Ünite 6: Dışa Bağımlı Gelişme Dönemi (1961-1980)

Giriş

1960’lar Dünyanın gençlerinin benzer müzikler dinlediği, benzer şeyler için talepte bulunduğu hatta benzer sokak eylemleri yaptığı yıllardır. 1960-1980 yılları arasında Dünyanın küçük bir köye dönüşme hızı artmıştır. Türkiye de bu dönemde hem siyasi hem de ekonomik olarak yurtdışında yaşanan gelişmelerden etkilenmiştir. Bu ünitede öncelikle Dünya ekonomisinin genel niteliklerinden, genel hatlarıyla dönemin en önemli olaylarından bahsedilmiştir.

1960-1980 Arası Dünya Ekonomisi

1960-80 arası Dünya ekonomisin seyrini belirleyen birkaç anahtar olaydan bahsedilebilir. İkinci Dünya savaşı sonrası oluşan iki kutuplu dünya ve onun getirisi soğuk savaş devam etmektedir. Yine tohumları 50ler boyunca atılan Vietnam savaşı, Arap-İsrail çatışması, Türkiye içinde Kıbrıs sorunları gibi bazı sıcak çatışmaların ekonomik sonuçları oluşmuştur.

1960-1980 arası Dünya’da bütün bu olayların gelişimi belirleyen olaylardan ilki soğuk savaştır. Bu dönemde ABD ve SSCB, (nükleer silahların yok ediciliği nedeniyle, karşı tarafı ilk vuran olmak arzusu ile) ilk vuruş yeteneği kazanmak ve korumak için silah üretme ve geliştirme konusunda teknolojik bir yarış içindedirler. Savaşa hazır olmak için bir yandan askeri güçlerini bilerken, bir yandan diğerinin yayılmasına engel olmak için bloklarındaki müttefiklerini askeri ve ekonomik açıdan desteklemekte, casuslar savaşının bilimsel ihtiyaçlarına, bilgi analiz birimlerine, uzay çalışmalarına parasal kaynak ayırmaktadırlar. Diğer bir ifade ile soğuk savaş aynı zamanda bir maliyet savaşıdır ya da kimin kimi iflas ettireceğinin yarışı.

Vietnam ve Afganistan çatışmaları ABD ve SSCB için ve tabi karşılarında savaşanlar için ciddi insan ve gelir kayıpları yaratmıştır. Bu savaşlardan Vietnam, 1970lerin ortasında ABD’nin dünya para sistemindeki rolünü kaybetmesine neden olmuştur. 1979’da Afganistan’ın işgalinin maliyetleri de 1980lerin ikinci yarısında SSCB’nin dağılması sürecini başlatmıştır.

1960-1980 arası ekonomik sonuçlar yaratan sıcak çatışmalardan ilki ise Vietnam Savaşı’dır. İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’nın tekrar hâkimiyet kurma denemeleri sırasında Kuzey ve Güney Vietnam olarak ikiye bölünmüştür. 1960larda Kuzey Vietnam SSCB’ye ve Çin’e ideolojik olarak yakın görünüyordu. Soğuk savaşın rüzgârları altında, SSCB’nin kuşatılması teorisi ve SSCB’nin etkisinin domino taşları gibi yayılabileceği teorisi nedeniyle Güney Vietnam ABD’nin ilgisini çekmeye başladı. Önce danışmanlar, yerel kuvvetlere silah, yerel halka yiyecek desteği olarak başlayan bu ilgi, sonra savaşan kuvvetlere hava desteği vb. dolaylı destekler, nihayetinde ABD askerlerinin savaşa girmesi ile devam etmiştir ve ABD’nin bitmeyen savaşı haline gelmiştir. Askeri harcamalar nedeniyle ABD’nin ödemeler dengesi açığı süratle artmış ve açığı karşılamak için ABD para otoritesi, kasasındaki altından fazla para basmıştır. Bu süreçte ABD doları devalüe edilmiştir. Fakat değer kaybı durmamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası altına bağlı Dolar üzerinden kurulan Dünya para sistemi çökmüştür.

