Ünite 6: Edebiyatta Kadın ve Toplumsal Cinsiyet

Giriş

Bugün edebiyat çevrelerinde kadının şairliğinin dirençle karşılaşabildiği görülür. 16. yüzyılda ise kadınların da erkekler gibi insan olup olmadıkları ciddi bir tartışma konusuydu. Antik Yunan toplumunda kadınlara yetişkin gibi davranılmaz ve mal edinmelerine izin verilmezdi. Ev ve toplum içindeki rolleri bugün “geleneksel” olarak tanımlanan rollere yakındı. Bu geleneksel roller kadınları Antik Çağ’dan bugüne tarihin asıl öznesi olan erkek karsısında “öteki’’ olarak konumlandırıyordu. Kadınların tarihinden pek bahsedilmese de geçmişten günümüze edebiyat ve kültür tarihinde mitolojik bir karakter ve bir imge olarak her zaman var oldukları bilinmektedir. Bugün özellikle son altmış yıla yayılan feminist eleştiri birikimi sonucunda tarihteki altı çizilmemiş hayatların izi sürülebilmektedir. Yaşamamış sayılan bu kadınların ataerkil düzende “ikinci cins” olarak konumlandırılmasının toplumsal ve kültürel boyutlarını saptayabiliyoruz.

Tarihte kadın neden ikinci bir cins olarak konumlandırılmıştı? Felsefe, bilim ve sanat alanlarında neden ön planda olamamışlardı? Neden geleneksel rollerle sınırlandırılmışlardı? Kadının tarih sahnesinde konumunu farklı coğrafyalarda ve farklı tarihlerde öncü olmuş kadın yazarların bakış açılarından değerlendirmek, bu sorulara cevap vermede bize yardımcı olacaktır.

Kadınların Tarihi: Tarihin Satır Aralarını Okumak

Antik Yunan edebiyatında nadir de olsa Sappho (M.Ö. 630-612) gibi kadın şairlere rastlanırken Ortaçağ boyunca kadınlar edebiyat sahnesinde pek görülmemektedir. Orta Çağ’ın sonlarında Avrupa’da yaşamış olan Christine de Pisan , kadının ötekileştirilmesine yönelik itirazları dile getiren önemli eseri “The Book of the City of Ladies” ile Orta Çağ kültüründe yaygın olan kadın düşmanlığına karşı mücadele eden ilk kadın şairdir. 18. yüzyılda İngiliz yazar Mary Wollstonecraft kadın hareketinin ilk önemli yapıtı olan “A Vindication of the Rights of Woman” (Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi)’ı kaleme alır. Yazar bu kitabında, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer alan “kişinin doğal hakları”ndan kadınların yararlanamadığını, bu esaslara dayanmayan bir anayasanın eşitlikçi olamayacağını öne sürer. 18. yüzyıldaki kutuplaşmış, erkek merkezli ideolojiye karışı çıkan Amerikalı eleştirmen, gazeteci Margaret Fuller , “Woman in Nineteenth Century” (On dokuzuncu Yüzyılda Kadın) isimli yapıtında, cinsiyet eşitliğine dayanarak kadının eğitim ve istihdama katılma hakkını savunur. Eser, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ilk büyük feminist çalışma olarak kabul edilir. 20. yüzyılda İngiliz edebiyatının önemli temsilcilerinden olan Virginia Woolf , 1929 tarihli “A Room of One’s Own” (Kendine Ait Bir Oda) adlı eserinde kadınların erkeklerle aynı eğitimi alamaması, erkeklerle aynı deneyimleri yaşayamaması, kadınların toplum içerisine karışamaması dolayısıyla sanat ve diğer alanlarda da geri planda kalmasını anlatır. Eser o döneme kadar yaşamış olan kadın yazarların ürettikleri sanat yapıtlarını sosyal koşullar içerisinde değerlendirir. 20. yüzyıldaki kadın hareketinin felsefî alanda incelenmesinin öncüsü sayılan Fransız yazar Simone de Beauvoir , “İkinci Cins” (Le Deuxieme Sexe) adlı eserinde, kadının ataerkil düzende “öteki” olarak pasifize edilişini, kadının bireysel ve toplumsal varoluşu üzerinden temellendirir. Bu eser, böyle bir bilincin ilk etkili dışavurumu olarak kabul edilir. 20. yüzyılda, Simone de Beauvoir’dan sonra kadın, artık kendini erkeğin karşısında konumlandırmadan konuşmakta, yeni bir dil oluşturma gayretiyle yazmaktadır.

