Ünite 6: Dış Politikada Zor Yıllar: II. Abdülhamid’in Dış Politikası

Büyük Güçler ve Osmanlı Devleti

19. yüzyıl Osmanlı diplomasisi için değişimler yüzyılıdır. ‘Kadim’ dost Fransa ile ilişkiler azalmış, farklı ittifaklara girmek zorunda kalarak Rusya ve İngiltere ile ilişkiler artmıştır. Aynı dönemlerde Avrupa’nın kendi içinde de güç dengeleri değişiyor, uzak coğrafyalarda kolonileşme ve 1815 Viyana Antlaşması’ndan itibaren oluşmaya başlayan farklı ittifaklarla kendini gösteren Avrupa uyumu ortaya çıkmaya başlıyordu.

19. yüzyılda yayıldığı geniş coğrafi alan, içindeki farklı etnik ve dini gruplarla Osmanlı Devleti dönemin en önemli siyasi aktörlerinin başındadır. Fransız, Rus daha sonra aralarına katılan İngiltere ile “İtilaf Güçleri”nin birleşme noktası Osmanlı’ya karşı oluşacak güç birliği etrafında odaklanıyordu.

Osmanlı’nın Sırbistan, Karadağ ile savaş yaptığı dönemde tahta geçen II. Abdülhamid, daha önce özellikle İngiltere ve Rusya başta olmak üzere denenen ittifakları göz önüne alarak ince bir devlet politikası izlemek zorundaydı.

II. Abdülhamid’in bu dönemki politikası birçok unsura dayanır. Devletlerarasında yaşanan politik hamleleri dikkatle izleyerek imparatorluğun dış politikasını ona göre yönlendirmek ve iç alanda askeri düzenlemelerle orduyu güçlendirmek istemektedir.

Osmanlı Devleti’nin bu dönem geniş bir coğrafyaya hükmetmesi ama bu sınırlar içinde gerekli güç ve savunmaya sahip olmaması II. Abdülhamid’i savaştan uzak, savunma eksenli bir politika izlemeye yöneltti. Özellikle 1877-78’de yaşanan Osmanlı-Rus savaşının etkileri ve izleri devam ederken yapılacak şey orduyu modernize etmek sınırları güçlendirmek, Hamidiye Alayları gibi sınırlarda ve iç coğrafyada yeni askeri yapılanmalar oluşturmaktı. Bu politikanın tek istisnası Osmanlı-Yunan savaşıdır. Askeri cephede görmek açısından önem taşıyan ve politik açıdan da zorunlu kalınan savaştan Osmanlı imparatorluğu galip çıksa da bu galibiyeti masa başında maalesef sürdürememiştir.

Mutlaki bir yönetim olmasına karşın II. Abdülhamid iç ve dış politikayı yönetmek ve yönlendirmek için mutlak bir monarşik yönetim anlayışını benimsemiştir. Danışmanları aracılığı ile destek alan ama yönetimi kendi elinde bulunduran II. Abdülhamid, dışardan gelen âdem-i merkeziyetçi anlayışlara olumlu yaklaşmamış. Buralarda ki önemli idarecileri, şeyhleri, eşrafı kabile/aşiret liderlerini payelendirerek merkezi yönetime yakınlaştırmaya çalışmıştır. Bu her zaman olumlu sonuç vermemiş kimi kıskançlık ve çekişmelerle merkezi yönetime olumsuz sonuçlar yaşatmıştır. 1881’de kurulan Duyun-i Umumiye ile iyice dışa borçlandırılan İmparatorluğun yeni bir mali iflasa girmeden daha fazla borçlanmaması için dikkatli davranmış. O zamana kadar devam eden ağırlıklı İngiliz sermayesinin yatırımları yerine Alman sermayesine ve yatırımlarına daha fazla olanak yaratmıştır.