Bu dönemde tüm dünya için ekonomik sonuçlar yaratacak diğer çatışma Arap-İsrail çatışmasıdır. İsrail’in çatışma üretir hale gelmesi 1940’ların ikinci yarısında olmaya başlamıştır. Süreci hazırlayan olaylar zinciri Filistin’deki İngiliz manda rejiminin 1948’de İsrail Devleti lehine sona ermesi ile başlamıştır. İsrail ile bölge ülkesi Arap Devletleri arasında çeşitli sıcak çatışmalar yaşanmıştır. Bu çatışmaların her birinde İsrail, İngiltere, ABD ve pek çok Avrupa ülkesinin ciddi desteğiyle Arap devletlerine üstünlük sağlamış, sınırlarını genişletmiş ve bölgede sorunlu da olsa kalıcı olduğunu göstermiştir. 1974’de İsrail’in sıcak çatışmada yenilemeyeceğine karar veren Arap ülkeleri yeni bir savaş alanı belirlemişlerdir: OPEC. Bu dönemde Venezuela, İran, Irak, Suudi Arabistan ve Kuveyt o günlerin petrol üretiminin %80’ine sahiptirler ancak henüz petrol şirketleri ulusal değildir. Bütün bu ülkelerde millileştirme hareketi 1970’ler boyunca peyderpey gerçekleşecektir.

1974’de Yom Kippur Savaşı sonrasında, çoğunluğu Arap ülkelerinden oluşan OPEC, ABD ve diğer gelişmiş ülkelere İsrail’i desteklemeye devam etmeleri durumunda petrol satışını durduracağını ya da sınırlayacağını ilan etti. Son çatışma sırasında hava köprüsü kurarak İsrail’i destekleyen ABD ve ona yardım eden Hollanda için ambargo hemen başladı. Diğer gelişmiş ülkeleri cezalandırmak için ise petrol üretimi sınırlandırıldı. Bu sınırlandırma Dünya petrol fiyatlarının tırmanması sürecini başlattı ve bölgesel bir çatışma tüm Dünya ekonomisi etkileyen bir krize dönüştü. Petrol krizi olarak isimlendirilen bu sürecin önemli sonuçları aşağıdaki gibi sıralanabilir:

  • Petrolün fiyatı arttığı için hemen hemen tüm ürünlerin fiyatları artmıştır. Yani maliyet enflasyonu gerçekleşmiştir. Türkiye’de de enflasyon çift haneli rakamlara çıkmıştır. Bütün Dünyada aynı zamanda ortaya çıkan bu fiyat artışı Dünya ekonomisinin daralmasına neden olmuştur.
  • Fiyatlar tarımsal ürünlere daha zor, sanayi ürünlerine daha kolay yansıtılabildiği için ve gelişmekte olan ülkeler daha çok tarımsal ürün sattıkları için gelişmekte olan ülkeler aleyhine bir sonuç ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda gelişmiş ülkelerde bir durgunluk yaşadıkları için satın alma kabiliyetleri azalmış, diğer ülkelerden yaptıkları ticaret de düşmüştür. Özetle gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkelere göre daha zor durumda kalmışlardır.
  • Tüm dünyada dış ticaret harcamalarında petrol lehine bir dönüşüm olmuştur. Petrol satın alan ülkeler, yurt dışından aldıkları her şeyi azaltarak, ülkelerinin enerji ihtiyacını sağlamaya çalışmışlardır. Hatta petrol ihtiyacının tamamını karşılamak konusunda da yeterli olamayan, bu nedenle de ülke de petrol kıtlığı görülen, ulaştırması kısıtlı hale gelen ülkeler olduğu gibi, alternatif enerji kaynaklarına kayan (nükleer enerji gibi) Fransa gibi ülkeler de olmuştur.
  • Petrol üreten ülkelerin ellerinde ise, ciddi büyüklükte kaynak (petrodolar) oluşmuştur. Bu geliri uluslararası finans kurumlarına aktarmışlardır.
  • Türkiye gibi tüm gelişmekte olan ülkeler, kısa vadeli borçlarla petrolden kaynaklanan ödemeler dengesi açıklarını ve kalkınmalarını fonlamışlardır. 70lerin sonralarına gelindiğinde de bu ülkelerde ilk borç ödeme sorunları ortaya çıkmaya başlamıştır. Türkiye, Arjantin, Zaire, Peru’nun ardından Meksika, Brezilya, Arjantin zor durumlarını ilan etmişlerdir. Gelişmekte olan ülkelerin hepsinin benzer pozisyonları nedeniyle “Dünya borç krizi” olarak adlandırılan bu durum, zor durumdaki bu ülkeleri yeniden IMF ve Dünya Bankası ile masaya oturmaya zorlamıştır.

