Ünite 4: Edebiyatı-ı Cedide Hikâyesi

Giriş

Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk uzun hikâyeler Ahmet Mithat Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Onun uzun hikâyeleri Letaif-i Rivayat adlı seride yer alan 25 kitap içindeki 27 hikâye ve 3 romandan ( Yeniçeri, Çingene, Bahtiyarlık ) meydana gelmiştir.

Ahmet Mithat’ın ardından uzun hikâye yazan ikinci isim Recaizade Mahmet Ekrem’dir. Muhsin Bey ve Şemsa adlı uzun hikâyeleri ile Nabizade Nazım’ın Karabibik isimli eseri, köyü anlatması ve natüralist mahiyet taşıması bakımından öne çıkmaktadır.

Uzun Hikâye

Halit Ziya Uşaklıgil

Edebiyat-ı Cedide topluluğunda uzun hikâye yazan ilk ismin Halit Ziya olduğu görülür. Halit Ziya’nın uzun hikâye olarak adlandırabileceğimiz altı eseri vardır.: Bir Muhtıranın Son Yaprakları(1888), Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası(1888), Deli(1888), Bu Muydu?(1896), Heyhat(1897), Bir Yazın Tarihi(1898), Valide Mektupları(1909). Bunlardan Deli tamamlanmamış, yarım kalmış bir hikâyedir.

Halit Ziya’nın romanlarında kullandığı realist teknikleri uzun hikâyelerinde de kullandığı görülmektedir. Bunların başında kurguyu hatıra defterleri vasıtasıyla oluşturma gelir. Deli isimli hikâyesinde birtakım vehimleri olan bir kişi anlatılır. Halit Ziya, Kırk Yıl adlı hatıratında Şem’i Bey isimli bir hat komiserinin uyarısıyla Hizmet gazetesinde tefrika edilen bu eseri, yarıda bıraktığını söyler.

“Üç Mektup” isimli hikâyede tutuklanıp yargılandıktan sonra serbest kalan bir gencin içinde bulunduğu psikolojik durum üç mektupla anlatılmıştır. Genç adam sürekli birilerinin kendisini takip ettiğini ve öldürmek istediğini düşünerek bunalıma girer. Genç adam, yaşadıklarını, hissettiklerini mektuplara yazarak mektupları bahçeye atar. Hikâyede II. Abdülhamit Dönemi istibdadını yaşayan insanların psikolojik durumlarının tasvirine geniş bir şekilde yer verilmiştir.

Bir Yazın Tarihi hatıra defteri kurgusu ile yazılmış bir hikâyedir. Defterin sahibi İhsan, iznini geçirmek üzere bir akrabasının yalısına gider. Orada kendisinden başka, akrabalarından beş kız daha vardır. İhsan, defterine bu kızlarla ilgili izlenimlerini yazar. Bu kızların içinde öksüz ve veremli olan Meliha’ya ilgi duyar.

Bir Muhtıranın Son Yaprakları ‘nın içine kapanık, karamsar karakteri Necip ile Heyhat hikâyesindeki genç şair, birbirlerine karakter bakımından yakındırlar. İkisi de yaşadıkları ortamdan şikâyetçidirler. Bu iki kahraman ve Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’i birbirlerine çok benzerler.

Bu Muydu? hikâyesi iki kız arkadaşın çeşitli olaylar yaşadıktan sonra birbirlerinin mutsuz olduklarını öğrenmelerini anlatan bir hikâyedir. Halit Ziya’nın uzun hikâyelerinin en önemli özelliği hepsinin acıklı bir atmosfere sahip olmasıdır.

Mehmet Rauf

Edebiyat-ı Cedide topluluğunun uzun hikâyeler kaleme alan ismidir. Garam-ı Şebab , Mehmet Rauf’un Edebiyat-ı Cedide öncesi kaleme aldığı uzun hikâyesidir. Realist anlayışa uygun olarak kahraman anlatıcı Memduh’un gözünden verilmiştir. Kurgu kısmen Halit Ziya’nın Bir Muhtıranın Son Yaprakları ’na benzemektedir. İnsanlardan uzak bir köye sığınan bir gencin yalnız kalmak suretiyle büyük bir hayalini gerçekleştirmek istemesi anlatılır.