Edebiyatta Kadın Temsilleri

19. yüzyıla kadar kadın, edebi eserlerde egemen kültürün dayattığı ataerkil dilin içerisinde, bu bakış açısının ve yaklaşımının bir ürünü olarak var olmuştur. Dante’nin İlahi Komedya adlı eserinde, ilâhi ışığa ulaşmada bir rehber olan Beatrice, kadının bu üstün, meleksi, masumiyet simgesi olarak sunumuna örnektir. Shakespeare’in trajedisi Macbeth’te Leydi Macbeth kötülüklerin kaynağı olarak karşımızdadır. Sonuç olarak her iki metinde de kadınlar nesne olmanın ötesine geçememişlerdir. Geçmişte edebiyat tarihinde kadının daima amaca ulaşmada araç olarak kullanılması ve kendi kimliğiyle sahneye çıkamamasının engellerini ortaya koymaya çalışan Virginia Woolf’a göre, kadınlar eğer bu işi erkekler kadar iyi yapamıyorlarsa bunun tek nedeni aynı eğitimi almamaları ve aynı deneyimleri yaşayamamalarıdır.

Kendine Ait Bir Oda adlı eserinde İngiliz edebiyatının bir eleştirisini sunup kadının edebiyattaki yerini belirlemeye çalışır. Bir kurmaca olarak ele aldığı eserde, kütüphane içerisindeki kitap rafları ardında, kadının edebiyatta nasıl var olduğunu anlamak için yüzyıllar arasında gezintiye çıkar. Kitapta 16. yüzyılda ancak anonim yazan kadınların eserlerine rastlanmaktadır. George Eliot, Currer Bell, George Sand imzasıyla yazmış olan kadınlar, sırf kadın oluşlarından dolayı yaratıcılıklarına kötü gözle bakan bir geleneğe boyun eğerek eserlerinin altına imzalarını isimlerini kullanamadan atmışlardır. 17. yüzyıla geldiğinde, zihni korkuyla ve öfkeyle dolu bir kadın şair olan Anne Finch ile karşılaşır. 17. yüzyılda yaşamış olan Aphra Behn , kadının edebiyatta var olmasında bir dönüm noktasıdır. Kocasının ölümü sebebiyle yazılarından para kazanarak yaşamını sürdüren, geçimini aklını kullanarak sağlamak zorunda olan bir kadındır. 19. yüzyıla geldiğinde, tamamen kadın yazarlara ayrılmış eserlerin hepsinin roman olduğu bir rafla karşı karşıya gelir. Woolf, kadınların romanın ötesinde, şiir, oyun, tarih ve biyografi de yazmaları gerektiğini düşünür. 20. yüzyıla geldiğinde kadınların artık sadece roman değil, bir nesil önceki kadınların ele alamadığı farklı konularda; estetik, arkeoloji, eleştiri, gezi yazıları, felsefe ve bilim hakkında da yazdıklarını görür. Çıktığı yolculuğu tamamlayan Woolf, kadının öncelikle devraldığı mirası tanımasını ister. Woolf’un bu eserinde üzerinde durduğu önemli konulardan bir diğeri ‘’androjen’’ kavramı, yani zihnin hem erkeksi hem kadınsı yanının birlikte kullanılmasıdır. Woolf’a göre kadınsı ve erkeksi yanını birleştiren bir zihin tamamen verimli olur ve bütün yeteneklerini kullanır.

