Ünite 2: Doğu ve Uzak Doğu Sanatı

Giriş

Asya kıtası kuzeyden Ural Dağları ile Pasifik Okyanusu’na kadar uzanan kısmen Orta Asya topraklarını da içine alan Sibirya, güneyden İran ve Hindistan, güneydoğusundan Hind-i Çin, doğusundan Çin topraklarıyla sınırlanmakta; Çin’in doğusundaki içlerinde Japon ve Endonezya adalarının da bulunduğu Pasifik Okyanusu’nun irili ufaklı pek çok adası bu kıtaya dahil bulunmaktadır. Ural Dağları ve İstanbul Boğazı’yla Avrupa, Süveyş Kanalı’yla Afrika kıtasından ayrıldığı kabul edilen Asya kıtası pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bu uygarlıkların birbirinden farklı ırk, gelenekgörenek ve kültürlere sahip insanlarının tarihi süreç içerisinde oluşturdukları hanedanlık ve devletlerin sanatları Batılı araştırmacılar tarafından Doğu Sanatı genel başlığı altında toplanmıştır. Diğer yandan, Dünya’nın en büyük kıtası olan Asya’da vücut bulmuş uygarlıklarının sanatlarını bir çırpıda ele almak ve incelemek çok güç olduğundan, Asya uygarlıklarının sanatları Ön Asya, Sibirya, Orta Asya, Doğu ve Uzak Doğu olarak kabaca bir kaç coğrafi bölgeye ayırarak ele alınmaktadır.

İran Sanatı

Güneybatı Asya’da yer alan İran, coğrafi olarak güneyde Basra ve Umman Körfezleri, kuzeyde Hazar Denizi, doğuda Afganistan ve Pakistan, batıda Irak ve Türkiye topraklarıyla sınırlanır. Siyasi bir birlik sağlanıncaya kadar çeşitli kavimler tarafından istila edilen Eski İran coğrafyasından günümüze gelebilen en erken tarihli eserler Elam uygarlığına 2300’li yıllara tarihlenmektedir. İran sanatı, Eski İran ve Arap Müslüman ordularınca fethinden günümüze kadar geçen devreyi kapsayan İranİslam sanatı olmak üzere başlıca iki büyük devre ayrılarak incelenir.

Eski İran Sanatı

Paleolitik denemden itibaren yaşam izlerine rastlanılan İran’da MÖ 6000-MÖ 4000 yıllarına tarihlenen yerleşim izlerine rastlanmıştır. Elamlılar (MÖ 3000-MÖ 640) İran’ın ilk siyasi birliğini kurmuşlardır. Ardından, Med (MÖ 7.yy-MÖ 550), Pers (MÖ 550-330), Selefkos (MÖ 331-MÖ 130), Part (MÖ 247-MS 224) ve Sasani (224- 651) dönemleri yaşanmıştır. İran’ın bilinen en eski mimari eserini Med Kralı Kyaksares (MÖ 625-MÖ 585)’in Hemedan şehrinde yaptırdığı saray oluşturur. Selefkoslar devrinde İran sanatına Eski Yunan sanatının etkisi girmeye başlar. Ancak, bir kaç saray kalıntısı dışında bu devirden günümüze gelebilmiş eser bilinmemekte, Eski İran sanatı Pers döneminden itibaren takip edilebilmektedir. Pers hanedanlığı, soylarının dayandığı Akamenes’den dolayı Ahamenid ya da Ahamenişler olarak da adlandırılmış, sanatları da aynı ad altında incelene gelmiştir. Ahamenid sanatına Pers İmparatoru II. Kiros’un benimsediği Zerdüşt dini ile İmparator I. Darius’un resmi devlet dini haline getirdiği Ahura Mazda dini yön vermiştir.

Mimari: Ahamenid devri; Pers İmparatorluğu’nun kurucusu II. Kiros’un, Şiraz’ın kuzeyinde, bugünkü Murgab şehrinin yerinde başkent olarak kurdurduğu Pasargadai şehrinde II. Kiros’un mezarı, Zindan-ı Süleyman ve yerli halkın Tahtı Mader-i Süleyman adını verdiği Kiros Sarayı bulunmaktaydı. Harap olan şehirden, II. Kiros mezarının kaidesi, bir sütun, üç paye, hükümdar mezarı sanılan bir yapı ve bir kaç ateşgede yapısı kalmıştır. Bu şehrin civarında ayrıca, I. Darius (MÖ 522- MÖ 486) ve ardıllarının yaptırdıkları bina kalıntıları bulunmaktadır.

