Ünite 3: Doğu Avrupa Türk Devlet ve Boyları

Avrupa Hun Devleti (374-469)

Orta Asya’daki hâkimiyetlerini kaybeden Hun kitlelerinin bir kısmı, 360’lı yıllarda Başbuğ Balamir idaresinde İtil Nehri’ni geçerek İtil, Don ve Kafkasya arasındaki sahada yaşayan Alanları mağlup edip hâkimiyet altına almışlardır. 370’li yıllarda ilk defa Avrupa önlerinde görülen Hunlar, Don Nehri’ni geçerek Ostragotları (Doğu Gotları) ve daha sonra bugünkü Romanya’ya yerleşen Atanarik idaresindeki Vizigotları (Batı Gotları) mağlup etmişlerdir. Hunların ilerlemesi karşısında birçok kavimin yerlerinden oynaması sonucunda, Avrupa’nın etnik bakımdan şekillenmesinde önemli yer tutan kavimler göçü meydana gelmiştir.

Yaklaşık 375–400 yılları arasında Hunlar, Doğu Roma İmparatorluğu’nun Avrupa’daki toprakları üzerinde direkt bir harekette bulunmamışlar, ancak 25 yıllık bir sessizlikten sonra nüfuslarını ve güçlerini artırıp, Güney Rusya bozkırlarının tek sahibi olarak Avrupa içlerinde yeniden harekete geçmişlerdir. Batı Got Kralı I. Alarik ve birlikleri, Hunların saldırı haberi üzerine aceleyle Tuna üzerinde Moesia’da bulunan yerlerine geri dönerek Balkanlara ve imparatorluk içlerine çekilmişlerdir. 400 yılının yaz aylarında, Got paralı askerlerinin komutanı Gainas, İstanbul’a girmiş ve terör estirmiştir. Bu sırada, beklenmedik bir anda Hunlar, Gainas’ın ordusunun etrafını sararak bozguna uğratmış ve Hunların Batı Kanadı reisi olan Uldız, Gainas’ın kafasını yeni yıl armağanı olarak İstanbul’a göndermiştir (3 Ocak 401).

II. Theodosius (408-450)’in tahta çıktığını öğrenen Uldız, 408 yılında Doğu Roma İmparatorluğu’na saldırmıştır. Doğu Roma komutanı, Uldız’la savaşı sulh şeklinde bitirmeye çalışmasına karşın, Uldız barışın sağlanması ve kalenin temizlenmesi için yıllık olarak altın talep etmiştir. Bunu kabul etmeyen Romalılar ise, Castra-Martis’i yeniden ele geçirmiş ve Uldız’ı Tuna’nın kuzey kıyılarına kadar tazyik etmiştir (409). Hükümdar Rua zamanında, ağırlık merkezi Macaristan sahası olan Hun Devleti emperyal bir güç haline gelmeye başlamıştır. Orta Tuna ve Tisa havzaları ele geçirilirken, Germen ve Slavlar başta olmak üzere çeşitli topluluklar hâkimiyet altına alınmıştır. 422 yılında Rua komutasındaki Hun ordusu, büyük bir hızla ilerleyerek Makedonya ve Trakya’yı istilâ etmiş ve bu sefer sonucunda imzalanan antlaşmayla Doğu Roma, senelik 350 libre altın vergisi ödemek zorunda kalmıştır.

Rua’nın son zamanlarında, Hun-Doğu Roma ilişkileri bozulmaya başlamış, Doğu Romalılar Hunların arkasından müttefikler aramaya başlamışlardır. Bunun üzerine Rua, elçisi Esla’yı; Tuna boyundaki birçok boyu isyana teşvik etmelerinden vazgeçmelerini, kendilerine sığınan Hunları iade etmelerini, yoksa savaş açacağını söylemek üzere İstanbul’a göndermiştir. Ancak Rua, ülkesine gelen Romalılarla barış görüşmesi yapmaya hazırlandığı sırada vefat etmiştir (434). Onun ölümü üzerine, Doğu Roma ile barış görüşmeleri Attila tarafından neticelendirilmiştir. Attila, vergileri iki katına çıkaran ve ağır maddeleri bulunan antlaşmayı Romalılara kabul ettirmiştir (434).