Türkiye’de Planlı Ekonomik Hayat

1960-1980 arasında yirmi yıllık süre boyunca büyük çoğunluğu koalisyon hükümeti olan hatta bir kaçı Meclis çoğunluğuna dayanmayan azınlık hükümetleri olan, bir darbeden diğerine yirmi hükümet görev yapmıştır. 1960’ların ikinci yarısında, uzun bir barış döneminin (ama soğuk savaş gerçekleri ile büyümüş) gençleri üniversitelere gitmektedirler ve yeni talepleri vardır.

Türkiye’de de, ABD’de ve Avrupa’yı da takip eden sosyal adalet talepleri, savaş karşıtlığı içeren üniversite öğrenci hareketleri ve sendikal hareketler, başlangıçta barışçıl ögeler içermiş, 1970’lerle birlikte silahlı hareketlere dönüşmüştür. Türkiye 1970lerin sonunda bu siyasi çatışmaların içinde pek çok gencini kaybetmiş olarak 1980 askeri darbesine gidecek yolu 1960’larda kat etmeye başlamıştır. Zorluklar sadece yurtiçinden de kaynaklanmamaktadır.

Yurt dışında da Ermeni terör örgütü ASALA 1970’ler boyunca Türk Dışişleri mensuplarını hedef alan kaçırma, suikast eylemleri gerçekleştirmiştir.

Bu istikrarsız siyasi yapı içerisinde ekonomik hayat ise 1958’de adımları atılmaya başlanan planlama ile yürütülmektedir. Planlar beşer yıllık olmakla birlikte beş yıllık planı hazırlayıp plan süresinde iktidarda kalan hükümet ve parti neredeyse olmamıştır.

1958’de ünlü ekonomist Jan Tinbergen ve öğrencisi J.Koopman Türkiye’ye gelerek danışma hizmeti vermeye başlamışlardır.

1961 Anayasasının 41.maddesinde devlete “iktisadî, sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla gerçekleştirmek, bu maksatla, milli tasarrufu arttırmak, yatırımları toplum yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek ve kalkınma plânlarını yapmak” görevi verilmekte, yine 129. Maddesinde de “iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınma planı yapmak görevinin, Devlet Planlama Teşkilatı’nca (kısaca DPT) yapılacağını belirtilmektedir. Dolayısıyla kalkınma ve onunla özdeş tutulan sanayileşme bu yeni anayasa süresince planlarla ve DPT’ce yürütülecektir.

Devlet Planlama Teşkilatı (kısaca DPT), iki meclis (Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu), Anayasa Mahkemesi, Yüksek Hâkimler Kurulu gibi siyasi otoritenin gücünü dengeleyici anayasal bir kurum olarak oluşturulmuştur.