Ferda-yı Garam , Servet-i Fünun’da tefrika edildikten sonra kitaplaşmış bir hikâyedir. Babasının memuriyeti yüzünden amcasının yanına bırakılan Macit, amcasının aynı yaştaki kızı Sermet ile büyür ve çocuk yaştaki geçimsizlikleri sevgiye dönüşür, daha sonra birbirlerine olan aşklarını birbirlerine itiraf ederler. Edebiyat-ı Cedide anlatılarında olduğu gibi eserlerdeki başkişinin kendisiyle yüzleşmesi noktasında “ayna” önemli bir işlev görmektedir.

Kısa Hikâye

Samipaşazade Sezai Küçük Şeyler adlı kitabında kısa hikâyelerle bu türün önünü açmıştır. Edebiyat-ı Cedide sanatçılarının hikâye türünü geliştirmelerinin sebepleri arasında bu sanatçıların Batılı eserleri orijinalinden okuyacak kadar yabancı dil bilmeleri ve Ara Nesil mensuplarınca yapılan bu türe ait tercümeler gösterilebilir.

Halit Ziya Uşaklıgil

Romanda olduğu gibi kısa hikâyede de Halit Ziya diğerlerinden hayli öndedir. Hikâyelerini topladığı on üç kitabı vardır. Roman ve uzun hikâyedeki teknik özelliklerini kısa hikâyede de sürdüren Halit Ziya, onlardan farklı olarak orta ve alt tabakanın yaşantısını daha fazla işlemiştir. Bunlar genellikle tanıdığı kişilerin ya da şahit olduğu olayların hikâyesidir.

Ömer Faruk Huyugüzel, Halit Ziya’nın hikâyelerini aile hikâyeleri, aşk hikâyeleri, fakir ve mahrum insanların hayatına ait hikâyeler, hayvan sevgisini anlatan hikâyeler, hayvan hikâyeleri başlıkları altında beş bölümde inceler.

Aile hikâyelerinde genellikle mağdur kadınların öne çıktığı görülmektedir. Bu mağduriyete çoğu zaman kocalar ve kaynanalar sebep olmaktadırlar. Birçok hikâyede kadın, evinin tüm yükünü sırtlayan ve ezilen kişi konumundadır. Buna karşılık evin hâkimi olup da erkeği ezen kadınların yer aldığı hikâyeler de mevcuttur.

Aşk hikâyeleri de yine büyük ölçüde romanlarda olduğu gibi çoğunlukla kötü bir sonla biten hikâyelerdir. Bu durumu Edebiyat-ı Cedidecilerin genel özelliği olan gerçek-hayal çatışması ve bundan doğan hayal kırıklığı duygusuyla açıklamak mümkündür. Tevfik Fikret’in Edebiyat-ı Cedide yıllarında yazdığı şiirlerinin önemli bir toplamını merhamet şiirleri temsil etmektedir. Fikret’in şiirde yaptığını hikâyede Edebiyat-ı Cedide hikâyecilerinin yaptığı söylenebilir.

Halit Ziya’nın bu tür hikâyelerindeki başkişiler genellikle çocuklar, genç kızlar ve genç erkeklerdir. Yazar -muhtemelen- ikincileri özellikle seçer. Çünkü bunlar hayata yeni atılmaya ve geleceklerini kurmaya hazır insanlardır. Bunların hayata atılma aşamalarında uğradıkları hayal kırıklıkları, merhamet duygusunu en fazla kamçılayan tema olarak işlenmiştir. Halit Ziya’nın hikâye kişilerinin büyük bir çoğunluğu hayaller kuran fakat hayatın gerçekleri karşısında hemen kırılıveren kişilikler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hayvanları konu alan hikâyelerde ise tema bir hayvan sevgisi ya da hayvanlara duyulan merhamet şeklinde görülür. Sözgelimi ‘’Ekmekçinin Beygiri’’ adlı hikâyede her gün evlere ekmek dağıtan bir beygirin çektiği sıkıntılar anlatıcının kendi yaşantısı ile paralellikler kurularak anlatılır. Töre hikâyelerinde İzmir Hikâyeleri adlı kitabında yer alan ve diğerlerinin tersine iyimser bir hava taşıyan bir anlatım söz konusudur.