Abadana: Eski İran hükümdarlarının taht salonlarına ve taht salonunu da içeren önü sütunlu saraylarına verilen ad.

Ateşgede: Eski İran’da Zerdüştler’in ateşe tapmak üzere yaptıkları tapınaklara ataşgede denir. Önlerindeki bir avlu bulunan yaklaşık iki metre yükseklikteki kare tabanlı bir kaide üzerinde yükselen, köşelerindeki birer payenin bulunduğu kutsal makamlardır.

Kerub: İnsan başlı-boğa vücutlu karışık yaratıklardır.

Fresk: Duvar sıvası üzerine daha yaşken toprak boyalarla yapılan resim.

İran İslam Devri Sanatı

Arap-İslam ordularının İran’ı fethetmelerinden (637-641) günümüze gelinceye kadar geçen süreç, İran-İslam devri olarak adlandırılmaktadır. İran, Emevi ve Abbasi dönemlerinde Müslüman bir valinin idaresinde yönetilmiş ve İslam dininin gereği mimari yapılar ve sanat eserleriyle tanışmış, Samani (874-999) ve Büveyhiler (945-1005) zamanını kapsayan İran-Arap devrinden sonra, sırasıyla Gazneliler, 1040’dan sonra da Büyük Selçuklularla Türk hakimiyetine giren İran’a 1220-1339 tarihleri arasında Moğollar ve Moğolların kurduğu İlhanlı Devleti ve sülaleleri hakim olmuştur. Timurlularla (1393-1405) birlikte İran’da Moğol-Türk devri yaşanmış, Timur’un (öl.1405) ölümünden sonra sırasıyla Karakoyunlu (1405-1467), Akkoyunlu (1467-1507), Safavi (1501-1736) Devletleri ve Kaçar Hanedanlığı’nın (1795-1925) hakimiyetlerinde İran’da yeniden İran-Türk devri yaşanmıştır. 1925-1979 arasında Pehlevi Şahlığı’nın yönetiminde bulunan İran, 1979’dan bu yana İran İslam Cumhuriyeti Devleti tarafından yönetilmektedir.

Mimari:

İran-Arap devri: Bu devrin ve İran’ın ilk camisi Muhammed İbni Haccac tarafında yaptırılan Kazvin Cuma Camii’dir. Zamanla harap olan cami, 786 yılında HarunReşid zamanında eski planı üzerinden onarılmış, Selçuklu Sultanı Melikşah zamanında büyütülmüştür. İran’ın erken tarihli camilerinden bir diğeri 836 tarihinde Abbasi Halifesi El-Mutasim tarafından yaptırılan İsfahan’daki Mescid-i Cuma’dır.

İran-Türk devrinin ilk dönemi: Sengbest Aslan Cazib Türbesi (1028) ve Tus-Serhas yolu üzerinde yer alan dört eyvanlı avlusu bulunan Ribat-ı Mahi (1019-1020) kervansarayı Gaznelilerin İran’da yaptırdıkları ender yapılardandır. Gazneli mimarisinin ana bezeme malzemesi alçı ve tuğladır.

Revak: Kemer sıraları ile oluşturulmuş, üstü örtülü mimari birimlere revak denir.

İran-Moğol devri: Cengiz Han’ın, İran’ı feth etmesinden sonra İran’da mimari faaliyetler bir süre durmuş, Hülagu Han zamanında Orta Asya ve Çin’den getirilen mimar ve sanatkârlarla İran mimarisinde yeni bir dönem açılmıştır. Moğol-İlhanlı hükümdarı Abaka Han’ın, 1275 yılı civarında eyvanlı bir yazlık saray olarak inşaatını başlattığı Tebriz Taht-ı Süleyman Sarayı, oğlu Argun Han (1284-1291) tarafından bitirilmiştir. Argun Han’ın, Kazvin’in kuzeybatısındaki surla çevreletmek suretiyle inşa ettirdiği Sultaniye şehri oğlu Olcaytu tarafından başkent yapılmıştır. Kaynaklar, günümüze harabeleri gelen Sultaniye’de büyük bir caminin ve dükkanların bulunduğunu bildirmektedir.