Osmanlı Devleti’nin 1517’de Mısır’ı ele geçirmesinden itibaren Osmanlı padişahları halifelik makamını da unvanları arasında bulundurmaya başlamıştır. 18. yüzyıla kadar da bu makama özel bir vurgu yapmadan kullanmışlardır. 1774’te Ruslar ve Osmanlılar arasında yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması ile ilk defa Osmanlı İmparatorunun halifelik makamı antlaşmaya girmiş. 1876 anayasasına konulan maddelerle bu durum iç ve dış siyasette yasa ile güçlendirilmiştir. II. Abdülhamid bu hareketi ile içeride ve dışarıda mağdur durumdaki Müslümanları hilafet bayrağı altında toplayarak o dönem güçlenen milliyetçi hareketlere karşı dini-milliyetçi bir yaklaşım ortaya koymaya çalışıyordu. Osmanlı merkezi idaresi altında, Batılı devletlerin sömürgesi olarak yaşayan coğrafyalarda, Müslüman tebaayı böylece etkisi altına alarak anayasa ile desteklenmiş hilafet makamı altında bir Müslüman dayanışması yaratmayı amaç ediniyordu.

II. Abdülhamid’in oluşturmaya çalıştığı hilafet makamı etkisi Ortadoğu’da, Hindistan da ki Müslümanlar arasında, (II. Abdülhamid’e bağlılıklarını gösteren bir beratı İngiliz Kraliçesine vermişler II. Abdülhamid’de bunu yayınlamıştır) ve Cezayir ve Tunus da ki Müslümanlar arasında da etkili olmuştur. İçeride ve dışarıda etkili olmaya başlayan hilafet makamı altında İslam Birliği düşüncesi, batılı düşünürlerce Hristiyanlığa zarar vereceği kaygısını yaratmıştır.

II. Abdülhamid’in saltanatının ilk yıllarında izlediği politikalar İslam coğrafyasında hayal kırıklığı yaratsa da sonrasında özellikle İslam ulemasını yanına alarak Mısır, Suriye gibi önemli İslam coğrafyalarında kışkırtılmak istenilen Arap milliyetçiliğine karşı İslam Birliği anlayışı güçlenmeye başlayınca İngilizler bu etkiden korkmaya başlamışlardır.

II. Abdülhamid, İslam Birliği projesini özellikle Hac mevsimi döneminde farklı coğrafyalardan gelerek Mekke’ye Hac görevini yapmaya giden Müslümanlar arasında bir propaganda aracına dönüştürmüştür. Onların tüm yollar boyunca güvenliğinin, konaklama ihtiyaçlarının sağlanması, farklı İslam anlayışlarının ibadet edeceği Buhara, Hint tekkeleri gibi tekkeler açtırması. Gidiş ve gelişlerinde onlara yardımlar ve ikramlar sunması geniş bir İslam coğrafyasında adının duyulmasına ve adına hutbe okutulmasına sebep olmuş. Bu da bölge de güçlü bir propaganda etkisi yaratmıştır.

İslam Birliği projesinin geniş yankı bulmasına sebep olan bu tür siyasi hareketler, Osmanlı’nın ekonomik destekte bulunamayacağı bu dönemde negatif değil pozitif sonuç doğurmuş, o gün için Osmanlının kalkışamayacağı birçok proje İslam toplumlarının desteği sayesinde gerçekleşmiştir. Bunlar arasında en önemlisi Hicaz Demiryolu projesidir. Bu dayanışma ve ortak proje üretme Batılı devletleri Osmanlı projelerini değerlendirirken daha dikkatli olmaya sevk etmiştir.

II. Abdülhamid’in Hicaz Demiryolu ile geniş bir İslam coğrafyasında çok yönlü etkisinin görülmesi dönem içinde yankı uyandırmış. Waletine Chirol’un Central Asian Socety’de yaptığı konuşma daha sonra National Revenue’nün Aralık 1906 sayısında yayınlanmış ve kaygılarını dile getirmiştir. Chirol’un bölgede, Çin’den Hindistan’a ve Alman İmparatorun İstanbul’da ziyareti ile gittikçe güçlenen II. Abdülhamid imajı ile Osmanlı ilgisinin somut örneğinin Hicaz Demiryolu projesi olduğunu belirtmesi, II. Abdülhamid politikalarının Müslümanlar ve bölge politikası üzerindeki etkisinin görülmesi açısından önemli kaynaklardır.