Woolf, 1931’de kaleme aldığı “Dalgalar” adlı romanıyla, 19. yüzyıl İngiliz kadın romancılarını değerlendirirken ‘’daha az konsantre bir tür’’ olarak tanımladığı geleneksel romanı, hem içerik hem biçim açısından değiştirmiştir. Dalgalar’a roman demek bile zordur, Woolf günlüğünde onu daha çok bir “oyunşiir” olarak kaleme aldığını yazar. Dalgalar da geleneksel romandaki gibi tek bir başkişi yoktur, Woolf romanı altı kişinin bakış açısından kaleme alır. Aslında bunlar da ayrı ayrı roman kişileri değil bir bilincin farklı yönleri olarak düşünülmelidir.

Simone de Beauvoir ise kendisinin de dâhil olduğu varoluşçuluk felsefesi yazarlarının eserlerinde kadının nesne olarak konumlanmasının devam ettiğini, edebiyatta kadının varoluşsal bir özne olarak konumundan hiç bahsedilmediğini öne sürer. Beauvoir’ın “Yıkılmış Kadın” adlı eserinde kadınsı bir depresyon yaşayan Monique’in erkeğine adanmış kadın karakterinin çözülmesiyle, kadının geleneksel rol karşısında takındığı tavrı görürüz.

Virgina Woolf ve Büyükannelerimizin Tarihi

1882’de Londra’da dünyaya gelen Virginia Woolf, Viktorya Dönemi’nin tanınmış yazarlarından Sir Leslie Stephen’in kızıdır. Victoria Çağı’nın önemli yazarlarından olan babası, baskın bir karakter olmamasına rağmen, salt kişiliğinin ağırlığı ile Virginia’yı ezmiştir. Virginia’nın feminizme yönelmesinde bu durumun etkili olduğu düşünülmektedir. Yazara ait romanlar aşağıdaki gibi sıralanabilir:

  • Dışa Yolculuk ( The Voyage Out, 1915),
  • Gece ve Gündüz (Night and Day, 1919),
  • Jacob’un Odası (Jacob’s Room, 1922)
  • Mrs. Dalloway (1925),
  • Deniz Feneri (To the Lighthouse, 1927),
  • Orlando (1928), • Dalgalar (The Waves, 1931),
  • Yıllar (The Years, 1937),
  • Perde Arası (Between the Acts, 1941).

Büyükannelerimizin Tarihi

“Dedelerimiz hakkında her şeyi biliyoruz, tarihlerini, yaptıkları işler… Peki büyükannelerimiz hakkında ne biliyoruz? Evlilik tarihlerini, belki kaç çocuk doğurduklarını…’’ Bu cümlenin de ortaya koyduğu gibi Woolf, o dönemde eşine az rastlanan bir titizlikle kadın tarihinin üzerinde durmuştur. Eğitim eşitsizliği sonucunda kendi tarihine yabancılaşan kadınların deneyimleri ev yaşamlarıyla sınırlı kalmıştır. Woolf’a göre özgür bir kadın olabilmenin en önemli koşulları tarihi bilmek ve sorumluluk sahibi olmaktır. Sıradan bir kadının hayatını ve koşullarını bilemezsek sıra dışı bir kadın olarak yazarın başarısını ya da başarısızlığını ölçemeyiz. Çünkü bu ikincisi birinciye bağlıdır.

Kendine Ait Bir Oda, Kendine Ait Bir Dil

Woolf, Kendine Ait Bir Oda’da kadına dayatılan geleneksel rollerden kurtuluşun, ancak kadınların ekonomik güce, kendilerine ait bir odaya ve zamana sahip olmaları hâlinde mümkün olabileceğini ileri sürer. Bu odayı, kadın yazarın deneyimlerini ifade etmekte kendisini rahat ve özgür hissedeceği bir yer metaforu olarak kullanır. Kadının kendine ait bir odasının olması her şeyden önce büyük bir sorumluluk getirir. Bu, zorlukların ötesinde bir kadının rahatsız edilmeden okuyup yazabileceği bir alan demektir ve bu durum ekonomik özgürlükle doğrudan bağlantılıdır. Kendine ait özel bir alan bulamayan kadın, ruhunun bütün zenginliğini kullanarak çok daha nitelikli eserler kaleme alabilecekken, sınırlı olan koşullar buna izin vermez.