Attila, 440 yıllarında yeniden harekete geçerek, Tuna’da bulunan en son Doğu Roma mevzisi ve bir pazar yeri olan Castra Constantia’ya saldırmıştır. Attila’nın komutasındaki Hun ordusu Viminacium (Bugünkü Kostolaç), ardından Margus’u ele geçirmiş ve böylece Hunlara artık Trakya ve İstanbul’un yolu açılmıştır. Attila, Balkanlara doğru ilerlemeye başlamış (441), I. Balkan Seferi’ni gerçekleştirmiştir. Trakya’ya doğru hızlı gelişen Attila’nın seferi, Hunlarla çok iyi ilişkiler içerisinde olan Batı Romalı Aetius’un araya girmesiyle sona ermiştir. Ancak sonraları Doğu Roma politikasını daha da sertleştiren Attila, İmparator II. Teodosius’un, Balkanlarda Hunlara karşı bir müdafaa hattı teşkil etme teşebbüsüne girişmesi, Doğu Roma’nın ağır mali kriz içerisinde bulunması, 446’da ortaya çıkan salgın hastalık ve 447’deki büyük İstanbul depremi gibi Doğu Roma’nın içine düştüğü çok zor şartları değerlendirerek 447’de, II. Balkan Seferi’ne çıkmıştır.

Attila devrinde Doğu Roma’ya karşı gerçekleştirilen iki Balkan seferi neticesinde, Tuna boyundaki Doğu Roma savunma mekanizması çökmüş, Doğu Roma’dan -447 Anatolius Barışı Antlaşması karşılığında- alınan altınlarla Hun hazinesi dolmuş ve Balkanlardaki sınırları da oldukça genişlemiştir. II. Balkan Seferi, Hun-Batı Roma ilişkilerini de kötü etkilemiştir. Bu nedenle, Batı Roma İmparatoru III. Valentiniaus (425-455) tahtta rakipsiz kalmak için ablası Honoria’nın evlenmeme yemini etmesini sağlamıştır. Ancak, bir ilişkisi ortaya çıkınca İstanbula gönderilen Honoria, buradan kurtulmak için Attila’dan yardım istemiş ve ona nişan yüzüğünü göndermiştir. Bu teklifi, Roma’nın işgalini kolaylaştıracak bir fırsat olarak gören Atilla, teklifi kabul ederek Galya bölgesi’ni başlık olarak isteyince, Batı Roma bunu reddetmiş ve buna karşılık Atilla da, savaş hazırlıklarını hızlandırmıştır.

Galya Bölgesi’ne doğru harekete geçen Attila ordusunu, Tuna’nın sağ ve sol kıyılarına göndermek üzere ikiye ayırmış ve ilk olarak Frankları mağlup etmiş, direniş gösteren Burgund askerlerini de bozguna uğratmıştır. Galya şehirlerini birer birer fetheden Attila, son olarak Orleans üzerine yürümüştür. Aetius ve Vizigot Kralı I. Theodorik’in ittifak yapmaları üzerine, Attila ordusunu Campus Mauriacus Bölgesi’ne çekmiş ve burada döneminin en kanlı savaşlarından biri yaşanmıştır. Attila bu savaşta, Galya bölgesini darmadağın etmesine rağmen, iki taraf da büyük kayıplar vermiş ve tam bir netice alınamamıştır (Haziran 451).

Ertesi yıl yeniden Batı Roma üzerine sefere çıkan Attila bu kez doğrudan Batı Roma’nın kalbini hedef almış ve Alpleri aşarak 452 yılında İtalya’ya girmiştir. Attila karşısında çaresiz kalan Batı Roma, barış için bir elçilik heyeti göndermiş; elçiler bu görüşmede yanlarında getirdikleri esirler ile birlikte bağlılık alâmeti olarak büyük miktarda altın vermişlerdir. Bu durum üzerine Batı Roma’yı da, etkisiz hale getirdiğini düşünen Attila, Sasanilere düşündüğü seferi de gözönünde bulundurarak barış teklifini kabul etmiş ve ordusunu geri çekmiştir.