Osmanlı maliyesinin ve imajının iyice zedelendiği ve zora düştüğü bir dönemde tahta geçen II. Abdülhamid, Balkanlarda ve Kanun-i Esasi’nin kabul edildiği süreçte, bir de Osmanlı-Rus harbinin yaşanması ve arkasından Berlin Antlaşması ile iç ve dışarda eleştirilmeye başlandı. Tüm bu süreci toplamak için bir dizi tedbir alan II. Abdülhamid devletin imajını önemli bir politik alan olarak düşündüğü için içeride ve dışarıda bu etkiyi yönlendirecek basın üzerinde etkili olmaya çalıştı. Daha önce Sultan Abdülmecid döneminden itibaren iç ve dış basın organlarına hediyeler ve nişanlarla Osmanlı İmparatorluğu hakkında olumlu yazmaları beklendi. 1878 yılında kurulan Matbuat Dairesi Osmanlı topraklarının Fransız ve İngiliz işgallerine maruz kaldığı dönemde iç ve dış basını denetleme yoluyla kamuoyunda etkisini koruma kaygısı ile kurulmuştu. 1883 yılında Hariciye Nezareti’nin isteği ile kurulan Matbuat-i Ecnebiye Müdürlüğü özellikle bu dönemde dış basında artan saray ve padişah üzerine yapılan karikatür ve yayınları tekzip amaçlı çalışıyordu. Dış basındaki birçok yayın organına Salih Münir Bey’in (Paşa’nın) isteği ile abone olan Osmanlı Sarayı bu aboneliği kaybetmek istemeyen yayın organlarınca daha dikkatli kaleme alınmaya başladı.

Osmanlı Devleti dönemi içinde basın üzerindeki etkisini güçlendirmek için batıda yayınlanan önemli yayın organları İngiliz Daily Telegraph, Fransız Patrie ve Le France, Avusturya da Nouvelle Pres Libre, Almanca çıkan Allgemeine Zeitung gibi gazetelerin ılımlı politikaları desteklenerek teşekkür mektupları gönderilmiş. İmparatorlukla ilişkisi olan diğer gazete ve gazeteciler de nişan, teşekkür dışında Salih Münir Paşa’nın Londra’ya kadar giderek oldukça yüklü miktarda parasal destek vermesi ile ilişkiler korunmaya çalışılmış. Ama maalesef bu politikaların çok da etkili olmadığı, istismara açık olduğu, parayı aldığı halde tekzibi yayınlamayan gazete ve gazetecilerin olduğu görülerek bizzat II. Abdülhamid’in emri ile bu politikadan vazgeçilmiştir.

II. Abdülhamid, batıda Osmanlı imajını düzeltmek içinde sadece gazeteciler üzerinde etkili olmamış. Dönemin önemli bilim, sanat yaşamında etkili kişi ve kurumları ile etkileşim içine girmiş, onları desteklemiş, Papalığı resmen tanımış Osmanlı’nın dışarıdaki imajını değiştirmeye çalışmıştır.

Dış Politikada Alternatif Arayışlar

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun dış politikada ilk başlarda olumlu başlamasa da zamanla olumlu bir gelişme gösteren Amerika ile ilişkilerini görüyoruz. Osmanlı Amerika ilişkileri Amerika’nın Akdeniz politikaları çerçevesinde gelişmiştir. 1782’den 1830’lara kadar sallantılı ve sorunlu gelişen ilişkiler 1830’lardan itibaren gelişme gösterir. Osmanlı-Amerika Ticaret Antlaşması imzalanır. 1862’de Antlaşma yenilenerek aynı zamanda askeri alanda da Osmanlı ordusunun modernizasyonuna yönelik teknik ve bilgi desteği alınır.