İran-Moğol-Türk devri: Timurlular devrinde İran sanatı bazı değişikliklere uğramıştır. Çok büyük külliye yapılarıyla öne çıkan Timurlu devri mimarisi yüksek kasnaklı soğan biçimli çift cidarlı kubbeleri, sırlı tuğla, mozayik, renkli sır altı ve sır üstü çini bezemeleriyle karakteristik özellikler sunar. Cami ve medrese mimarisinde dört eyvanlı şemayı sürdürmüşlerdir. Dört eyvanlı ve avlulu Meşhed Gevher Şad Camii (1418) büyük bir külliyenin ana yapısıdır. Mihrap önü biriminin kubbesi ve önündeki eyvanın tonozu çini mozayik teknikli renkli çinilerle bezenmiştir. Timurluların İran’daki medrese yapılarını dört eyvanlı Hargird Gıyasiyye Medresesi (1438-1445) temsil eder.

İran-Türk devri ikinci dönem: Karakoyunlu devri İran’ından çok az yapı günümüze gelebilmiştir. Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah zamanında inşasına başlanan Tebriz Gök Mescid (1465-1466) camisinin inşaatı Akkoyunlular devrinde tamamlanmıştır. Duvarlarının mavi çini kaplamaları yapıya adını vermiştir. Bu yapıda, eyvan ve açık avlu uygulaması ortadan kalkmış, kubbe örtülü bir mekandan oluşan kapalı cami yapısı ortaya çıkmıştır. Karakoyunlu ve Akkoyunluların İran’daki diğer eserleri bilinmemektedir. Safevî hükümdarı I. Abbas’ın, Türkistan’dan mimar ve sanatkârlar getirterek İsfahan’da yaptırdığı çok sayıdaki binadan sarayın güney tarafına inşa ettirdiği, içi de dışı da çini kaplı olan Mescidi Şah Camii en önemlisidir.

Resim-Minyatür sanatı: İran’a minyatür sanatını 8. yüzyıldan itibaren İran bölgesine gelen Uygur ressamları getirmiştir. Büyük Selçuklu Sultanlarının emrinde Uygurlu ressam ve yazıcıların çalıştığı bilinmektedir. Ancak, Büyük Selçuklu devrinden günümüze gelebilmiş minyatür örneği bulunmamaktadır. Moğol döneminin bilinen ilk minyatürlü Farsça el yazması 1295 tarihinde İlhanlı devrinde Tebriz’de hazırlanmıştır. Değişik nakkaşlar tarafından yapıldığı anlaşılan donuk renkli minyatürlerde Çin etkisi görülür. Gazan ve Olcaytu Han dönemlerinde İran’da minyatür sanatı oldukça gelişmiştir.

Karakoyunlular devrinde, 1440-1470 yılları arasında bir çok yazma eserin minyatürü yapılmıştır. Cihanşah ve oğlu Pir Budak dönemlerinde belirli motif ve biçimsel kalıpları olan yeni bir minyatür üslubu yaratılmıştır.

Safevi devrinin minyatür merkezi Tebriz’dir. Şah İsmail 1510 sıralarında Herat’ı fethedince, Timurlu devrinin ünlü nakkaşı Kemalettin Bihzad, Tebriz’e geçmiş ve saray nakkaş hanesinde baş sanatçı olarak çalışmış ve öğrenci yetiştirmiştir. Şah Abbas devrinin nakkaş ve hattatlarından Rıza Abbasi, karakterlerini halktan seçmiş ve 1598-1643 yılları arasında imzasını bulunan pek çok minyatür yapmıştır.

Seramik-Çini sanatı: İranlı seramik ustaları, Çin’den gelen etkilerle 9. yüzyıldan itibaren Çin, Irak ve Mısır seramiklerini taklit eden seramikler üretmişlerdir. Bu yüzyılın seramik merkezleri Nişabur, Semerkant, Rey ve Save’dir. Bu merkezlerde çok renkli seramikler üretilmiştir. 10.-11. yüzyıllar arasında yüzyılda kırmızı hamurlu, renksiz sır altına genellikle kuş figürlerinin kazındığı ya da koyu yeşil renkli sır altına kuş ve hayvan tasvirlerinin yapıldığı kırmızı hamurlu seramikler üretilmiştir.

Çini: 11. yüzyıl İran’ından çok az çini örneği günümüze gelebilmiştir. Büyük Selçuklular yapılarında turkuaz renkli çiniler kullanmışlardır.

Timurlular devrinde çini, mimari eserleri özellikle dini eserleri süsleyen ana unsura dönüşür ve geniş yüzeyleri kaplar. Çini mozayik tekniği ve renkli sır tekniği kullanılır. Bitkisel desenler daha sıkıştırılarak işlenir.