Halit Ziya tıpkı roman ve uzun hikâyelerinde olduğu gibi kısa hikâyelerinde de ayrıntılı mekân ve insan tasvirlerine, hatıra defterleri ve mektuplarla kurgu oluşturma yollarına başvurmuştur.

Mehmet Rauf

Yazı hayatı boyunca yüz otuz iki hikâye yazmış ve bunları on iki hikâye kitabında bir araya getirmiştir. İhtizar, Kadın İsterse, Pervaneler Gibi, İlk Temas İlk Zevk, Aşk Kadını, Gözlerin Aşkı, Eski Aşk Geceleri, Safo İle Karmen adlı hikâye kitapları bulunan yazarın ayrıca diğer bazı hikâye kitapları içinde de hikâyeleri yer almaktadır.

Mehmet Rauf’un ilk hikâyesi Halit Ziya’nın Tevfik Nevzat’la İzmir’de çıkardığı Hizmet gazetesinde “Düşmüş” başlığıyla ve Rauf Vicdanî takma adıyla yayımlanır. Mehmet Rauf’un hikâyeleri büyük ölçüde kadın ve aşkla sınırlıdır. Bu aşklar genellikle hayal kırıklığının yaşandığı hikâyelerdir.

Mehmet Rauf, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra değişik konuları işleyen hikâyeler kaleme alır. Bu hikâyelerde bazı toplumsal problemleri ele almaya çalışır. Bununla birlikte Edebiyat-ı Cedide döneminden gelen ferdî üslubunu terk etmez. Eylül ‘ün dışındaki romanlarında gösterdiği başarısızlığı hikâyelerinde göstermez, ilk hikâyelerinden sonra teknik bakımdan başarılı hikâyeler kaleme alır.

Evlilik, Mehmet Rauf’un önem verdiği temalardan bir diğeridir. Evlilikle ilgili çeşitli görüşleri erkek bakış açısıyla enine boyuna tartıştırdığı “Bekarlar Arasında” adlı hikâyesinde on genç “Nasıl bir eş edinmeliyiz?” sorusunu tartışırlar. Evliliğin zamanla bozulan bir kurum olduğu, eşler arasındaki heyecanın azaldığı, bunda kayınvalide ve kayınpederin önemli bir etkisinin olduğu vurgulanır. Halit Ziya’da olduğu gibi, evlilik kurumu, kocaların ve kayınvalidelerin baskısı, kadın ve erkek arasındaki kültür farkı evliliklerin bitmesine ya da kadın yahut erkeğin yasak aşklarda teselli aramasına yol açar.

Mehmet Rauf, az da olsa mutlu evlilik tablolarını içeren hikâyeler de kaleme almıştır. “Unutmaya ve Unutulmaya Mahkûm ” ve “Bir Hayat” gibi hikâyeler de mutlu evlilikleri konu alan hikâyelerdir. “Fenerci”, “Ayna” gibi hikâyeler yasak aşkın işlendiği hikâyelerdir. “Ana Kız” isimli hikâyede parasızlık yüzünden arabaya ve vapura binemeyen bir anne ile kız anlatılır. “Zehirlerim ”de ise anlatıcı Tarabya’da vapur iskelesinde gördüğü iki kadını anlatır. Sonunda anlatıcı fakir kadının zavallı durumuna, zengin kadının cehaletine acır. “Halil Hoca” ve “Bir Yiğit ” isimli hikâyelerde ise vatanseverlik ve kahramanlık konularını ele alır.