II. Abdülhamid’in Almanya dışındaki diğer Avrupa ülkelerine alternatif olarak Amerika ve Japonya ile bu dönem yakınlaşmaya başlaması Osmanlı dış politikasında oluşmaya başlayan olumsuz havayı azalttı. Amerika ile ticaret 1830’lardan 1843’lere iki milyon dolardan, beş milyon dolara yükseldi. Karşılıklı temsilcilikler ve elçilikler açıldı. Osmanlı Devleti 1893’te açılan Chicago Sergisi’nde Türk Köyü standı ile büyük ilgi çekti ve yenidünyada tanınması adına önemli bir hamle oldu. Osmanlı dış politikasında dil bildikleri için ağırlıklı olarak Rum ve Ermeni vatandaşlar çalışıyordu. 1878’den itibaren “Ermeni Meselesi”nin dış politikada ağırlık kazanmasına, Osmanlı Hariciyesinde Müslüman hariciyecilerin çalıştırılmasına ve Hariciye Nezareti’nde Lisan Mektebi’nin açılmasına vesile oldu.1896’da Amerika elçisi Mavroyani Bey’in yerine Mustafa Tahsin Bey getirildi ve Müslüman diplomat atama ilkesi İmparatorluğun sonuna kadar korunmaya çalışıldı. II. Abdülhamid’in gelen Amerikan elçileri üzerinde bıraktığı olumlu etki Amerikalıların Osmanlı’ya sempatik yaklaşmasına neden oldu. Buna karşın II. Abdülhamid’in tahta geçmesinden çok önce 1840’lardan itibaren Amerikalılar açtıkları eğitim kurumları ve Osmanlı Ermenilerini Protestanlaştırma ile Osmanlı’da güçlü bir misyon faaliyeti yürütmekteydiler. 1884’ten itibaren Mormonlara da misyon faaliyetini girmişler ise de daha sonra vazgeçmişlerdir.

Osmanlı-Amerika ilişkilerinde özellikle Ermenilerin 1891’lerden itibaren Amerika’ya yoğunlaşmaya başlayan göç hareketleri, imparatorluk içindeki farklı unsurları da etkiler hale geliyor. Aynı zamanda işsiz olanların yanı sıra meslek erbabı Ermeniler nedeni ile Osmanlı’da iş ve insan kaybı yaşanıyor. Göç eden Ermeniler Amerika’da toplanarak Osmanlı aleyhine güçlü bir lobi faaliyetine girişiyorlardı.

Osmanlı Japonya ilişkileri Kaşgarlı Mahmut Divan-i Lügati-t Türk ve Kâtip Çelebi’nin Cihannümasından beri Japonya coğrafyası bilinmesine karşın on dokuzuncu yüzyıla kadar bir gelişmemiştir. 1871’den itibaren Japon İmparatoru Merji Osmanlı’ya ilgi göstermiş İstanbul’a heyet göndermiş ve II. Abdülhamid’de buna karşılıksız kalmamıştır. Karşılıklı gelişmeye başlayan bu ilişki Osmanlı’nın en sıkıntılı dönemleri arasında, 1893 Osmanlı-Rus savaşlarının olduğu dönemdedir. Bu dönemlerde Rusya ile Japonya arasında da gerginlik yaşandığından II. Abdülhamid iki taraf arasında kalmamak için ilişkilere dikkat ediyor yakınlaşmaya mesafeli duruyordu. 1887 yılında Osmanlı Japonya arasında Japon Prensi Komatsu ve Eşinin İstanbul’a gelmesi ile üst düzey ziyaret gerçekleşti II. Abdülhamid Prens ve Eşine çeşitli hediyeler ve nişanlar sundu. Japonya da II. Abdülhamid’e en üst nişane olan Krizantem nişanını gönderdi. Bundan sonra Osmanlı-Japonya ilişkileri arttı. Osmanlı seyyahları sınırlıda olsa Japonya’ya ziyarete gitti.

14 Temmuz 1889’da içinde 56’sı subay 609 personeli ile yola çıkan Ertuğrul firkateyni, Padişahın “Murassa İmtiyaz Nişanını” Japon Prensine götürüyordu. Uğradığı limanlarda ilgi gören Osmanlı donanması altı ay düşünülen yolculuğu on bir ayda tamamladı. Sultanın hediyesi olan nişan ve mücevheratı takdim edildi.

Japonya’da üç ay kalan Ertuğrul firkateyni, bulunduğu süre boyunca verdiği mızıka konserleri ve etkinliklerle Türk-Japon dostluğunun gelişmesinde önemli bir etken oldu. Maalesef yola çıktıktan bir gün sonra 16 Eylül 1890’da Kobe yolunda Kashinozaki fenerini geçerken kayalıklara çarparak battı. 609 gemi personelinden ancak 69’u kurtulabildi. Bu elim olay Osmanlı-Japonya ilişkilerinde dostluğun sembolü oldu. Osmanlı-Yunan savaşında Japonya insani yardım gönderdi. Japonya-Rusya savaşında da Osmanlı Rus gemilerinin tarafsızlık ilkesi gereğince boğazlardan geçişine izin vermedi ve dolaylı olarak Japonya’ya destek vermiş oldu. Miralay Pertev Bey’in Japonya-Rusya savaşını izlemek için gönderilmesi ve Pertev Bey’in Japonya hakkında padişaha geniş bir sunum yapması, daha sonrasında ticaret antlaşmaları ile de Osmanlı, Japonya ilişkileri olumlu olarak gelişmiştir.