Woolf, Kendine Ait Bir Oda’da “kadın olmaması dışında başka bir özelliğe sahip olmayan” profesörlerin, müdürlerin, bilim adamlarının, romancıların, “kadınların yaratıcılıktan yoksun oluşlarını” sorgulamalarına değinir ve bunu eleştirir.

Woolf, kadınların doğuştan dezavantajlı konumlarını ortaya koyarken, bir kadının edebiyatçı olarak başarı kazanabilmesi ve özgün eserler yazabilmeleri için, salt bu konuya odaklanmaktan ve öfkeye kapılmaktan vazgeçmeleri gerektiğini düşünür. Woolf’a göre kadın yazar, yazarken özgür olmak için bir kadın olduğunu unutan bir kadın gibi yazmalıdır. Ancak bu şekilde aklındakileri söyleyebilecek ve gerçek bir şair olabilecektir.

Kız Kardeşler Kendilerini Ne İçin Feda Etti?

İkinci Dünya Savaşının gölgesinde yazılan Üç Gine adlı denemesi, eğitimli bir erkeğin Woolf’a savaşın nasıl engellenebileceğine dair bir soru yöneltmesi ve ondan bağış istemesi üzerine yazdığı bir mektuba verdiği cevabı içerir. Woolf ’a göre zaman kaybettiren bir savaş, kan akıtılan bir savaş kadar ölümcüldür ve kadınların zamanı yüzyıllarca mevcut zihniyet tarafından hiçe sayılmıştır. Bu yüzden, savaş gibi hayati bir meselede, kız kardeşlerin eğitimlerine ve iş sahibi olmalarına yardım edilmedikçe, kadınlar daha özgür ve önyargısız bir şekilde düşünemeyecek, dolayısıyla savaşın engellenmesinde herhangi bir yetkileri de olamayacaktır.

Geleceğe Yönelik Bir Vizyon: Judith’in Hayaleti

Woolf, yalnızca kadının tarihini gözler önüne sermez, geniş vizyonu sayesinde yüz yıl öncesinden kadınların özgürleşeceğinin haberini de verir. Kadınların gerçek bir özgürlüğü yasaması için para kazanması ve kendine ait bir oda edinmesi gerektiğini düşünür. Kadınlar sorumluluklarının her zaman bilincinde olup, her zaman daha yüce ve daha zeki olmalıdır. En önemlisi, kadın, kendisi olmalıdır. Çağının kısıtlı şartlarının kadınların lehinde gelişmesiyle artık kadınların kendini gerçekleştirmesinin önünde fırsat, eğitim, teşvik, boş zaman ve paranın olmaması gibi engeller yoktur.

Simone De Beauvoir ve İkinci Cins Olmak

Fransız yazar, feminist, filozof ve gazeteci olan Simone de Beauvoir, 9 Ocak 1908 yılında Paris’te dünyaya gelir. 1929’da Sorbonne’da felsefe eğitimi sırasında Jean-Paul Sartre ile yolları bir daha ayrılmamak üzere kesişir. 1943 yılında ilk eseri olan Konuk Kız adlı öyküsünü yayınlayarak edebiyat dünyasına adım atar. Kadına yönelik yaptığı çalışmaların ardından kendisini “feminist’’ olarak nitelendiren yazar, 1971’de Paris’te kürtaj yasağına karşı büyük bir gösteriye katılmıştır. Gerek düşünce hayatıyla gerekse çeşitli kurum ve kuruluşlarda aktif olarak yer almasıyla Beauvoir, kadının toplumdaki rolünün gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur.

Beauvoir İkinci Cins adlı denemesinde, varoluşçuluğun öne sürdüğü “İnsanda varoluş, özden önce gelir’’ ilkesinden yola çıkarak “Kadın doğulmaz kadın olunur’’ düşüncesine ulaşır. Her bilincin, kendini bir özne olarak ortaya koyma eğilimi olmasının yanında, bir de özgürlükten kaçınıp kendini nesne haline getirme eğilimi vardır. Nesne olma eğilimi insanı birtakım özgürlüklerden yoksun bırakması anlamına gelebilir. Ayrıca bu eğilim kadını, bilinci edilgen duruma getirerek, varoluş geriliminden muaf olma rahatlığına da kavuşturur. Simone, kadının da çoğu kez öteki varlık olma durumu hoşuna gittiği için, özne olma hakkına sahip çıkmadığını düşünür.