Safavi devrinde Timurlularla başlayan duvar yüzlerini hiç boş yer bırakmamacasına çiniyle kaplama geleneği sürdürülür. Safavi devrinde, yeniden sır altı tekniğinde çiniler üretilir. Ana bezeme motifi bitkiseldir.

Kaçar devri eserlerinde uzaktan zor ayırt edilebilen sır altı ve renkli sır tekniğinde kare biçimli çiniler kullanılmıştır. Erken örneklerde koyu mavi ve lacivert renkler hâkimdir. Az miktarda pembe ve bordo kırmızısı görülür. Genellikle bitkisel kompozisyonlar kullanılır.

Maden sanatı: İran-Arap devrinin büyük kısmı tunç ve pirinçten imal edilen maden işçiliğinde güçlü Sasani etkileri görülür. Altın ve gümüş kullanımı çok azdır. Bu devrin eserlerinde hayvan figürleri önemli yer tutar. Üzerlerinde dua yazıları bulunur. Büyük Selçuklu devrinde döneminin ana malzemesi altından yapılmış bilinen tek eseri bir şarap kabıdır.

Hint Sanatı

Pamir yaylasından Hindistan ve İran yörelerine kadar uzanan bölgeye yerleşmiş olan Asyalı kavimler tarafından kurulan Hint uygarlığına ait eserler MÖ 6. yüzyıldan bu yana takip edilebilmektedir. Hintlilerin en eski dini Brahmanlıktır. Bu dinin Vedizm, ilk Brahmanizm ve Neo Brahmanizm’den şekillenen üç aşaması bulunur. İlk devrin kutsal kitabı Veda, ibadetlerin Gök Tanrısı İndra ve en büyük ilah Prakabati’ye dua edip kurban kesmek suretiyle gerçekleştirildiği rahipsiz ve mabedsiz bir din sunar. MÖ 8. yüzyılda ortaya çıkan ilk Brahmanlık sadece Brahma’yı ilah kabul eden tek tanrılı bir dine dönüşmüş, hayatta her şeyin tenasüh ettiği ve ruhların bir canlıdan diğerine geçtiklerine inanılmıştır. Rahipler, savaşçılar, halk ve sanat adamları olmak üzere insanlar üç sınıfa ayrılmak suretiyle kast sistemi kurulmuştur.

Mimarlık: MÖ 6. yüzyıl öncesi Hint mimarlığı hakkında pek bilgi yoktur. MÖ 500’lü yıllarda İranlıların, MÖ 330’lu yıllarda Büyük İskender’in Hindistan’ı işgal etmesinin ardından Hind sanatına İran ve Eski Yunan etkileri girmiş ve Yunan-Hind üslubu doğmuştur. MÖ 1. yüzyıldan MS 2. yüzyılın sonuna kadarki 300 yıllık süreçte genellikle Gandhar ile Kişmir bölgelerinde görülen bu üslupta inşa edilen binalarda, Dor ve İon nizamındaki sütun ve sütun başlıklarının Hintlileştirilmiş biçimlerinin kullanılmasıyla yetinilmiştir. Hint mimarisi, Yunan-Hint üslubu, Brahmanlığa ait mimari, Budacılığa ait mimari, Hint-İslam mimarisi ve Modern Hint mimarisi olmak üzere başlıca dört devirde toplanarak incelenmektedir.

Brahmalığa ait Mimari: Brahmanlığın erken devirlerine ait her hangi bir yapı günümüze gelememişse de Yeni Brahmanlık, tarihi süreç olarak Budacılıkla birlikte yürümüş, Kaşmir’den Assam’a, Nepal’den Nerbuda’ya kadar geniş bir coğrafya üzerinde etkili olmuş ve bu üslupta yüksek mabed ve manastır yapıları inşa edilmiştir. Üslup 16. yüzyıla kadar etkili olmuş, bu yüzyıldan sonra giderek azalmış ve 18. yüzyılda sönerek kaybolmuştur. Yeni Brahmanlığa ait mimari eserlerde; Kuzey ve Doğu Hindistan üslubu, Cayna/Merkezi Hindistan üslubu ve Dravid/Güney Hindistan üslubu olmak üzere üç farklı üslup görülür.

Kuzey ve Doğu Hindistan üslubu: 6. yüzyıldan itibaren takip edilebilen bu üslupta Sikra olarak adlandırılan içlerinde ilah heykeli bulunan 50 metreye yaklaşan yüksekliklere ulaşan, çok kalın duvarlı piramit biçimli yüksek mabedler inşa edilmiştir

Cayna üslubu: MÖ 6. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkan, Brahman sınıfı olmayan, şiddeti dışlayan ve Tanrı’ya ulaşmak için yoğun çileciliği ibadetin en önemli parçası gören Cayna mezhebine bağlı olarak oluşan üslup.