1856 Paris Antlaşmasına sadık kalmayacaklarını gösteren Fransa, İngiltere ve hasım durumunda olunan Rusya, 1878 Berlin Antlaşmasında toprak kaybeden ve sıkıntılı günler yaşayan Osmanlı, bu dönemde kendisine Avrupa’da yakın olacak bir devlet aramaktadır. Almanya bu dönemde Müslüman sömürgesi olmayan ve Ermeni meselesinde ılımlı davranışı ile aynı zamanda II. Abdülhamid’in şehzadeliğinden beri tanıdığı ülke olması açısından önem ve dikkat çeken ülke durumuna gelmiştir.

Prusya Krallığı, (Baltık Denizi kıyısında bir yer olan Prusya, Branderburg Dukalığı olarak Kutsal RomaCermen İmparatorluğu’na bağlı) 1761’den itibaren Osmanlı ile dostane ilişkiler kuran, 1790’da da askeri ittifakla daha yakınlaşılan, 1867’den itibaren Almanya İmparatorluğu olan tarihsel bağları ifade ediyordu. Alman Başbakanı Otto von Bismarck’ın dengeli siyaseti ve 1870 yılında Fransa’yı yenmesi ile Avrupa’da söz sahibi olmaya başlaması. Berlin Kongresinin Almanya’da toplanması, Bismarck’ın başkanlığını yapması başta Osmanlı Almanya ilişkilerinde olumsuz hava yaratsa da, Almanya’nın Üçlü İttifak’tan ayrılması, Osmanlı ile yakınlaşmasına ve ilişkilerin düzelmesine neden oldu. Osmanlı ordusunun modernizasyonu için II. Abdülhamid Almanya’dan uzman talep edince, ilk askeri heyet Mayıs 1882’de Albay Kaehler başkanlığında İstanbul’a geldi. 1883’te Osmanlı ordusu hizmetine giren Colmar von Der Goltz (Paşa, 1883 yılında Osmanlı hizmetine girdi 1895 yılına kadar Müşir rütbesi ile kaldı) Albay Kaehler’in 1885’te ölümünden sonra ise askeri heyetin başkanı oldu. Ülkenin en sevilen simaları arasına giren Colmar von Der Goltz Paşa askeri mektep ve ordu da modernizasyon çalışmalarına başladı. İyi niyetli başlayan bu çalışmalar Alman askeri sanayinin önemli bir figürü olan Paşa sayesinde Osmanlı, özellikle Krupp Şirketi olmak üzere, Alman sermayesinin hızla yayıldığı alan haline geldi.

Almanya İle Ortak Yatırımlar: Berlin-Bağdat Demiryolu Projesi

Bismarck’ın Avrupa merkezli politikaları yerine 1888’de İmparator olan II. Wilhelm’in dünya merkezli politikaları, doğuya doğru yayılmayı hedeflemesi II. Abdülhamid ile II. Wilhelm’in yakınlaşmasına sebep oldu. Bundan sonra Osmanlı, Almanya için önemli bir yatırım alanı oldu. II. Wilhelm’in 1889’da ki ilk İstanbul ziyareti öncesi Alman Deutsch Bank’a İzmit-Ankara arası demiryolu projesinin verilmesi önemli bir başlangıç oldu. 1890 yılında İzmitAdapazarı hattının açılışında II. Abdülhamid ilk defa hattın Bağdat’a kadar uzatılması düşüncesini ortaya attı. Birçok batılı yatırımcı için cazip olan teklif sonrası Almanlarla ticaret anlaşması imzalandı. İzmit-Ankara hattının tamamlanması, Haydarpaşa-İzmit hattının yenilenmesi ve Eskişehir-Konya arasında yeni bir hattın yapımı Almanlara verildi. II. Wilhelm 1898’de ikinci kez İstanbul’u ziyareti ve sonra Kudüs’te Alman Luther Kilisesinin açılışını yapması ve burada kendini 300 milyon Müslümanın dostu ilan etmesi, önemli bir Hristiyan liderin ağzından çıkması nedeni ile batıda büyük yankı uyandırdı. Osmanlı’da Bağdat demiryolu hattını Almanlara verdi.