Attila, Batı Roma ile çetin mücadelelerin ardından 453 ilkbaharında vefat etmiştir. Böylelikle, Avrupa tarihinde derin izler bırakan Hunlar, Attila’nın ölümünün ardından parçalanma sürecine girmiştir. Hun tahtına çıkan Attila’nın büyük oğlu İlek, zayıflamaya başlayan merkezi gücü ayakta tutmaya ve ayrılmaya çalışan kavimlerin hareketini durdurmaya çalışsa da, Macaristan’da Nedao (Neato) Nehri civarındaki savaşta, Gepidler karşısında mağlup olmuş ve savaş meydanında aldığı yaralar neticesinde ölmüştür (454). Bunun üzerine, Attila’nın diğer oğulları Dengizik ile İrnek kendilerine sadık kalan Hunlarla birlikte Karadeniz’in kuzey bölgelerine doğru çekilmişlerdir. 469 yılında Valamir idaresindeki Got kuvvetleri karşısında bozguna uğramaları sonucunda ise, devletin siyaseten varlığı son bulmuştur. Dengizik’e bağlı Hunların çoğu dağılmış ve Romalılara tâbi olmuştur. Dobruca taraflarına çekilen İrnek’e bağlı Hunlar ise, Karadeniz’in kuzeyindeki Ogur boylarıyla karışarak Bulgarları oluşturmuşlardır.

Avarlar (558-805)

Hunların ardından Avrupa’yı sarsan Hun mirası ve birikimi üzerine güçlü bir devlet kuran Avarlar, Uar ve Hun adlı iki boydan oluşan bir Türk grubudur. 552’de Göktürklerin Juan-Juanları mağlup edip Ötüken’de devlet kurmaları üzerine, Sabarları yenerek Bizans sınırı Azak havalisine gelmişlerdir (557). Batıya ilerleyerek Bizans’dan vergi ile yerleşebilecekleri arazi istemişler, ancak İmparator I. Justinianos (527–565) tarafından kabul görmemiştir. Ardından Avarlar, 562’de Aşağı Tuna’yı işgal ederek Bizans ile sınırdaş olmuşlar ve Avrupa içlerine kadar akınlara başlamışlardır. Tuna ile Sava nehirlerinin kuzeyinde kalan bölgeyi idaresi altına alan Avarlar, böylece Orta Avrupa’da büyük bir devlet kurmuşlardır. Sonraları, batıda Frank Kralı Siegebert’i mağlup edip, 582’lerde stratejik Belgrad ve Sirmium (Eszek) gibi mühim Bizans sınır şehir-kalelerini ele geçirmeleriyle, Balkan yolu tamamen Avarlara açılmıştır.

Avar Hakanlığı’nın, Avrupa’da 200 yıl kadar süren hâkimiyeti devrinde en mühim askeri teşebbüsleri İstanbul kuşatmalarıdır. Sasanilerle anlaşarak yapılan ve İmparator Herakleios (610-641)’a başkenti terk etmeyi düşündürecek kadar baskılı olan ilk harekâtdan (617 veya 619) sonra, ikincisi de, Sasaniler ile ortaklaşa gerçekleştirilmiştir. Sasani ordusu bütün Anadolu’yu geçerek Kadıköy ile Üsküdar arasına karargâhını kurduğu zaman, 29 Haziran 626’da, Avar ordusu da Balkanlar’ı ve Trakya’yı aşarak İstanbul surlarına ulaştılarsa da, İstanbul içlerine girmeyi başaramamışlardır. Avarlar, başarısız olan bu kuşatmanın ardından zayıflamaya başlamış; 791 yılında Frank Kralı Şarlman’ın seferleri ile 796’da oğlu Pepin’in Orta Macaristan’daki Avar başkentini ele geçirmesi üzerine Avar Devleti son bulmuştur. Artık hızla tarihten silinmeye başlayan Avarların başında, 805 yılında Hristiyan olmuş Teodor adlı bir hükümdar görülürken, parçalanan Avar grupları Doğu Macaristan ve Balkanlara dağılmış, kısa zamanda Hristiyanlaşarak yerli kalabalık içinde erimiştir.