Mehmet Rauf, hikâyelerinde bir olay olmakla birlikte genellikle şahısların iç dünyaları üzerinde durur. Hikâyelerini ilginç kılan bir özellik vardır ki bu özellik hikâyelerinin rüya, bilinçaltı, korku gibi konulara temas etmesidir. Karakterin iç konuşmalar yoluyla tanıtılmasının en güzel örneklerinden biri “ Girdap ” hikâyesidir.

Hüseyin Cahit Yalçın

Hüseyin Cahit Yalçın, hikâyelerini iki dönemde yazmıştır: II. Meşrutiyet öncesi ve Malta sürgünü sonrası. Hüseyin Cahit hikâyelerini üç kitapta toplamıştır: Hayat-ı Muhayyel, Hayat-ı Hakikiye Sahneleri, Niçin Aldatırlarmış?

Hayat-ı Muhayyel, adını eserdeki ilk hikâyeden almaktadır. Kaçış temini ve bir gencin medeniyetten uzakta bir adada dostlarıyla ideal bir dünya kurma arzusunu işlemektedir. Bu hikâyelerdeki kişiler karamsar, dünyadaki ikiyüzlülüklerden, sahte davranışlardan şikâyetçidirler. Tabiat daima sığınılan bir mekândır ve Abdülhak Hamid’in Sahra ’sıyla edebiyatımıza giren tabiat anlayışının bir devamıdır.

Hüseyin Cahit oldukça iyi bir gözlemcidir ve gözlemlerini hikâyelerinde işlemiştir. “Görücü” ve “Köy Düğünü” hikâyeleri yerli hayatı en iyi şekilde yansıttığı hikâyeleridir. Bu tip hikâyelerde dikkati çeken en önemli husus, azınlıkların anlatıldığı hikâyelerde insanların mutlu ve huzurlu olmalarına karşılık, Müslümanların sürekli dertlerle ve sıkıntılarla iç içe olduğunun sezdirilmesidir.

Hüseyin Cahit’in Beyoğlu’ndaki zevk ve sefa âlemlerini anlattığı, mekân olarak Avrupa şehirlerini ele aldığı hikâyeleri de vardır.

Ahmet Hikmet Müftüoğlu

Edebiyat-ı Cedide zevkiyle ve kelime kadrosuyla kaleme aldığı tek eseri Haristan ve Gülistan’ dır. Kadın ve erkeğin birbirini bütünlediğini anlatan şiirsel üslubun hâkim olduğu bir hikâyedir. Diğer hikâyelerin büyük bir çoğunluğunda kadın, aşk ve evlilik ön plandadır. Kadınların dış görünüşleri ön plana çıkarılmaktadır. Genellikle kendilerine iyi bir talip bekleyen pasif konumda kişilerdir. Türkçülük fikrinin ilk izlerini taşıyan iki hikâye (Yeğenim, Nakiye Hala) vardır. Alafrangalığın eleştirisi konumundaki “ Üç Mektup ” adlı hikâyesi de Edebiyat-ı Cedide zümresinin hikâyelerinden farklı özellikleriyle bu kitapta yer almaktadır.

Hüseyin Cahit Yalçın’ın Edebiyat-ı Cedide ve sonrasında yayımladığı eserlerinde bazı kelime ve terkipleri sadeleştirme yoluna gittiği görülmektedir. Hüseyin Cahit hatıralarında bunun bir dil bilincinin sonucu olmadığını Mehmet Rauf ile kendisinin Arapça ve Farsçaya diğerleri kadar hâkim olamadıklarından kaynaklandığını söyler.

Edebiyat-ı Cedideciler tıpkı romanda olduğu gibi emekleyen ve romanla ilişkilerini tam olarak belirleyemeyen Türk hikâyesini ayağa kaldırmışlar, kimliğini oluşturmuş bir tür olarak edebiyat tarihimizde yerinin almasını sağlamışlardır.