Birinci Dünya Savaşının çıkmasına neden olacak olaylardan birisi haline gelen Bağdat demiryolu hattı, 1900 yılında Osmanlı’nın Berlin-Bağdat demiryolu, güneyde de Bağdat-Basra-Kuveyt bağlantısı özellikle İngiltere’yi rahatsız etti. Osmanlı’nın başta İngilizlerin de içinde olması istediği projede İngiltere’de ki iktisadi durum ve Almanlarla bir projede yer almak istemeyişleri, Almanlarla anlaşma sonucunu doğurdu. Osmanlı Bağdat demiryolu hattı ile Basra Körfezine kadar inecek ve geniş güzergâhın kontrolünü sağlayacaktı. Doğu topraklarının sömürgeleştirilmesinde oldukça geri pozisyonda kalan Almanya, yapılan anlaşma ile hattın geçtiği bölgelerde hat boyunca her iki tarafta yirmi kilometrelik alanda petrol ve maden arama imtiyazını da Osmanlı’dan almış oldu. Bağdat-Basra-Kuveyt hattının Almanlara sağladığı avantaj İngiltere’yi rahatsız ediyor bunun için de Rusya ve Fransa’yı kışkırtıyordu. Hat özellikle sömürgesi Hindistan’la olan bağlantısını kesecek ve bölge etkisinin azalmasına neden olacaktı. Bu sorun da uluslararasında ileriye doğru taşınacak ve büyük savaşın nedeni olacak kadar uzayacaktı.

19. yüzyılın son çeyreğine oldukça güçsüz bir pozisyonda giren Osmanlı Devleti yine de coğrafi alan olarak dönemin en geniş sınırlarına sahip devletlerinden biri idi. Bu onu bölge de önemli bir aktör yapıyor. Güçlenen batılı devletler Osmanlı toprakları üzerindeki emellerini bir diğerinin politik hamlesine alan bırakmamak için alttan Osmanlı’yı da destekliyorlardı. Rusya’nın Karadeniz üzerinde imtiyaz istemesi, Odesa ile Bağdat Körfezi arasında gemi işletmeciliğini alması Rusya’ya bir avantajken Osmanlı’nın Rusya ile çekişmesi azalacak, iç işlere yönelecek. Rusya’yı ise Körfez’de İngiltere ile karşı karşıya bırakacaktı.

Suriye-Lübnan bölgesi hep Fransızların ilgilendiği coğrafyalardı. Bu coğrafyalarda bölgeyi birbirine bağlayacak, 1863 Beyrut-Şam karayolu, 1888 Yafa-Kudüs demiryolu, 1890 Trablus-Şam, Şam-Beyrut buharlı tramvay hattı, 1893 Şam-Humus-Hama-Halep-Birecik demiryolu hatlarının inşası Fransızlara verilerek bölge birbirine bağlandı. 1882’den itibaren Mısır’a yerleşen İngiltere’nin de Suriye’ye çıkması engellendi.

Afrika’da sömürgeleşme faaliyetleri, Kuzey Afrika’da ki Osmanlı topraklarında da görülür. 1881’de Fransızlar Tunus’u, 1882’de İngilizler Mısır’ı, işgal ederken İtalya’ya Trablusgarp eyaletinin yolu açılıyordu. Belçika Kralı II. Leopold farklı bir yol izleyerek Afrika’da ki köleliği bitirmek ve ticaret yapmak için 1876’dan itibaren kongreler düzenliyor. Bu kararları ABD ve batılı devletlere de onaylatıyordu. 1878’de Yukarı Kongo Araştırma Komisyonu’nu kurarak Kongo’da serbest ticaret yapmak istiyor. Kongo havzasını bu amaçla Belçika egemenliğine alıyordu. Osmanlı Devleti ’de kuzey Afrika’da ki toprakları ile anlaşmaya dâhil oluyor ve orada temsilcilik açma, ticaret yapma avantajını alarak, dönem siyaseti içinde güçlü bir aktör olduğunu hissettiriyordu.