Sanayileşerek kalkınma, planlı kalkınma dönemlerinin temel tercihidir. Sanayileşme kavramının içi de 1930’larda da, 1950’lerde de, 1960’da da ithal ikâmesi yönünde doldurulmuştur. İthal ikâmesi, yurt dışından ithal edilmekte olan malların, özendirici önlemlerle yurt içinde üretilmesini hedefleyen politikaların genel adıdır. bu politika bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış, dışardan almak zorunda olduklarımızı içerde üreterek hem ülkenin sanayileşmesi hem de dış ödemeler dengesi açıklarının düşürülmesi umut edilmiştir. 1930’larda un, şeker ve pamukla (üç beyaz) başlayan, temel gıda ve giyim maddelerin ülke içinde üretilmesini hedefleyen ithal ikâmeci sanayileşme politikaları, 1960’larda da planlar aracılığı ile ara malları ve yatırım malları üretimine yönelmiştir. İthalatı ikâme etmeye yönelik bir sanayileşme planı, birkaç basamaklı bir koruma modelini gerektirmektedir. Bunun için;

  • Koruyucu dış ticaret politikası izlenmeli,
  • Sabit döviz kuru uygulanmalıdır (Bu sayede yerli paranın yabancı para karşısındaki değeri yüksek tutularak yerli sanayinin ham madde ihtiyacı ucuz olarak ithal edilebilir).

Ayrıca herhangi bir sanayileşmeyi teşvik politikası aracı olarak düşünülebilecek bazı ek önlemler ithal ikâmesi içeren sanayileşme içinde kullanılabilir. Bu önlemler;

  • Planlamanın önerdiği alanlarda yapılan yatırımlara teşvik uygulanması,
  • Sermaye ve emek üzerindeki fiyat kontrolleri,
  • Emeğin kiralanma bedelinin ücretle kontrol edilebilmesi şeklinde sıralanabilir

Planlar beşer yıllık olarak düşünülmüştür. Bununla birlikte, plancının bakış açısı on beş yıllıktır. Diğer bir ifade ile Türkiye’nin 15 yıl sonra olması arzu edilen yer hedeflenmiş ve üç aşamada ulaşılacak ya da her beş yılda bir planın yeterliliğinin kontrol edileceği basamaklar planlanmıştır. 1.Beş Yıllık Kalkınma Planı (1.BYKP) 1963-1967, 2.BYKP 1968-1972, 3.BYKP 1973-1977 yıllarını kapsamaktadır. Özetle, 1960’da planlar hazırlanırken, 1977’nin sonunda Türkiye’nin olması arzu edilen nokta için niyet ortaya konulmuştur.

Planların hedefleri, hangi konuların öncelikli, hangi konuların Türkiye’nin temel problemi olarak görüldüğünü de göstermektedir. Türkiye için hedeflerin de söylediği gibi, sanayileşme, işsizlik, enflasyon, dış ödemeler dengesi temel problemlerdir. Aslında bu başlıklar sanayileşme temel hedef, diğerleri olası yan etkiler gibi de düşünülebilir.

Planların sonuçları ise şöyle özetlenebilir:

  • 1. ve 2. BYKP dönemlerinde büyüme hedeflerinin yakalandığı gözlenmektedir. Sonraki dönemlerde ise büyüme oranları giderek küçülmüş ve 15 yılın sonunda olmak arzu edilen noktadan ciddi oranda uzaklaşılmıştır. 3. Plan döneminden ya da 1973den sonra planların arzu edilen yatırım çizgisi sağlanamaz hale gelmiştir.
  • Sanayi sektörü de tarım sektörü de, planlarda sunulan bakış açısının ortak olduğunu düşünüldüğünde, mevcut temel fikirle büyüyemez hale gelmişlerdir.