Dravid üslubu: Bölgede yaşayan Dravid isimli kavim nedeniyle Güney Hindistan üslubuna Dravid üslubu da denilmektedir.

Budacılığa ait Mimari: MÖ 3. yüzyıldan itibaren takip edilebilen Budacılığa ait manastır ve mabedler, 1-yer altına, 2-normal toprak zemin üzerine ve 3-kayalara oyulmak suretiyle üç türde inşa edilmişlerdir. Asoka devrinin abidevi sütunlarla yer altına yapılmış, MÖ 250’li yıllara tarihlenen manastır ve mâbedleri Budacılığa ait en erken tarihli yapılardır. Budacılığa ait önemli eserler Allah-Abad, Delhi, Ajunta, Nassick, Ellora, Karli ve Bhaja şehirlerinde bulunur. Sund Nehri havzasında da birçok manastırlar bulunmaktadır.

Kaya içlerine oyulmuş mabedlerin en ünlüleri Ajunta Mabetleri (MÖ 150-MS 7.yy)’dir. Şaytiya denilen bu mabetlerin ortadakinin daha geniş tutulduğu üç sahınları bulunur.

Manastırlar (Viharalar): Manastırlar kayaya oyulmak ve zemin üstüne inşa edilmek suretiyle iki türde inşa edilmişlerdir.

Stupa: Buda’ya ait eşyaların korunduğu dairesel tabanlı bir kaide üstünde yükselen silindirik gövdeli kubbe örtülü, kutsal makamlara Stupa denilmektedir.

Kutsal havuz ve mekanlar: Hintliler kutsal addettikleri bazı göl ve nehir sularında yıkanır ve dini tören yaparlar.

Mezarlar: Genellikle daire ve kare tabanlı kaideler üzerinden yükselen her cephesinde sütunlarla taşınan birer yuvarlak kemerin bulunduğu üstü kubbe örtülü baldaken tarzındadırlar.

Saray ve evler: Günümüze gelebilen saraylar geç tarihlidir. Odhaipur, Johpodar ve Kumba Sarayları öne çıkan örneklerdir.

Hint İslam Devri Sanatı

İslamiyet’in Hindistan’da yayılmasından sonra İslam dininin ihtiyaçlarına cevap veren yapılarla tarif edilen bu dönemin sanatı, Gaznelilerin Hindistan’da Devlet kurdukları 963 yılından İngilizlerin 1857’de Hindistan’ı almalarına kadar geçen süreçte ortaya konulan mimari eserlerle ifade edilir. Gazneli Devleti’yle özellikle kuzey Hindistan’da Türk hakimiyeti başlamış ve bu hakimiyet Gaznelilerin yıkılışından sonra da ard arda gelen Türk Hanedanlıkları tarafından 1857’deki İngiliz işgaline kadar yaklaşık 864 yıl sürdürülmüştür. Türkistan ve İran’dan getirilen mimar ve sanatkârlarla Hindistan’ın geleneksel üsluplarıyla harmanlanmış Türk-Hint üslubu ortaya çıkmıştır.

Türk-Hint üslubu: Hindistan’ın önemli merkezlerinde bu üslupta birçok cami, saray, türbe yapısı inşa edilmiştir. Gazneliler, Delhi ve Ağra’da pek çok yapı inşa etmişlerdir. Kutbiddin Aybey’in Delhi’de yaptırdığı Cuma Camii en ünlüsüdür.

Modern-Hind Mimarisi: İngiliz egemenliğinden sonra bizzat İngilizlerin yaptırdıkları idari ve askeri binaların mimari üslubunu taklit edilmiş, giderek Hint sanatı gerilemeye başlamış, biraz Hintli, biraz Avrupalı, biraz Türk-Hint üsluplu eklektik yapılar ortaya çıkmıştır.

Heykel ve kabartma sanatı: Hint heykeltıraşlığında yabancı etkiler oldukça fazladır. Kuzeybatı Hindistan’daki Peşaver eyaletinden (Gandhara) gelen erken tarihli heykellerde kuvvetli Yunan etkisi bulunmaktadır.

Resim-Minyatür sanatı: Buda’nın hayatından kesitlerin tasvir edildiği Ajunta Mabedi freskoları günümüze gelebilen ve Hint resim sanatı hakkında bilgi veren yegane eserlerdir.