Sabarlar (469-576)

Sabarlar (Sabirler), 5-6. yüzyıllarda Batı Sibirya ile Kafkasların kuzey bölgesinde önemli tarihî role sahip Türk topluluğudur. Hazar denizinin kuzeyi ve Yayık-İtil havzasında yarım asır kaldıktan sonra, 503 yılında Doğu Avrupa’ya doğru kayarak bir kısım Bulgar gruplarını idareleri altına almışlardır. 515 yılı sonlarında İtil-Don nehirleri arasında ve Kafkasların kuzeyindeki Kuban Irmağı boyunda yerleşen kalabalık Sabar kitlesi, Bizans ve Sasani devletleriyle direkt temas içinde bulunmuştur. Doğu Avrupa tarihinde mühim rol oynayan ve öne çıkan Sabarlar, sınırdaş oldukları Sasaniler ile Bizanslılar arasında devam eden savaşlarda, Sasaniler safında yer almışlardır. Büyük savaş gücü ve yüksek harp tekniğine sahip Sabarlar, Balak idaresinde Bizanslıları mağlup ederek (516), Ermenistan bölgesine akınlar yapmışlar, ayrıca Anadolu’ya girerek Kayseri, Ankara, Konya dolaylarına kadar ilerlemişlerdir.

İlerleyen yıllarda Sabarlar, çıkarları doğrultusunda bazen Sasanilerin bazen de, Bizanslıların yanında yer almışlardır. Bizans, yıllardan beri sürüp gelmekte olan Sasani savaşlarında Sabarları kendine müttefik yapmayı uygun görmüştür. 531 yılına kadar Bizans ile işbirliği halinde görülen Sabarlar, Sasanilerle yapılan savaşlarda devamlı güç kaybetmişlerdir. Neticede askerî güç olmaktan çıkan Sabarlar, 557 yılında Avarlardan yedikleri ağır darbeyle tamamen dağılmışlardır. Hâkim oldukları saha, Karadeniz’e ulaşan Göktürklerin batı kanadının idaresine girmiş, Güney Kafkaslardaki yurtları da 576’da Bizanslıların eline geçmiştir.

Hazarlar (630-965)

Göktürklere tabi olan ve onların batı kolunu teşkil eden Hazarlar, 630’da Göktürklerin dağılmasıyla tam bağımsız bir devlet haline gelmiştir. İslâmiyet’in yayılmaya başladığı dönemde, Hazar Devleti de gittikçe güçlenerek büyümeye başlamıştır. VIII. yüzyılın ortalarından itibaren Hazarlarla Müslüman Araplar, 50 yıldan fazla sınır çatışmaları şeklinde karşı karşıya gelmiştir. Hazar-İslâm Devleti münasebetleri, Emevi Halifesi Muaviye zamanında İslâm kuvvetlerinin Kafkas akınlarına yeniden başlamasıyla farklı bir boyut kazanmıştır. 730 yılında Hazarların hücumuyla Azerbaycan’dan çekilen Müslüman Arap orduları, 731’de yeniden Hazarlara saldırmış ve Belencer Dağı’nı geçerek Hakan’ın oğlunu öldürmüşlerdir. Hazarlar, buna karşılık verince ordu Derbend’e sığınmak zorunda kalmış, ancak, Ermenistan ve Azerbaycan’a vali tayin edilen Mervan, 40.000 kişilik kuvvetle Belencer’e girmiş ve Hazar ülkesini tahrip etmiştir. Zor durumda kalan Hazar Hakanıyla Emevi hâkimiyetini tanıması ve İslâmiyet’i kabul etmesi şartıyla barış yapılmıştır. Fakat Hazar Hakanının Müslümanlığı uzun sürmemiş ve Müslümanların çekilmesini müteakip eski dinine dönmüştür.