1960’lar daha önce de belirttiğimiz gibi, ABD ve Avrupa’nın pek çok ülkesi için özgür seks, uyuşturucu, savaş karşıtı protestoların olduğu yıllarıdır. Bu dönem boyunca ABD, giderek ağırlaşan bir uyuşturucu sorunu ile yüzleşmiş, bunu engellemek için Dünya uyuşturucu piyasasını kontrol altına almaya çalışmıştır. Türkiye’de, bu yıllarda uyuşturucu olarak tanımlanan afyonun hammaddesi olan haşhaşın üreticisi ülkeler arasındadır. 1960’lar ve 1970’lerde, ABD, ülkesinde uyuşturucu problemi büyüdükçe, Amerikan kamuoyu daha yoğun bir baskı ile Türkiye’nin haşhaş ekim alanları ve bunların illegal ürünlere dönüştürülüp dönüştürülmediğini tartışır hale gelmiştir. Uyuşturucu sorunu için ABD (başka olaylarda da görebileceğiniz şekilde) ülkesindeki talebi değil de ürünün arzını (üretim noktasını) kontrol etmeye çalışmaktadır. Nixon’ın başkanlığı ile konu yeniden Türk başbakanlarının önüne gelmiştir. Ancak hükümetler hem büyük miktardaki haşhaş ekim çiftçisini hem ürünün gelirini kaybetmekten korkmuştur. Sonunda ABD Adalet Bakanı John Mitchell, Türkiye için ekonomik ambargo uygulanmasını telaffuz eder hale gelmiştir. Sorun adeta hükümetin istifa etmesiyle çözümlenmiştir. 12 Mart 1971’de içerdeki siyasi problemler nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin verdiği muhtıra sonucu hükümet istifa etmiş ve Nihat Erim başbakanlığında partiler üstü bir teknokrat hükümet kurulmuştur.

Yeni hükümetin ilk kararlarından biri haşhaş ekim yasağıdır. Bununla birlikte yasak, haşhaş konusunda son karar olmamıştır. Muhtıra sonrası 1973’de genel seçim kampanyaları sırasında, tüm partiler haşhaş ekim yasağının kaldırılacağını vaat etmişlerdir. Mart 1974’de CHP ve MSP koalisyon hükümeti haşhaş ekimini yeniden başlatacağını duyurmuş ve 1 Temmuz 1974’de sıkı kontrol altında 7 ilde üretime onay vermiştir. 16 Temmuz’da da ABD, Türkiye’ye gönderilen bütün askeri, ekonomik ve diğer başlıklı yardımlar ile tüm savunma amaçlı mühimmat ya da hizmet satışı ve silah nakliyesine ait ruhsatları askıya almıştır. Aynı gün Temsilciler Meclisi aldığı diğer bir kararla ABD İhracat ve İthalat Bankası’nın Türk Hükümeti’ne, ajanslarına ve ulusal kuruluşlarına garanti, sigorta ve kredi vermesini 1 Ocak 1975’ten geçerli olmak üzere durdurmuştur.

Bütün bu ifadeler ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı ekonomik ambargonun başlıklarını oluşturmaktadır ve ekonomik ilişkilerin askıya alındığını göstermektedir.

Bu süreçte Türk-Amerikan ilişkilerinde ikinci bir sorun kaynağı ortaya çıkmıştır. Türkiye, 20 Temmuz ve 14 Ağustos 1974’de Kıbrıs’a iki askeri harekât düzenlemiştir. Bunun sonucunda zaten haşhaş ekim izni verilmesi nedeniyle henüz ambargo kararı çıkmışken, Amerikan Kongresi 5 Şubat 1975’te Türkiye’ye yönelik silah ambargosu kararı da almıştır. Ekonomik ve savunma konularına yönelik bu geniş kapsamlı ambargo, Kıbrıs’ı da içeren karşılıklı yumuşama adımlarından sonra 1978’de Başkan Jimmy Carter’in girişimleri sonucu kaldırılıncaya kadar sürecektir. Özetle 1970’lerin ikinci yarısı Türkiye için önemli bir müttefikle soğuyan ilişkilerle devam etmiştir. Bu nedenle de yatırımlar için gereken dış kaynaklarda aksama olmaya başlamıştır. Bu durumunun doğal sonucu olarak 3.BYKP dönemi finansman zorlukları ile geçecek bir döneme işaret etmektedir.