Maden sanatı: En eski dönemlerden beri tunç, altın ve gümüş madenlerinden günlük kullanım eşyaları üretilmiş, bu eşyaların üzerine ayrıca mine yapılmıştır. Kişmir ve Pencap bölgelerinin altın ve gümüş, Tanjor bölgesinin kakmalı bakır işleri ünlüdür.

Hind-i Çin Sanatı

Güneydoğu Asya’da, Hindistan ile Çin arasında bulunan yarımada ve uzantılarındaki Myanmar, Tayland, Singapur, Kamboçya, Malezya ve Vietnam’ı kapsayan bölge için kullanılan Hind-i Çin terimi, tarihte Laos, Kamboçya ve Vietnam’ı tanımlamak için kullanılmıştır.

Mimari: Hind-i Çin mimarisine sıkı sıkıya uyulan, belirlenmiş kaide ve kurallar yön verdiğinden hep aynı tarz yapılar yapılmıştır.

Mabetler: Hind-i Çin’in atalara tapmak biçiminde olan en eski dininden günümüze bazı dikili taşlar gelebilmiştir. Önceleri, sadece her ailenin kendi atası için ayrı bir mabetler yapılırken daha sonraları devletin ileri gelenleri için de mabetler yapılmıştır.

Sivil mimari: Hind-i Çin’in en eski evleri, ailenin atasının ruhu için yapılmıştır. Evin konumu, kapı ve pencere yönleri titizlikle tespit edilir, mezhepsel kurallara bağlı olarak üç, yedi ya da dokuz sütunlu olarak belirlenmiş dini kaide ve kurallara uyularak inşa edilir.

Feng-shui: iki bin yıl boyunca Çin ve Çin kültüründen beslenmiş milletlerde rüzgar ve su bilimine verilen addır. Feng-shui uzmanına sormadan ne ev, ne mezar yeri belirlenebilir. Önemli olan doğanın güçlerini en iyi şekilde etkileyebilmek için düzenlemek ve yönetmektir.

Mezar mimarisi: Hind-i Çin’de kişinin vefatından sonra bedenin toprak olacağına, ruhunun başka bir âleme gideceğine, ata ruhlarının ailesinin koruyucusu ve yol göstericisi olacağına inanıldığından mezarlara önem verilmediği gibi kasaba ve yerleşimlere gömü yapılması yasaklanmış, ölüler pagodaların yakınlarına ya da bu iş için tahsis edilen arazilere defnedilmişlerdir.

Pitogram: Bir eşyayı, bir objeyi, bir yeri, bir işleyişi, bir kavramı yazı-resimle temsil eden grafik semboldür.

Askeri mimari: Hind-i Çin’de ilk kale yapısının MÖ 250’li yıllarda inşa edildiği sanılmaktadır.

Heykel ve kabartma sanatı: Hind-i Çin’de heykeltıraşlık daima dinin emrinde olmuş ve kutsal bir meslek sayılmıştır. Mabetler baştan aşağıya dininin emrettiği tarzda yapılmış heykel ve kabartmalarla donatılmıştır.

Maden sanatı: Hind-i Çini’nin tunç, bakır ve bakır alaşımlarından yapılmış eserleri çok eskilerden bu yana takip edilebilmektedir. Ünlü Vatlai Çanı ve Kidiem Tenceresi’nin tarihin en erken dönemlerinde yapıldığı sanılmaktadır.

Çin Sanatı

Kuzeyde Huang-hu, güneyde Yang-çe-kiyang Nehirlerinin hayat verdiği Çin, Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları gibi çok eski bir uygarlığa sahiptir. 1927 yılında Pekin’in yakınlarındaki bir mağarada bulunan ve Pekin Adamı olarak adlandırılan insan iskeleti, 400.000 ile 500.000 yıl önce bu coğrafyada ateş yakan, basit aletler yapan ve kullanan bu günkü insan türüne en yakın bir insan türünün yaşadığını göstermiştir.

20. yüzyıl başlarına kadar Çin tarihi bir bakıma Çin hanedanlıklarının tarihidir. 1911’de gerçekleşen ulusal devrimle Mançu Hanedanlığı ile birlikte İmparatorluk dönemi ve monarşi bitmiş, Cumhuriyet devri başlamıştır. 1927’de iç savaş çıkmış, 1937-1945 yılları arasında Japon istilası yaşanmış, 1945-1949 arasında gerçekleşen kanlı bir iç savaşın ardından 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti kurulmuştur.