Abbâsiler döneminde Müslüman-Hazar mücadeleleri eski hızını kaybetmiştir. Ancak 762/763 yılında Hazarlar Derbend’den çıkarak Azerbaycan’a ve İslâm yurtlarına saldırmıştır. Hazarlar ile Müslümanlar arasındaki son savaş Halife Hârûn Reşid zamanında gerçekleşmiştir (799). Hazar-Müslüman savaşları İslamiyet’in Kafkaslarda yayılmasını durdururken, Bizans’ın Kafkaslar üzerindeki hâkimiyetinin devam etmesini sağlamıştır. VIII.-IX. yüzyıllarda Hazar Hakanlığı hâkimiyet sahasını batı ve kuzey yönünde genişleterek Doğu Avrupa’nın en büyük devleti haline gelmiştir. Karadeniz’in kuzeyi, Karadeniz sahilleri, Kubanboyu ve Kırım’ı nüfuz alanları içine alan Hazarlar, Kırımda sınırdaş oldukları Bizans ile ortak düşmanlara sahip olmaları neticesinde iyi ilişkiler yürütmüştür. Özellikle, V. Konstantinos’un Hazar Hakanı’nın kızı Çiçek’le evlenmesiyle kurulan akrabalık bağları sonrasında, iki ülke arasındaki ticari münasebetler ile birlikte askeri ilişkiler de gelişmiştir.

IX. yüzyıl ortalarına doğru sahip olunan zenginlik ve kaybolan askerî disiplin ile sistem Hazarları, doğudan gelen Türk boyları başta olmak üzere birçok topluluğun hedefi haline getirmiştir. Defalarca Hazarlar üzerine sefer düzenleyen ve 855 yılından itibaren bağımsızlıklarını kazanan Ruslar, Hazar sahillerine kadar inmişler ve X. asrın başlarından itibaren Hazar topraklarını yağmalamaya başlamışlardır. Ayrıca, Bizans’ın siyaset değiştirerek onlara karşı cephe alması, Ruslar ve Peçenekler başta olmak üzere komşu Türk boyları ile diğer kabilelerin, devletlerin saldırıları ve isyanları, Hazarların zayıflamasına yol açmıştır. Bu saldırıların X. yüzyılın ikinci yarısından itibaren daha da şiddetlenmesi sonucunda da Hazar Devleti’nin varlığı tamamen sona ermiştir. 965’te Ruslarla yapılan savaştan sonra devletlerini kaybeden Hazarların bir kısmı Kırım’a, diğer bir kısmı da Hazar Denizi ile Kafkaslar arasındaki bölgeye çekilmişlerdir. Hazarların büyük kısmı Kıpçak Türkleri ile bazıları da Ruslar ile karışmışlardır.

Temel olarak Göktürk devlet teşkilatını esas alan bir idari yapıya sahip olan Hazar Devleti’nde başta bulunan kişiye Hakan adı verilmiştir. Başlangıçta tek bir Hakan tarafından yönetilen devlette VIII. yüzyılın ikinci yarısından sonra “çifte yönetim” şekli görülmeye başlanmıştır. İktidar, Hakan’ın nâibi olarak Hakan Beg (Hakan Beh, İşa) denilen kişinin eline geçmiştir. Ancak, Hakan Beg, artık hâkimiyetin ve temsiliyetin sembolü haline gelmiş Hakan tarafından seçilir her an değiştirilebilir ve idam edilebilirdi. Çok hukuklu bir yapıya sahip olan Hazar Devleti’nde hukuki işleri yürüten yedi hâkim bulunmaktaydı; bu hâkimlerden ikişer tanesi Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman toplumlara tahsis edilmiş, eski Türk dininde olanlara da bir hâkim ayrılmıştır. Hazarların esas ve uzun süre bağlı kaldıkları dinleri Gök Tanrı Dini idi. Hazarlar arasında ilk devirlerden itibaren görülen ve yayılmaya başlayan bir diğer din de Hristiyanlıktır. Hazarların X. yüzyılda Ruslar karşısında güç duruma düşmeleri ve 965’te Hakan’ın Hârizmlilere sığınması, çok kalabalık Hazar kütlelerinin İslâmiyet’e girmesine sebep olmuştur. Ayrıca, Hazarların Hz. Musa şeriatını benimseyerek Musevi dinine girişleri de, Ortaçağ’dan beri şaşırtan ve tartışılan bir hadisedir.