Beauvoir’a göre kadın, erkek gibi kararlı olmalıdır. Kendi varlığını ortaya koymadan, girişeceği her şeye kararlı bir şekilde girişip, özgür bir şekilde aşık olabilmesi için karşısındaki bilinç ile eşit olduğuna inanmalıdır. Böylece kadın kendisini köleleştirmez, aksine bağımsız bir kadın olarak var oldukça kendisi gibi özerk ve etkin kişilerle ilişki kurabilir. Kadın, özerk bir organizmaya sahip olduğu zaman, dünyayla başa çıkmaya çalışacak, bu dünyadan kendi özünü çıkartabilecek ve bağımlı olmaktan kurtulacaktır. Kuşkusuz böyle bir bağımsızlık gerçekleşirse, iki cins de daha sağlıklı olacaktır.

Beauvoir, İkinci Cins ile Hegel’in Efendi köle diyalektiğinden yola çıkarak kadının “öteki olma” hâlinin altını çizmiştir. Kendini bir başka bilinç üzerinden edilgen olarak konumlandıran kadın, varoluşunu kendi özüyle değil, özne olan bilince karşı konumuyla duyumsar. Dünyanın bütün sorumluluğunu yüklenen özne konumundaki erkeğin karşısında kadın, tüm insanlığın yazgısını deneyimleyememiş durumdadır. Dünya üzerine düşünüp, üzerindeki perdeyi kaldırarak onu doğrulamak, yalnızca kendini yaşamın öznesi olarak gören kişiler için mümkündür.

Halide Edib Adıvar: Doğuda Bir Özne Olarak Kadın

1884 yılında İstanbul’da doğan yazar, siyasetçi, akademisyendir. 1901’te kolejden mezun olan ilk Müslüman Türk kadını olarak kaynaklara geçer. Farklı kültürlerle iç içe yaşamaya alışkın olan Halide Edip, daima başka kültürlerle kendi kültürünü karşılaştırıp gördüğü her farklı değerin kendi kültüründeki karşılığını sorgulamıştır.

Halide Salih imzasıyla yayımlanan “Beşiği Sallayan El Dünyaya Hükmeder” adlı makalesi ile edebiyat dünyasına hızlı bir giriş yapar. Halide Edib’in ilk yazıları değişim isteği ile doludur. Kadın karakterlerine yüklediği görevlerle, kadını hayat karşısında güçlü bireyler haline getirmek ister.

31 Mart isyanında tehdit edildiği için Mısır’a kaçmak zorunda kalır, oradan İngiltere’ye gider. Nation gazetesine yazdığı “Türk Kadının Geleceği” isimli yazısı vesilesiyle İngiliz eğitimci Isabel Fry ile tanışır. Isabel Fry’ın Londra’daki evinde kalırken İngiliz yazar ve düşünürlerin sohbetlerine katılır ve bu sohbetler sayesinde demokrasi, eğitim ve feminizm hakkında yeni fikirler edinir.

1908 yılında yurda dönene Halide Edib, 1909’da Osmanlı Devleti’nde ilk feminizm hareketi olarak görülen, Türk kadınlarının aydınlanması doğrultusunda çalışmalar yapan Teali-yi Nisvan Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almıştır. Kocası Salih Zeki kendisini aldatıp bir ikinci kadın ile evlenmek için ısrar etmeye başlayınca, evliliğini noktalamaya karar verir. Halide Edib boşanma davası açan ilk Türk kadınıdır. Yunanlıların İzmir işgali sırasında İstanbul’daki Sultanahmet Meydan’ında ellerinde kara bayraklarla toplanan yüz bine yakın kalabalık karşısındaki unutulmaz hitabetiyle hafızalara kazınır.