İpek dokuma: Rivayete göre MÖ 2600’lü yıllarda hükümdar olan mitolojik imparator olan Hoang-Ti zamanında eşi imparatoriçe She-Ling-She ipek kurdunun kozasından ipek ipliklerinin elde edilebileceğini ve bu ipliğin dokumacılıkta kullanılabileceğini bulmuştur. Arkeolog Profesör Gong Decai ve ekibi yeni metodlarla yaptıkları araştırmalar sonucunda Çin’in Henan bölgesinde yürütülen kazılarda günümüzden 8500 yıl öncesinde ipek kullanıldığını gösteren biyomoleküler kanıtlar ortaya çıkarmışlardır.

Ying-yang: Dişi unsur ying ile erkek unsur yang’dan oluşan iki evrensel güç ve bu iki gücün etkileşiminin dengede olma halini temsil eden bir semboldür.

Buda: Son araştırmalara göre MÖ 543-MÖ 483 yılları arasında yaşadığı anlaşılan Buda öğretilerinin Çin’e MS 1. yüzyılda ulaştığı kabul edilirse de Çin’de MÖ 2. yüzyıldan itibaren Budist toplumlara rastlanmaktadır. Çin bilginleri başlangıçta Budizm’e karşı çıkmışlarsa da daha sonraları Çinlilerin rahip olmalarına izin verilmiş, Budizm’in yazılı metinleri Çince’ye çevrilmiş ve Milattan sonraki ilk 500 yılda tarikat olarak tanımlanan bir çok Budist okul ortaya çıkmıştır.

Lamaizm: Budizm’in değişmiş şekli olarak Tibet kaynaklı bu din 14. yüzyılda gelişmiştir.

Mimari: Çin toplumundaki geleneğe bağlılık tarih boyunca süreklilik göstermiş, sivil ve dini mimaride her zaman belli düzen ve kurallar uygulanmış ve aynı tarzda yapılar yapılmıştır. Çin’in ilk sur duvarı MÖ 657’de Zou Beyliği tarafından yaptırılmış, daha sonra diğer beylikler de kendi surlarını inşa etmişlerdir.

Sepet örgü: Duvarın ana kuruluşunun ağaç dallarından oluşturulduğu, arada kalan boşlukların çamur ve kil ile doldurulduğu ardından duvarın sıvanmak suretiyle tamamlandığı duvar örgü tekniğidir. Dal örgü olarak da adlandırılan bu teknik, özellikle Neolitik dönemde tüm dünyada uygulanmıştır.

Mezar mimarisi: Qin Hanedanlığı (MÖ 221-MÖ 206) dönemine tarihlenen Xian’ın yakınlarındaki Li Dağı’nın eteklerinde gerçekleştirilen bir kazıyla ortaya çıkarılan Qin Huang Shi Di Anıt Mezarı ve Terra Kotta Ordusu, Çin mezar mimarisi ve heykel sanatı açısından çok değerlidir. Mezardaki en önemli buluntu grubunu terra kotta (pişmiş toprak) asker ve at heykelleriyle terra kotta savaş arabaları oluşturmaktadır.

Heykel ve kabartma sanatı: Çin’de kabartma ve oyma işçiliğinin başlangıcı MÖ 4.yüzyıla kadar geri gitmektedir. En erken tarihli kabartma ve oymalarda figürlerin konturlarının oyulması suretiyle zeminden ayrıldığı, zeminle figürün hemen hemen aynı düzeyde kaldığı görülür.

Resim sanatı: Çin resim sanatı;

  1. Budacılık öncesi (MÖ 2000-MS 250),
  2. Budacılığın Çin’e girmesinden Thang Hanedanlığı’nın başlangıcına kadar geçen (250-618) süreyi kapsayan dönem,
  3. Thang Hanedanlığı (618-960),
  4. Sung Hanedanlığı (960-1278),
  5. Yunen Moğol Hanedanlığı (1260-1368),
  6. Ming Hanedanlığı (1368- 1643) ve
  7. Tsing Hanedanlığı (1643-günümüze kadar)

dönemleri olmak üzere başlıca 7 büyük dönemde toplanarak incelenir.

Maden sanatı: Çin sanatının, ilk göze çarpan eserleri en eski zamanlardan itibaren üretilen tunç eşya ve heykellerde ortaya konulduğundan Çin maden sanatı denildiğinde ilkin Tunç işçiliği akla gelir. Shang Hanedanlığı döneminde üretilen tunç kaplar, dinsel inançlarla bağlantılı simgesel anlamları bulunan soyutlanmış balık, aslan, ejder gibi yüksek kabartmalarla bezenmiştir.