Büyük Bulgar Devleti (630-665)

Dulo isimli hükümdar ailesi soyundan gelen Kubrat, 635 yılında bir kısmı Karadeniz ve Kuzey Kafkasya arasında dağınık halde yaşayan ve diğer kısmı ise, Pannonia merkezli devlet kuran, hâkimiyetlerini Kafkaslara kadar genişleten Avarlara tâbii yaşayan Bulgarları birleştirip Dnyeper bölgesinde Büyük (Magna) Bulgar Devleti’ni kurmuştur. Kısa sürede sınırlarını doğuda Don boylarına, batıda ise, Bug Nehri’ne kadar genişletmiştir. Kubrat Han devleti kurduktan sonra İstanbul’a elçi göndererek Bizans İmparatoru Herakleios (610–641)’la antlaşma imzalamış ve İmparator Herakleios, Büyük Bulgar Devleti’nin varlığını kabul ederek Kubrat Han’a Patrik unvanını vermiştir. Büyük Bulgar Devleti, Kubrat’ın 665 yılındaki ölümünden sonra oğulları arasındaki çekişmeler neticesinde parçalanmaya başlamıştır. En büyük oğlu Batbayan, babasının isteği üzerine tahta geçtiyse de, kısa sürede iç mücadeleler sonucu devlet yıkılmıştır.

Tuna Bulgar Devleti (681-864)

Kubrat Han’ın üçüncü oğlu Asparuh kendisine bağlı kitlelerle Güney Basarabya’ya gelerek bu bölgede Bizans İmparatorluğu’na komşu olmuştur (660’lı yılların sonu). Asparuh, Kutrigurların da kendisine katılmasıyla gücünü arttırarak Bizans ile mücadeleye başlamış ve Basarabya’nın düşman tehkilesine açık bir alanda olması neticesinde yerleşebilecekleri yeni bir yer bulmak amacıyla Tuna’dan Bulgarları harekete geçirmiştir. Tuna’nın kuzeyindeki topraklardan Dobruca’nın güneyindeki Bizans sınırlarına saldırılara başlamıştır. Bizans ordusu ise, Tuna bataklıkları arasında hareketsiz kalınca, pek çok zayiat vererek kaçmaya başlamıştır. Bu başarı neticesinde Moesia ve Dobruca bölgesini işgal eden Asparuh ile İmparator IV Konstantinos, barış anlaşması imzalamış ve kendi toprakları üzerinde kurulan bu devleti resmen tanımıştır (681). Böylelikle, Tuna Bulgar Devleti, Balkanlar ile Orta Avrupa’da önemli bir güç haline gelmeye başlamıştır.

Asparuh Han zamanında Bizans ile ilişkiler, Balkan coğrafyasında hâkimiyet mücadelesi içinde geçerken, oğlu Tervel Han zamanında ise, Bizans’a yardım temellerinde gerçekleşmiştir. Sever, Kurmiş ve takip eden Hanlar devrinde devlet içerisinde buhranlar ortaya çıkmış, Kardam Han ise ülkedeki durumu düzeltmeye çalışmıştır. 803’te Krum’un Han olmasıyla Bizans baskısı sona ermiştir. Krum, 813-814 yıllarında Trakya’yı tahrip ederek surlara dayanan ordusuyla İstanbul’u tehdit etmiş ve devletin sınırlarını Bizans topraklarından, Sofya, Niş, Belgrad ve Tuna’ya kadar genişletmiştir. Krum’dan sonra başa geçen Omurtag Han, Orta Avrupa’nın o zamanki bilinen tek tuz istihsal bölgesini yeniden işletmeye açıp devletine büyük bir servet kazandırmış, Tuna Bulgarlarına en parlak devri yaşatmıştır. Ancak sonraları, Slavlara göre daha az nüfusa sahip olan Bulgar Türkleri, zamanla Bizans etkisinde Slavlaşmış ve Boris Han’ın 864’te Ortodoksluğu kabul ederek, Çar unvanını alması sonucunda Bulgarların Türklüğü ile Tuna Bulgar Devleti sona ermiştir.