Cumhuriyet’in ilanından sonra, Halide Edib Amerikan Koleji’nde okumuş olmasının etkisiyle bir dönem mandacılık fikrine sıcak bakmış, bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk ile fikir ayrılığı yaşamıştır. 1925’te Takrîri Sükûn kanunu kabul edilip tek partili döneme geçilince, kocası Adnan Adıvar’ın iktidar partisine uzak olmasının da etkisiyle İngiltere’ye giderler. 1939 yılına kadar 4 yıl İngiltere’de, 10 yıl Fransa’da yaşarlar.

1940 yılında İstanbul Üniversite’sinde İngiliz Filoloji kürsüsünü kurmakla görevlendirilir. Bu kürsüye on yıl başkanlık eder. Shakespeare hakkında verdiği açılış büyük yankılar uyandırır. 1950 yılında Demokrat Parti listesinden İzmir milletvekili olarak TBMM’ye girer ve bağımsız milletvekili olarak görev alır. 1954’te bu görevinden istifa ederek tekrar üniversitedeki görevine devam eder. 1964 yılında böbrek yetmezliğinden hayatını kaybeder.

Tanzimat ve onu izleyen Servet-i Fünûn romanında aşık olunan meleksi kadınlar, masumiyetin simgesi kadınlar, fettan ve şehvet düşkünü kadınlar, erkeğin felaketi olan kadınlar gibi geniş bir yelpazede kadın tipleri görülür. II. Meşrutiyet yıllarıyla beraber kadınlar için yeni bir kimlik yaratma imkânı doğar. Bunun en güzel örneğini Halide Edib’in romanlarında görürüz. Adıvar’ın kadın kahramanları, yalnızca namuslu ve iffetli görünmekle kalmazlar, aynı zamanda toplumsal ve siyasal olarak da etkilidirler. Sadece geleneksel kadın tipini dönüştürmekle kalmaz, kadını bir fikir önderi olarak kamuya sokar.

Geleneksel rolleri tümden yok saymamış, kadın, anne, namus gibi kavramları göz ardı etmemiştir.

İlk dönem eserlerinde kadının toplumsal bir özne olarak yerini ideal karakterler vasıtasıyla yansıtmaya çalışır. Bu ideal kadın modelleri eğitimli yeni kuşakların yetiştirilmesine yardımcı olma görevi üstlenen annelerdir. Bu yeni kimlik, Türk kültürüne yabancı olan Batılı değerleri reddedip Türkün millî karakterine uygun bir ahlâk anlayışını yansıtır. Halide Edib, Türkçülük fikrinin etkisiyle yazdığı Yeni Turan isimli ilk ideolojik romanıyla kadının sosyal hayatını daha geniş bir ölçüde ele almıştır. Romanın kadın kahramanı Kaya ile romanda kadının toplumu değiştirici rolü, eğitim ile toplumdaki yerini almasıyla başlar. Kaya ile birlikte kadının, erkeğin boyunduruğu altında yaşamasından çıkıp, milletin annesine ve öğretmenine dönüşümü gerçekleşir. Roman yazma süresince bireyselden toplumsal yöne doğru bir yol izleyen Halide Edib, Kurtuluş Savaşı günlerini anlattığı Ateşten Gömlek ile kadının milli mücadelenin içindeki konumuna dikkat çeker. Halide Edib, vatan, idealler uğruna savaşma, kendi aşkını ikinci plana atma gibi konularla kadının geleneksel rollerini sarsar.

Woolf, Beavoir ve Adıvar, Dünya ve Türk edebiyatlarında geleneği analiz ederek kadının konumuna, temsil ediliş biçimlerine ilişkin benzer tespitler yaparlar. Ancak yukarıda açıklandığı gibi kadın yazarların erkekler kadar başarılı olabilmeleri için Woolf eğitim, deneyim, mülkiyet ve boş zaman imkânını öne çıkarırken, Beavoir bunlara varoluş ve sorumluluk algısının geliştirilmesini de ekler. Adıvar ise, “Beşiği sallayan el dünyaya hükmeder” sözünden hareketle geleneksel rollerden güç almayı ve kadının eşitlikçi konumunun yaratabileceği tepkileri eski Türk topluluklarının eşitlikçi yapısıyla meşrulaştırarak bertaraf etmeyi öngörür.