Seramik-porselen sanatı: Kuzey Çin’den MÖ 2000’li yıllara tarihlenebilen, Yakın Doğu seramikleriyle benzerlik gösteren Gansu seramikleri adı altında tanımlanan Neolitik Çağ’ın kırmızı hamurlu seramikleri ele geçmiştir. Bu seramiklerin yüzeyleri kırmızı, kahverengi ve siyah renk kullanılarak yapılmış helezonik motiflerle bezenmiştir.

Japon Sanatı

Japonya, Pasifik Okyanusu’nda bulunan Hokkaido, Hondo ve Kuyşu’dan oluşan üç büyük ada ve çok sayıda küçük adacıktan oluşan bir adalar ülkesidir. Adalara ilk yerleşenlerin MÖ 8000 yıl öncesinden başlayarak Kuzey Asya’dan geldikleri sanılmaktadır. Budizm’in 538 tarihinde Japon adalarına girişiyle birlikte Japon tarihi döneminin başladığı kabul edilmektedir. Japon tarihi, Japon tarih öncesi dönemleri ve Japon tarihi dönemleri olmak üzere iki evrede incelenir.

Mimari: Japon mimarisi 7. yüzyıldan itibaren takip edilebilmekte, daha öncesi bilinmemektedir. 7. yüzyılda Kore üzerinden Japonya’ya gelen Budacılık öncesinin Shinto dinine ait ibadetler ormanlık bir alanda ya da nehir kenarlarında yapılmış tahta perdelerle çevrilmiş sessiz ve sakin alanlarda gerçekleştirilirdi. Bina olarak mabet inşası daha sonraları olmuş ve bu mabetlere Shimunei ve Miya gibi adlar verilmiştir.

Sivil mimari: Japon sarayları da mabetleri gibi ağaçlıklı alanların ya da büyük bahçelerin içlerine inşa edilmiş çok sayıda binadan oluşan yapılar topluluğudur. Binaların bazı daireleri birbirlerine galerilerle ya da üstü örtülü geçitlerle bağlanırlar. Uçları yukarı doğru kalkık çatıları bulunan Japon saray ve mabetleri son derece orantılı biçimlere ve uyumlu renklere sahiptir. Yashiki denilen Japon evlerinin hemen hemen hepsi aynı plan ve kuruluşa sahiptir.

Heykel ve kabartma sanatı: Başlangıçta Shinto dininde olan ve doğa kuvvetlerine tapan Japonlar, resim ve ilah heykeli yapmamışlardır. Japonya’ya heykeltıraşlık sanatı Budacılıkla birlikte girmiş, Çin ve Hindistan’dan gelen ilahların heykelleri yapılmıştır. İlk Budacı mabetlerin Buda heykelleri ağaçtan oyulmuş, daha sonraları Shinto dini için de ilah heykelleri yapılmaya başlanmış ve büyük bir ilahlar alemi (panteon) oluşturulmuştur.

Maskeler: Tören ve ayinlerde maske kullanıldığından insan yüzü biçimde maske oymak Japonya’da bir sanat kolu haline gelmiştir. Kioto ve Nara Mabedlerinde bulunan dokuz, on ve on birinci yüzyıllara ağaçtan oyulmuş, insan yüzü renginde boyanmış ve lak kaplanmış maskelerden bazıları ilah yüzleri biçimindedir. Göz, burun ve ağızları oyularak çıkarılmıştır. 17. yüzyılın en büyük maske sanatçısı Deme-Jioman’dır.

Resim sanatı: Japonya’da da resim, Çin’de olduğu gibi yazı sanatından gelişmiştir. Bu bakımdan Çin resimlerine benzeyen Japon resimlerinde ışık, gölge ve perspektif yoktur. Kakemono ve Makimono olarak adlandırılan iki tarz resim bulunur. Kakemono tarzı resimler, ipek bez ya da kağıt üzerine yapılan, tek renk bir bez şeridiyle çerçevelenen renkli resimlerdir.

Seramik-porselen sanatı: Özellikle sırlı seramik işlerinde üstatlık derecesinde eserler üretilmiş, 9. yüzyılda Seto ve Tokio’da seramik atölyeleri kurulmuştur. Avrupalılar, Japon seramiklerini 1868 ihtilali, Paris ve Viyana sergilerinden sonra tanıyan Avrupalıların büyük ilgi gösterdikleri Satsuma porselenleri Tokio atölyelerinde imal edilmiştir.