İtil Bulgar Devleti (680-1399)

Büyük Bulgar Devleti’nin dağılmasıyla çoğunluğunu Otuzogurların oluşturduğu İtil Bulgarlar, başkenti Bulgar şehri olan ve İtil, Kama nehirlerinin birleştiği alanda bir devlet kurmuşlardır. İslamiyet’i kabul eden İtil Bulgar Devleti Hükümdarı Almış Han’ın 920-921’de, İslam dinine ait bilgi ve yardım talebi içeren mektubu, Abbâsî Halifesi’ne göndermesi üzerine Bulgar ülkesine gelen halife elçilik heyetiyle, Abbasî halifelerine bağlı bir Müslüman ülkesi olan Bulgarlar, aynı zamanda Doğu Avrupa’da Türk-İslâm kültürünün ilk temsilcisi olmuştur. Bulgarlar, kürk ticareti yüzünden Ruslarla savaşırken, Moğollar da, 1236’da Bulgar topraklarına girip, ülkeyi darmadağın etmiştir. Altınordu Devleti zamanında kısmen bağımsızlıklarını koruyan Bulgarlar, devlete başkaldırınca Pulat Timur tarafından 1361’de cezalandırılmış ve ağır tahribatlara uğramalarından sonra 1399’da, Ruslarla yapılan savaşı da kaybedince tamamen dağılmışlardır. Halkın büyük kısmı, Kama Nehri’nin kuzeyindeki Kazan Nehri civarına yerleşmiş ve bölgeyi Türkleştirmişlerdir.

Peçenekler (860-1091)

Kaşgarlı Mahmud’a göre Batı Göktürk Oğuz boylarından olan Peçenekler, Türkistan’dan batıya IX. ve XI. asırlarda büyük kitleler halinde göç etmişlerdir. Peçenekler, 860- 889 yılları arasında Don Nehri’ni geçerek, Dinyeper’in batısına kadar Deşt-i Kıpçak sahasını işgal etmişler, XI. asrın ortalarına kadar bu bölgenin hâkimi olarak yaşamışlardır. Ruslarla sürekli mücadele içinde olan Peçenekler, Kiev Rus Knezliği’ne ilk akınlarını 915’de Knez İgor zamanında yapmışlardır. 1036 yılına kadar, 11’i büyük çapta olmak üzere tekrarlanan bu akınlarla da, Rusların Karadeniz’e inmelerini engellemişlerdir. 915’de İmparator Konstantinos Porphyrogennetos’un Peçenek başbuğlarına sık sık elçiler, hediyeler göndermesiyle başlayan Peçenek-Bizans dostluğu, Peçeneklerin Macaristan sahasına yerleşmelerinin ardından son bulmuştur (942-970). Knez Yaroslav’un Kiev civarındaki savaşta Peçeneklere ağır bir darbe indirmesinden sonra da Peçenekler akınlarını Balkanlar üzerine çekmiştir (1036).

1048’de Peçenek Başbuğu Turak ile hâkimiyet davasına kalkan diğer Başbuğu Kegen arasındaki mücadele neticesinde felaketle sonuçlanan Trakya akınında, Kegen Bizans’a sığınarak Turak da savaşta esir düşerek Hristiyan olmuştur. Böylelikle birçok Peçenek de, Bizans ordusunda hizmet almıştır. 1050–1051 yıllarında Bizans’a karşı başarılı savaşlar veren Peçenekler kendilerini toparlamaya başlamışlar ve 1090 sonlarında Çekmece’ye yaklaşarak Anadolu’daki soydaşları ile işbirliğine girişmişlerdir. İzmir Beyi Çaka da, İstanbul’u zapt etmek üzere Peçenek başbuğları ile temas kurunca, Bizans, Edirne’de Peçenekler, Ege’de Çaka’nın donanması, Marmara sahillerinde Selçuklular tarafından Türk kıskacı arasına alınmıştır. Ancak, Aleksios’un Kumanlarla anlaşarak onları, Lebunium’da karargâh kurmuş olan Peçenek kuvvetleri üzerine saldırtması sonucunda, Peçenekler tarih sahnesinden silinmişlerdir (1091 Lebunium Savaşı).