Herhangi bir devletin kendi kalkınmasını finanse edebilmek için elindeki başlıca kaynaklar vergiler, iç ve dış borçlanmadan ibarettir. Vergiler de doğal olarak ilk başvurulacak seçenektir. Bu nedenle birinci plan için yapılan en büyük tartışmalar da vergi sisteminin nasıl değişeceği üzerine olmuştur. Özellikle tarım kesiminden vergi alınması konusuna odaklanılmıştır. Tarım kesiminden vergi almanın önemi nüfusun büyük kısmının bu alanda çalışıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Bu sektörden vergi alınmadığı zaman, geri kalan nüfus azınlık olduğu için vergi gelirlerinin büyük bir miktara ulaşması zor olmaktadır. Bununla birlikte, tarım kesiminde büyük çoğunluğun geliri de zaten hala son derece düşüktür. Vergi, aynı zamanda seçimlerde oy verecek büyük bir kitlenin yaşam kalitelerini düşürmek anlamına geleceği için siyasi otoriteler, koalisyon hükümetlerinin kırılgan ortamında tepki alacak bir kararı vermekte zorlanmışlardır. Bu durumda kalkınma planlarının finansmanının vergiler aracılığı ile yapılması zordur.

Diğer kaynak çeşitleri ise iç borçlanma ve dış borçlanmadır. Bu dönem iç borçlanma yöntemlerinin genel özelliği gerek hürriyet tahvillerinde gerek tasarruf bonolarında görüldüğü gibi uzun vade ve düşük faizi sahip oluşlarıdır. Diğer bir ifade ile devlet halkından uzun vadeli ve düşük faizli borç almaktadır. Bu dönemin enflasyon oranı da giderek yükselmektedir. Bu durumda devlet borç vermeye zorladığı bireyleri fakirleştirmektedir aslında. Bunun tek istisnası kamu eliyle yapılan yatırımlardan, borç verenlerin yararlanması durumunda oluşabilir.

Dış borçlanmada ise, 1960’ların dünyası ile 1970’lerin dünyası birbirinden farklıdır. 1960’larda, birinci plan için Türkiye’nin bulabildiği dış kaynak 1962’de OECD nezdinde kurulmuş olan bir konsorsiyumdan gelmektedir. Bu kanaldan sağlanan krediler, 20-30 yıl vadeli, %2-4 faiz oranına sahip, diğer bir ifade ile uygun borçlanma şartları taşıyan kredilerdir. 1970’ler ise Türkiye için ülke içi veya dışı politika üretmenin çok zor olduğu yıllardır. İçerde sokak hareketleri, silahlı eylemler, dışarda ekonomik ve askeri ambargo, petrol krizi vb. Daha öncede bahsedildiği gibi, petrol krizi sonrası petrodolarlar kolay borç verilebilir fakat kurumsal kredilere göre kısa vadeli borçlar olarak ortaya çıkmışlardır. Türkiye’nin yüksek yatırım gerektiren kalkınmasını finanse edebilmesi için başka seçeneği de yoktur. sonuç olarak temel kalkınma finansmanı Türkiye’nin üye olduğu kurumlardan gelmiştir. Bu kaynak kuruduğunda da Türkiye’nin kalkınma sorunları başlamıştır. Diğer bir ifade ile DPT ve planlardan bahsederken de aktarıldığı gibi planlanmış yatırımların yapılması nihayetinde tasarruflara ihtiyaç duymaktadır.

Uygulanan Politikaların Sonuçları

Bahsedildiği üzere planlar ithalatı ikâme etmeyi hedefleyen bir sanayileşme rotası içermektedirler. Buna bağlı olarak istihdamın, ödemeler dengesinin ve enflasyonun kontrol altında olmasını, istikrarlı bir büyüme çizgisinin sürdürülebilmesini hedeflemektedirler. Söz konusu değişkenlerde meydana gelen değişiklikler şöyle özetlenebilir:

  • 1960-1980 arasında yurt dışına satılan yani ihraç edilen ürünlerin nitelikleri değişmemiştir. Diğer bir ifade ile içerde ürettiklerimiz çeşitlenmiştir ama satılanların büyük kısmı tarımsal kaynaklı olarak kalmıştır. Bu da ödemeler dengesini, tarımsal üretiminin niteliklerine örneğin hava koşullarına bağımlı hale getirmektedir.
  • Düşük faizle borçlanıp sermaye yoğun yatırımlar yapılması sebebiyle 1960-1980 arasında planlanmış dönemlerin sanayi yatırımlarının işsizliğin azaltılmasında katkısı düşmüştür. Yüksek büyüme hızına rağmen özellikle kentlerde işsizlik artmıştır.
  • Bu süreçte hızlı nüfus artışı, kentleşme beraberinde işsizlik, konut sorunu gibi problemleri de getirince, 40 yıldır uygulanan nüfus artış politikası değiştirilmiş ve nüfus planlaması politikası geliştirilmeye ve desteklenmeye çalışılmaya başlanmıştır.
  • 1960-80 arası ödemeler dengesi daima açık vermiştir. Türkiye gibi gelişme yolundaki ülkelerin çoğunda görülebileceği gibi, yurt içinde üretilenler ve tabi satılabilecek olanlar, almak zorunda olduğu ürünleri karşılayamamaktadır ve kalkınma planları da bu konuda bir değişiklik yaratmamıştır.
  • Bu süreçteki dış ticaret değerleri Türkiye ekonomisinin büyüdüğünü açıkça göstermektedir. Bununla birlikte daima bir açık söz konusudur. Özellikle 1973’de petrol krizi sonrası ihracatın ithalatı karşılama oranı %30’lara kadar düşmüştür. Dolayısıyla 1973’de başlayan 3.BYKP döneminde ithal ikâmeci sanayileşmenin sürdürülemeyeceği anlaşılmıştır.
  • 1960-1980 arası ödemeler dengesi açıklarının kısa süreli finansmanı için pek çok defa IMF ile masaya oturulmuştur. Bu sürede yapılan toplamda 13 anlaşma, dönem boyunca IMF’den kısa vadeli borçlar almanın Türkiye’nin ödemeler dengesi açıklarını finanse etme yöntemi haline geldiğini göstermektedir.
  • Türkiye’de 1960’lar boyunca, döviz kuru ödemeler dengesini düzeltici araç olarak hiç kullanılmamıştır. Diğer bir ifade ile Türk lirasının yabancı paralar karşısındaki değerine dokunulmamış, 1950’lerin sonlarında ilan edilen kur (1 Dolar = 9 TL) korunmuştur. kurun uzun süre değiştirilmeden korunmaya çalışılması birkaç noktada tehlikeli sonuçlar yaratmaktadır: TL’nin değerli tutulması mevcut dövizin daha az mal ve hizmet alımı için kullanılabilmesine neden olmaktadır. Kalkınma için ödenebilecek olandan daha fazla mal ve hizmete ihtiyaç duyulması da, Merkez Bankası döviz kaynaklarını tüketici bir sonuç yaratmaktadır.
  • Nihayetinde denilebilir ki, planlı kalkınmayla birlikte Türkiye’nin dış kaynaklı ihtiyacı hızla artmıştır. Bulunabilen dış kaynak borçların büyük bir kısmı konsorsiyum aracılığı ile elde edilmiştir.
  • Petrol şokuyla birlikte, Türkiye ilk defa resmi kurumlar dışından Avrupa finans piyasalarından borçlanmaya başlamıştır. 1970’lerde ayrıca işçi dövizlerinin de desteği olmasına rağmen, kısa vadeli ve yüksek faizli olmaları sebebiyle bu krediler Türkiye’nin dış borç yükünü büyütmüştür.

1960-1980 arasında pek çok defa IMF ile masaya oturulmuş olmasına rağmen 1970 ve 1980 istikrar tedbirleri diğerlerinden önemlidir. 1970’lerde de 1980’de de ithal ikâmeci politikaların bağımlılık yaratıcı etkisi konuşulmaktadır. İhracata yönelik politikaların geliştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Fakat 24 Ocak 1980 istikrar tedbirleri, ithal ikâmesine yönelik politikalardan ihracata yönelik politikalara geçişin resmi olarak belgelendiği noktadır. Türkiye bu istikrar tedbirleri ile kalkınma için kullandığı yolu değiştirmektedir. Yeni strateji ithal ikâmeci sektörleri değil, ihracata yönelik sektörleri destekleyecektir.