi. Dolayısıyla, müfredatı belirleyen halifenin ilgilendiği konular öne çıkardı.

Saraylarda bizzat halifenin huzurunda gerçekleştirilen ilmi ve fikri tartışma toplantıları eğitim ve kültürün önemli bir parçasını teşkil ediyordu. Halifeler bu sohbet meclislerin düzenlenebilmesi için saraylarında özel mekânlar ayırmıştılar. Emevîlerin ilk halifesi tarafından başlatılan bu gelenek, daha sonraki Emevî ve Abbasî halifeleri, devlet başkanları ve önde gelen siyaset adamları tarafından da benimsenmiştir. Abbasîler devrinde, saraylarda düzenlenen ilim meclislerinin sayısında daha da büyük bir artış gözlenmiştir. Âlimleri himaye konusunda İslâm tarihinin en önemli isimlerinden birisi olarak kabul edilen Harun Reşid’in düzenlediği meclislerde âlimler, şairler, edibler, fakihler ve sanatkârlar arasında ilmi münazaralar yapılırdı.

Harun Reşid’in iyi bir âlim olan oğlu Memun ise sarayındaki sohbet meclislerine arkadaşlarının ve devlet adamlarının yanı sıra dönemin hemen her bölgeden gelen farklı inançlara mensup âlim ve şairlerini de toplamıştı. Sarayındaki meclislerde Memun da bizzat aktif şekilde söz sahibi olur, münakaşalara katılırdı. Bunda, Onun Mutezile mezhebine mensup olmasının büyük payı vardı. 8. yüzyılın başlarında kurulmuştur. Bu mezhebin mensupları Emevîlerin baskıcı politikalarına karşı Ehl-i Beyt’i desteklemişlerdir. Abbasîler döneminde daha da gelişen ve kısa sürede Bağdat ve Basra gibi şehirlerde çok sayıda taraftar bulan Mutezile, İslâm dininin asli hükümlerinin temellendirilmesi, sistematik hale getirilmesi, izah ve ispat edilmesi, karşı fikirlerin cevaplandırılması gibi konularla meşgul olmuştur.

Beytü’l Hikme

Bilgi ve hikmet evi anlamlarını taşıyan ve Abbasîler dönemine ait bir eğitim kurumu olan Beytü’l-Hikme, Halife Memun tarafından Bağdat’ta kurulmuştur. Beytü’lHikme, İslâm toplumunda özellikle yükseköğretim alanında oldukça meşhurdur. Asıl faaliyeti tercüme alanındadır. Fetihler sonucunda İslâm coğrafyasının sınırlarının genişlemesiyle birlikte, ele geçirilen merkezlerin değişik kültürleri tanımak isteyen halifelerin ilgisini çekmesi, söz konusu kültürlere ait eserlerin tercüme edilmesini de beraberinde getirmiştir.

Fâtımî Devleti’nde eğitim faaliyetlerinin gerçekleştirildiği en önemli merkezlerden birisi olan ve Dârü’l-îlim olarak da bilinen Dârü’l-Hikme , Kahire’de kurulmuştur. Bu kurumun esas amacı, mensubu oldukları Şii-Îsmailî düşüncesini yaymak amacıyla propagandacı yetiştirmekti. Böylece, Sünni Abbasî halifeliğine karşı hilafeti temsil hak ve yetkisinin kendilerinde olduğunu ispatlamayı umuyorlardı. Bu nedenle, Dârü’l-Hikme’nin gelişmesi için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış, pek çok arazinin gelirini buraya vakfetmişti. Dârü’l-Hikme, büyük bir kütüphane ve toplantı salonundan oluşuyordu. Burada dünyanın değişik bölgelerinden getirilen, farklı bilim dallarına ait çok sayıda kitap toplanmıştı. Burada kitapların dışında çok sayıda haritalar, gözlem ve ölçüm aletleri ile süslemeli Kur’an’lar da bulunuyordu.

Dârü’l-Hikme’de her sınıftan insan eğitim görebiliyordu. Burada araştırma yapanların, ders verenlerin bütün masrafları, hatta okuyucuların ve müstensihlerin kalem, mürekkep ve kâğıt ihtiyaçları bile devlet tarafından karşılanıyordu. Burada ayrıca, dil, edebiyat, mantık, felsefe, tıp, kimya, matematik ve astronomi ile ilgili dersler de veriliyordu. Dârü’l-Hikme’de, alanlarında dünyanın en iyileri arasında yer alan çok sayıda âlim yetişmiştir.

Kurum, sonraki halifeler döneminde, kapatılıp yeniden açılmışsa da, bir daha eski etkin konumuna kavuşamamış ve Eyyubiler’in Mısır’ı ele geçirmesinin ardından Şafii Medresesi’ne dönüştürülmüştür.

Diğer Eğitim Kurumları

Emevîler döneminden itibaren camilerin belli bir bölümünde kütüphaneler oluşturulduğu bilinmektedir. Tercüme faaliyetlerinin hız kazandığı Abbasîler döneminde ise, Beytü’l-Hikme’nin haricinde belirli şahıslara ait kütüphaneler de bulunmaktaydı. Bazen sınırlı sayıda halka açık, bazen de ilim meclislerinin kurulduğu mekânlar olarak faaliyet gösteren kütüphaneler, İslâm eğitim ve öğretimi içerisinde önemli bir yer tutmuşlardır.

Bir diğer eğitim kurumu, Sahaflar dı. Sahaflar, sadece kitapların yer aldığı mekânlar olması nedeniyle, çok daha farklı ve ileri düzeyde bir eğitim faaliyetinin merkezleri olmuşlardır. İslâm dünyasında ilk sahaflar Abbasîler devrinde ortaya çıkmıştır. Sahaflarda, hemen her gün düzenli olarak kültür ve edebiyat toplantıları yapılırdı. Bu şekilde, bir entelektüel yapı meydana gelir ve bilgi alışverişi sağlanırdı. Sahaflarda düzenlenen ilmî toplantılar sayesinde, bu mekânlarda çalışan pek çok kişi sonraki dönemlerde önemli eserler kaleme almışlardı. Meşhur İslâm tarihçisi İbn Nedîm buna örnek gösterilebilir.

Sahaflarda yapılan ilmi faaliyetlerin bir benzeri, daha plansız bir şekilde olsa da, değişik meslek erbabının işyerlerinde veya çarşı ve pazarlarda da gerçekleştirilirdi. Kimi dükkân sahipleri, dükkânlarını ikiye ayırıp, bir bölümünde mallarını satarken, diğer bölümde de talebelere eğitim verirlerdi.

Öte yandan, çöller, fasih Arapçanın öğrenilmesi için tercih edilen başlıca mekânlardı. Çöl, Kur’an-ı Kerim’in de dili olan Kureyş lehçesinin en iyi şekilde konuşulduğu yerdi. Dolayısıyla, durumu iyi olan aileler, dili en düzgün bir şekilde öğrenmeleri için çocuklarını çöle gönderirlerdi. İslâmiyet’in ilk yüzyılında Arapçayı en iyi şekilde kullanan şairler, dilciler, fakihler, müfessirler dil eğitimlerini çölde almışlardı. Çöller, aynı zamanda, sözlü kültürün en saf haliyle muhafaza edildiği, en heyecanlı şekilde anlatılıp yaşatıldığı mekânlardı.