Uzlar (860-1068)

Oğuzların diğer bir kolu Uzların tarihi gelişimi, Peçenekler ve Kuman-Kıpçaklar ile ilişkilendirilir. 860- 870 yılları arasında İtil ötesindeki Peçenekleri yurtlarından kovarak buraları ele geçiren Uzlar, 893’te de Hazarlarla anlaşma yaparak Peçeneklere hücum etmiş ve onları mağlup etmişlerdir. Uzlar, X. asrın ortalarında Yayık ile İtil boylarında hâkimiyet tesis etmiş, ancak gelen KumanKıpçakların baskısı sonucu Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara çekilmişlerdir. Daha sonra 1036’daki Peçenek hücumları sonucunda da kitleler halinde Rusya’nın güneyine giderek Ruslarla temas kurmaya başlamışlardır. 1060’lı yıllarda ise, Orta Dnyeper sahasında kalabalıklaşan Uzlara karşılık Rus knezleri birleşerek Uzlara hücum etmişler, mağlup olan Uzlar da, Tuna istikametine çekilmek zorunda kalmışlardır. Böylece Peçenek sahasına gelen Uzlar, 1064-1065 yıllarında Bizans ve Bulgarların karşı koymasına rağmen Tuna’yı geçerek Trakya ve Makedonya’yı yağmalamışlar ancak, Peçeneklerin saldırısı yüzünden Macaristan’a yaptıkları akında başarılı olamamışlardır (1068). Sonuç olarak, bazı Uzlar, güney Rusya’ya dönerken, az sayıdaki diğer Uzlar da Kumanların idaresi altına girmek zorunda kalmışlardır.

Kuman-Kıpçaklar (1000-1303)

Batı Göktürkleri oluşturan topluluklardan biri olan Kıpçaklar, İrtiş boylarında oturan ve Çiklerin devamı olan Kimeklerden X. asırda İşim-Tobol vadilerinde yerleşen bir koldur. Kıpçaklar Balkaş’tan İrtiş’e kadar hâkim oldukları zamanlarda, güneyden Kumanların (Kunlar) gelmesiyle güçlenmişler ve İtil üzerinden batıya yönelmişlerdir. 1048 yılında Uzların Balkanlardan çekilmesi üzerine Güney Rusya sahasına gelmişler, hâkimiyetlerini Dinyeper’e kadar genişletmişler ve Kuman-Kıpçak olarak adlandırılmaya başlanmışlardır. Moğol istilasına kadar 1,5 asırdan fazla bir süre Karadeniz’in kuzey bozkırlarını hükümleri altında tutuşları Rus ve Balkan tarihinde derin izler bırakmıştır. Kuman-Kıpçaklar, 1080’lerde hâkimiyetlerini, ağırlık merkezi Don-Dinyester olmak üzere, Balkaş Gölü-Talas havalisinden Tuna ağzına kadar yaymışlar ve Güney Rusya, Moldova, Eflak bölgelerini ele geçirmişlerdir. Rus, Bulgar, Alan, Burtas, Hazar ve Ulahların Kuman eğemenliğinde yaşadıkları dönemde Kuman-Kıpçak ülkesi, Orta Asya, Yayık-İtil, Don-Donetz, Aşağı Dnyeper ve Tuna’yı kapsamıştır.

Kuman-Kıpçaklar, 1091’de Lebunium savaşında Peçenekleri yenmiş, 1091’de Macaristan’a, 1092’de Lehistan’a girip, 1093-1094’de Rus bölgelerine akınlara devam etmişlerdir. 1096 yılında Kiev civarını yağmalamışlar, ancak 1184 yılında Dnyeper Kumanları birleşik Rus kuvvetleri karşısında mağlup olarak, çok sayıda kayıp vermişlerdir. Selçuklulara karşı Gürcülere yardım eden Kumanlar, XIII. asırda Deşt-i Kıpçak’ta güç kaybedince Harzemşahlarla irtibata geçerek, ordularında görev almışlardır. 1223’te Moğollarla yapılan Kalka Savaşı’nda ise, Kumanlar iyice dağılmış ve Deşt-i Kıpçak bozkırlarını Altınordu’ya bırakarak, İtil Bulgarlara sığınmışlardır.